Ana sayfa Eğitim ve Öğretim Yıkımlar, hicretler ve yeni oluşumlar

Yıkımlar, hicretler ve yeni oluşumlar

343
0
PAYLAŞ
Mevlana  Celaleddin (1207 M.)’de Behl’de doğdu. Küçük yaşında baba Bahâüddin-i Veled Hazretleriyle beraber, Moğol istilasının hunharlığından çekinerek, Bağdad, Mekke, Şam yoluyla o zaman güvenli bir yer olan Anadolu’ya geldi. Bu hicretle 16 sene süren uzun bir seyahatten sonra Konya’da karar kıldı. Seyyid Burhaneddin gibi büyük bir bilgeden de ders aldı. Babasının vefatından sonra 1230’da müderris olarak ders vermeye başladı. Bu sıralarda Şems-i Tebrîzi ile karşılaştı… Şems-i Tebrîzi Hazretlerinin Mevlana Celâleddin üzerindeki tesiri, külle kaplanmış bir ateşi ortaya çıkarmaya, üzeri örtülmüş bir güzellik üzerinden perde ve peçeyi kaldırmaya benzer.
Eflâkî Dede, Menâkıbü’l-Ârifin isimli kitabında Şems Hazretlerinin nasıl bir hakikat ikazcısı olduğunu şöyle anlatıyor:
Bir gün Vezir Nasîrüddin hangâhında büyük bir merasim vardı. Bir zâta şeyhlik rütbesi vereceklerdi. Bütün ulemâ, meşâyih, ârifler, fâzıllar, ümerâ orada hazır idiler. Her biri, muhtelif ilim ve fenlerde sözler söylüyor ve tatlı sohbetlerde bulunuyorlardı. Bir köşede murakabeye dalmış olan Şems-i Tebrizî birdenbire kalktı ve onlara: “Ne zamana kadar şundan bundan rivayet edip; övünecek ve atsız eğere binip erlerin meydanında koşacaksınız? İçinizde ‘Kalbim bana Rabbimden şu haberi veriyor’ diyecek yok mu? Ne zamana kadar başkalarının âsâsı ile ayakta yürüyeceksiniz?’ dedi. Sonra da “Hadisten, tefsirden, hikmetten v.s. den naklen söylediğiniz sözler, o zamanda yaşayan ve her biri kendi akrânı arasında erlik makamında oturan ERLER’în sözleridir. Onlar kendilerine gelen haberlerden anlatırlardı. Madem ki, bu ASRIN ERLERİ sizlersiniz, o halde, sizin sırlarınız ve sözleriniz nerede?”
Mevlana Celaleddin Hazretlerinin yaşadığı zaman, İslam âleminin ictimaî nizamının Moğol işgal, istila ve baskısının altında tamamen sarsıldığı bir zamandı. Moğolların önünden kaçan âlimler, sanatkârlar, şeyhler, dervişler, o zaman sığınılacak bir yer, bir dâr’ül-amân arıyorlardı. O devirde bu yer, hiç şüphesiz Büyük Alâeddin Keykubat’ın memleketiydi. Bu Sultanın idaresinde Anadolu, 95 kadar kervansarayı ile, büyük ticaret yollarının kavşak noktası olmasıyla, dârüşşifâları, medreseleri, büyük ilim-fen müesseseleri, âsâyiş ve emniyetiyle o günkü dünyanın hem gıbtasını, hem de tamah ve hırsını çeken bir diyardı. Moğolların önünden kaçanlar, arkalarında harap olmuş şehirler, sönmüş hânümânlar, mahvolmuş dünya saltanatları bırakıyorlardı. Bir gün evvel sultan olanlar, öbür gün köle; zengin olanlar da fakir, dilenci oluyordu.
Bu yıkımlar karşısında İslam ümerasının, idarecilerinin ümidleri kırılmıştı. Yukarı tabakadan avam halka kadar bir karamsarlık hüküm sürüyordu. Putperest bir kavim olan Moğolların Âlem-i İslamın koskoca medenî devletlerini ve saltanatlarını yıkarak, onlara hâkim oluşları, idarecilerle bir kısım halkın ümitlerini hatta İslâmiyete olan inançlarını sarsmıştı. İşte böyle bir hengâmede, Mevlana Hazretleri gibi büyük mürşidler zuhur etmeye başladı. Bu mübarek zatlar, büyük Haçlı orduları karşısında savaşmış, İznik müdafaası, Eskişehir muharebeleri, Konya civarı harpler, Bolkar dağı savaşlarını vermiş, âdeta teşekküle ulaşmış bir vatan telakkisine sahip Anadolu çocuklarına BU VAZİYETİN  BİR  İMTİHAN  OLDUĞUNU, İSLÂM’IN YİNE MUZAFFER OLACAĞINI  telkin ediyorlardı. İşte bu mürşidlerden biri ve belki de en büyüğü Mevlana idi.
Mevlana Hazretleri, Moğolları, Anadolu’nun diğer büyük mânevî mürşidleri gibi kâfir olarak değil, istikbaldeki Müslümanlar olarak görüyordu. Bundan dolayı bir şiirinde şöyle söylemişti: “Sen Tatarlar’dan korkuyorsun, Allah’ı tanımıyor demektesin; ben ise onlara (İslamiyetin güzelliklerini göstermek için) iki yüz iman sancağı ile hücum ediyorum.” Nitekim Abaka’nın hanımı ve Selçuklu Prensesi olan Hudâvend Selçuk Hâtun’un terbiye ettiği Mahmud Gâzân Han İslamiyeti kabul edince, Mevlana Hazretlerinin torunu Ulu Ârif Çelebiyle görüşmeyi arzu etmişti. Eflâkî’nin rivayetine göre Ulu Arif Çelebi Tebrize gelince, M. Gâzân Han’ın bir yakını kendisine onun büyüklüğünden bahseder. Hân da daima sohbetinde bulunan şeyh efendilerine Mevlânâ Hazretlerinin hallerini sorar. Onlardan Necmeddin Atabek, Hazretin keşif ve kerametlerinin büyüklüğünden bahseder ve delil olarak da Han’a yukarıda zikrettiğimiz şu beytini okur:
 
“Ben Yârin (Cenab-ı Hakkın) küpünden bir kadeh erlik şarabı çıkarırsam, iki dünyanın bütün güzelliklerini ortadan kaldırırım. Sen Allah’ı tanımadığın için Tatar’dan korkuyorsun. Fakat ben ikiyüz iman sancağıyla Tatar tarafına hücum ederim.”  
M. Gâzân Han, bu şiirler için bir cübbe yaptırılmasını, üzerine bu beyitlerin yazılmasını ve altın sırma ile işlenmesini emreder. Tahta oturduğu zaman bu cübbeyi daima giyer ve “Mevlana Celâleddin Rumî, bu gazeli benim için yazmıştır. Çünkü bu zamanda Moğollar arasında iman bayrağını ben kaldırdım. Bu Tatar tâifesi bu zamanda Müslüman oldu.” diye övünürmüş. Yine sonradan İlhan olan Keyhatu da Konya’yı yağmalamak isterken, rüyasında Mevlânâ Hazretlerini görerek, bundan vazgeçer, ayrıca uyanıp tevbeler eder. Sonra da ziyaretine gider.
Evet askerlerin yapamadığını, köşelerinde oturan o büyük mürşidler Allah’ın inayetiyle yapmışlardır.
Tarih bir nevi, yani ayniyle değil de misliyle tekerrür eder. Yaşadığımız sürece bazı yönleriyle benzeyen o günlerden, bilhassa büyük mürşid Mevlana Hazretlerinin yaptıklarından ibret alalım. Bilhassa günümüz Mevlanasının, Şefik Can’ın Mevlana  Hazretleri üzerine yazdığı kitabın takdimi için kaleme aldığı şaheseri de okumayı unutmayalım.
Çünkü bugün Hz. Mevlana’yı nasıl anlamamız gerektiğini de öğrenmiş oluruz.
 
Abdullah Aymaz
aaymaz@samanyoluhaber.com

Hocaefendi işte bundan büyük | FUAT BARAN

Hocaefendi işte bundan büyük.

Gerçekten büyük adamsın Hocaefendi.

Bunu bugünlerde bir kere daha görüyoruz.

Ve saygım daha da artıyor.

Neden mi?

Bunca pisliğin , ahlaksızlığın olduğu ortamda tertemiz bir nesil yetiştirdiğin için.

Bunca ahlak yoksunu bir toplumdan, ahlaklı bir nesil çıkardığın için.

Ölen kızının cenazesine sahip çıkmayacak kadar insanlıktan bihaber bir toplumun çocuklarından, karıncaya basmayan vicdanlı bir nesil yetiştirdiğin için.

Bir düşünüre sorulmuş;

“Bu kadar ahlaklı olmayı kimden öğrendiniz” diye, cevap, “ahlaksızlardan” olmuş.

Bu cevabın hayat bulduğu zamanları yaşıyoruz.

Kapkara bir dönemde, anlıyoruz aydınlık insanların değerini ve neler başardıklarını.

Düşünün, hırsızlığa ses çıkarmayan, ses çıkarmayı bir tarafa koydum, buna destek verip, “çalıyor ama çalışıyorlar” ile formüle ettikleri ahlak yoksunu bir toplumun içinden, kendisine teklif edilen rüşvetlere, makamlara “hayır” diyerek, hapse girmeyi, sürgün edilmeyi, bedel ödemeyi göze almış bir nesil yetiştirdi Hocaefendi.

Öyle bir topluluk yetiştirmiş ki Hocaefendi, onca haksızlığa ve zulme rağmen, bir kişi bir tane taş atmadı kimseye.

Öyle bir topluluk yetiştirmiş ki Hocaefendi, onca zulme rağmen, hala şiddete bulaşmadı ve dayanmaya çalışıyor.

Öyle bir topluluk yetiştirmiş ki Hocaefendi, koca bir devletin tüm kurumları, yıllardır, didik didik inceledikleri halde, kurumlarında, ne bir yolsuzluk, ne bir usulsüzlük bulunmadı.

Öyle bir topluluk yetiştimiş ki Hocaefendi, yıllardır yapılan ve soykırıma varan zulme rağmen, inandıklarından vazgeçmediler.

Bir zamanlar cami kürsüsünden şöyle demişti Hocaefendi:

Yeni bir altın nesil yetişiyor, sahabenin izdüşümü bir nesil.

Ebubekir değil ama Ebubekir gibi.

Ömer değil ama, Ömer gibi.

Ben şu dönemde yaşananlara bakınca ve bunca olay karşısında bazı insanların duruşlarını görünce, o gün Hocaefendi’nin dediği bu sözleri daha iyi anlıyorum.

Bu zamanın Ebubekirlerinin adları, Ahmet, Mehmet, Muammer.

Ömürlerini verip, onca ter ve gözyaşı ile elde ettikleri mallarına haramilerce el konulduğunda, şiddete bulaşmayan, isyan etmeyen, zalime boyun eğmeyip dimdik duran, “bana pazarın yolu göster” diyen sahabi gibi, onca zengin yaşamından sonra, pizza dağıtan, bulaşık yıkayan, inşaatta çalışan zamanın Ebubekirlerini gördüm.

Bu zamanın Ömerlerin adı, Zafer, Can, Tahir.

Haksızlık karşısında adaletin yanında duran, bu duruşun bedelini hücrelerde hayatta iken ölüme terkedilerek, kendi ülkesinde gizlenerek, yaşlı yatağında zalimlerin zulmüne uğrayarak ödeyen Ömerler gördüm.

Zaman gösterdi ki, şom ağızlılar ağızlarında salyalar ile bu nesle saldırsa da, kumpaslar kursa da, dünyada yeni bir baharın bahçıvanları yetişmiş.

Bugünler o bahçıvanların bağlarının talan edildiği, çiçeklerinin koparıldığı, sularının kesildiği günler olsa da, bahçıvalarımız kendilerine yeni bağlar, bahçeler kuruyor dünyanın dört bir tarafında.

Sadece güller yetişmiyor artık o bahçelerde.

Menekşeler, papatyalar, zambaklar, orkideler yetişiyor bu bahçelerde.

Dünyanın tüm renklerinin, tüm tatlarının harman edildiği bağlar yeşeriyor dünyanın her tarafında.

Zalimler onları bitirmek için savursa da, savrulan tohumlar fidanlar açıyor dünyada.

Bu bahçıvanların ustası, onları yetiştiren, onlara yol gösteren, bir kaneviçe dokur gibi, hassas davranan Hocaefendi, bunca dikenin, ayrık otunun içinden, bu çorak topraklarda hem çiçekler yetiştirip, hem bahçıvanlar yetiştirdiği için büyük insan.

Tüm büyük insanlar gibi O da anlaşılmadı içinden çıktığı toplum tarafından.

O da anlaşılmadı en yakınları tarafından.

O hep, diyegamlıktan, fedakarlıktan, yaşatma için yaşamadan bahsederken, en yakınındaki insanların içinde bile O’nu anlayamayan, hatta O’na ihanet edenler çıktı.

O, bu kişileri bilip, yaptıklarını gördüğü halde, onların ahiretleri adına sustu ve onlara dua edip, düzelmelerini bekledi.

O’nun bu iyi niyetini suistimal edenler hala O’nu anlamamakta ve ihanetlerine devam etmekte.

Hala zehirlerini yetiştirdiği çiçeklere boşatma derdinde, yapılan bağları bozma derdindeler.

Her türlü sabır ile imtihan olan Hocaefendi, galiba sabrın en büyüğünü bu insanlara karşı veriyor.

Ve bunu yaparken bile büyüklüğünü göstererek, onların ahiretlerini düşünüyor.

Kendisine onca hakaret ve küfür edenler için bile hidayet dileyen ve cemaatini onlara karşı düşmanlık beslememeleri için telkinler veren, kalp ve vicdan sahibi bir insan olduğu için büyük Hocaefendi.

Bunca dışardan ve içerden yıkma çabalarına karşın, cemaatini kandan, irinden deryalardan geçirme adına, onca kabiliyetsiz ve basiretsiz çevresine rağmen, bunun için gecesi gündüzü dua ile geçen bir insan olduğu için büyük Hocaefendi.

Bana öyle geliyor ki, Hocaefendi’nin en büyük özelliği, yaşantısı.

Ömrünün tümü neredeyse vaaz ve sohbetlerle geçmiş, tüm konuşmaları ve yazdıkları ortada olan bir insanın, bunca kin dolu insanların saldırmalarına karşı, ona karşı kullanacakları bir açığının olmaması, karanlık bir noktanın bulunamaması, yaşadığı hayatın ne kalitede olduğunun en büyük göstergesi.

Evet, lideri olduğu cemaatte, kanı beş para etmez insanlar var.

Evet, lideri olduğu cemaatte, hainler var.

Evet, lideri olduğu cemaatte, makam, mansıp, para sevdalısı idareciler var.

Evet, lideri olduğu cemaatte, yüzüne bakılmayacak insanlar var.

Ama, bu yaşadığımız süreçte şunu gördük ki, bunca kire ve pasa rağmen, Hizmet Hareketi, Türkiye’deki cemaat ve tarikatlerin içinde, en temiz ve pak kalmış, zalime biat etmeyerek bunun bedelini en ağır şekilde ödemiş, en önde gelen cemaattir.

Hataları, yanlışları elbette vardır Hocaefendi’nin.

Ama şunu rahatlık ile söyleyebilirm ki, Hocaefendi, şuanda cemaati bir arada tutan ana unsurdur.

Cemaati Hocaefendi’ye inanıyor ve işte ona olan bu inançları ve yaşantısı ile, bunca bedele rağmen hala bulundukları yerde sabit duruyorlar.

Tiksindim… | FUAT BARAN

Ben bir hainim bu ülkede.

Zira hala insanım.

Ben bir hainim bu ülkede,

Zira hala bir vicdanım var.

Ben bir hainim bu ülkede.

Zira hala kalp taşıyorum.

Ben bir hainim bu ülkede.

Zira hala gözüm yaşarıyor.

Ben bir hainim.

Hırsız olmadım, ihanet ettim ülkeme.

Ben bir hainim.

Vatan toprağını satmadım.

Ben bir hainim.

Yolsuzluk yapmadım.

Ben bir hain babayım.

Oğullarımın gemicikleri yok, milyon dolarlara 3-5 kuruş demiyorlar.

Ben bir hain anayım.

Haram lokma yedirmedim evlatlarıma.

Ben bir hain kocayım.

Burs verdim fakirlere.

Ben hain bir kadınım.

Sarma sardım muhtaçlara.

Ben hain bir memurum.

Rüşvet yemedim, kimsenin önüne yatmadım para için.

Ben hain bir öğretmenim.

Bana emanet edilen çocuklara tecavüz etmedim.

Ben hain bir işverenim.

Katletmedim madenlerde işçilerimi.

Ben hain bir mütahitim.

Çalmadım inşaat malzemesinden.

Ben bir hain askerim.

Kıyamadım bana emanet edilen ana kuzularına.

Ben hain bir polisim.

Elim kalkmadı ninem yaşındaki analara.

Ben hain bir işadamıyım.

Usulsuz ihaleler toplayıp, kimsenin kucağına oturmadım.

Ben hain bir insanım.

İnsanlığa kıyamadım.

Ben hain bir erkeğim,

İnsanları dinine göre ayırmadım.

Ben hain bir kadınım.

İnsanları ırkına göre yargılamadım.

Ben hain bir vatandaşım.

İnsanları mezheplerine göre bölmedim.

Ben hain bir siyasetçiyim.

İnsanların kendi ana dillerinde konuşmalarından rahatsız olmadım.

Ben hain bir çocuğum.

Hırsızlığı babamdan öğrenemedim.

Ben hain bir kız çocuğuyum.

Babamın çaldığı paraları sıfırlamaya çalışan abime yardım için babam tarafından gönderilmedim.

Ben hain bir akademisyenim.

Savaşa hayır dediğim için.

Ben hain bir anneyim.

Çocuklar ölmesin dediğim için.

Ben hain bir bebeğim.

Anam beni doğurduğu için.

Ben hain bir kürdüm.

Ana dilde eğitim istediğim için.

Ben hain bir aleviyim.

Cemevi ibadethane olsun dediğim için.

Ben hain bir solcuyum.

Herkes eşit olsun dedim diye.

Ben hain bir kemalistim.

Atatürk’ü seviyorum dedim diye.

Ben hain bir müslümanım.

“Allah var gam yok” dedim diye.

Ben hain bir müminim.

Kula kulluk etmedim diye.

Ben hain bir köylüyüm.

“Zeytin ağaçlarımı kesmeyin” dedim diye.

Ben hain bir şehirliyim.

“Şehrime kıymayın beyler” dedim diye.

Ben hain bir çiftçiyim.

Yerli tohum kullanmak istediğim için.

Ben hain bir işçiyim.

İnsanca yaşamak istediğim için.

Ben hainim.

Hainlerin hükümdar olduğu ülkede.

Ben bir hainim.

İhanetin vatanseverlik olduğu ülkede.

Ben bir hainim.

İhanetimin cezası;

Madenlerde ölmek,

Hücrelerde çürümek,

Zindanlarda büyümek,

Vebalı muamelesi görmek,

Faili meçhullerle katledilmek,

Horlanmak,

Dışlanmak,

Açlığa mahkum edilmek,

Ağaç kökü yemeye zorlanmak,

Bir yudum suya muhtaç edilmek.

Ben bir hainim bu ülkede.

İhanetimle gurur duyuyorum.

Hain olduğum için övünüyorum.

Vatansız kalmayı, ihanetime takılan bir şeref madalyası olarak kabul ediyorum.

Gece saat on gibi idi.

Çocuklarıma; “yatma vakti artık yatın” dedim ve beraber yatak odalarına çıktık.

Kızım uyumuştu zaten kucağıma alıp yatak odasına oğlumla beraber gittik.

Oğlum, “baba benimle kalır mısın?” dedi.

“Tamam” dedim ve “haydi yana geç yanında ben de yatayım” dedim.

Oğlum inanılmaz bir sevinçle yana kaydı.

Oğluma, “bu sefer ben senin koynunda uyumak istiyorum” dedim.

Hem şaşırdı hem de sevindi ve kolunu uzattı ve oğlumun koynuna yattım.

Hem oğlum bana sarıldı sıkı sıkı hem de ben sıkıca sarıldım oğluma.

Kokusu, sıcaklığı inanılmaz bir haz veriyordu içime.

Oğluma sarılırken aklıma Türkiye’de ve dünyada çocuklarından ayrı kalan babalar, babalarından ayrı çocuklar geldi.

Hem daha sıkı sarıldım oğluma, hem de yüreğim daha da acı vermeye başladı bana.

Gözümün önüne, babasının resimlerine bakarak ağlayan çocuklar geldi.

Gözümün önüne, babasını rüyasında görünce mutlu olan çocuklar geldi.

Gözümün önüne, annesiyle beraber hapiste olan çocuklar, bebekler geldi.

Gözümün önüne, görüş günlerinde hapishane önlerinde babalarını görmek için bekleyen çocuklar geldi.

Gözümün önüne, evladına sarılarak, Meriç’in soğuk ve derin sularında kucak kucağa can veren analar geldi.

Gözümün önüne, ölmüş evladınının cesedi bozulmasın diye günlerce yavrusunun cesedini buzdolabında saklayan anam geldi.

Gözümün önüne, sokak ortasında katledilen annesinin cenazesini günlerce alamayan, hayvanlar yemesin diye nöbet tutan evlatlar geldi.

Gözümün önüne, yıllardır evlarına hasret kalan babalar, analar geldi.

Gözümün önüne, çocuğunun son anlarında yanında olamayan, cenaze törenini kameradan izlemek zorunda kalan babalar geldi.

Gözümün önüne, evlatlarını ve eşini bir anda azgın sularda kaybeden acılı babalar geldi.

Gözlerimi açtığımda oğlumun yüzünü gördüm ve daha da sıkı sarılıp öpmeye başladım.

Yüreğimde inanılmaz acılar ile beraber inanılmaz bir mutluluk ve şükran hisleri oldu.

Şükrettim halime.

Evlatlarımla beraberdim.

Onlar babasız, ben evlatsız değildim.

Onları öpebiliyor, onlarla oynayabiliyordum.

Hem acım, hem oğluma sarılma isteğim arttı.

Tüm bu düşüncelerden habersiz oğlum, uyuyakalmıştı.

Usulca yanından kalktım ve uyumaya gittim.

Yatakta uyumak ne mümkün.

Bunca acının, bunca zulmün olduğu şu karanlık zamanlarda, insanın kendi çocuğunu sevmesinin bile acı verdiği şu günlerde uyumak ne mümkün.

Bu düşünceler ile uyuyakalmışım.

Gece 3 gibi bir mesaj sesi ile uyandım.

Hemen yatağımın başındaki telefonumu aldım ve Moldova’da öğretmenlerin zorla gözaltına ve kaçırılmaya çalışıldıklarına dair bir mesajı okudum.

Yüreğim yerinden çıkacak gibi oldu.

Yataktan hızlıca kalkıp daha detaylı bilgi almak için sosyal medyada biraz araştırma yaptım ve haberin daha yeni olduğunu ve çok kişi tarafından paylaşılmadığını gördüm.

Sonra Moldova’dan bir arkadaş bana hem bilgi hem de videolar atmaya başladı.

İlk videoyu görünce sinirden elim ayağım titredi.

Bir çocuğu bir minibüse koymaya çalışıyorlar ve annesi feryat ediyordu.

Hemen videoyu kaydedip paylaştım ve detayları yazmaya başladım.

Sabah 6-7 eylül olayları hakkında yazı yazmayı planlarken, yine bir utanç gününe, yine bir utanç ile uyanacağımızı anladım.

Bitmedi bu topraklarda alçaklıklar ve zulümler.

Devlet denilen ve yıllarca kutsanan canavarın yaptığı zulümler devam ediyor.

Dün Ermenilere, sonra Alevilere, sonra kürtlere, şimdiler de Hizmet mensuplarına ve yine kürtlere yapılan bunca zulüm ve bu zulümlere sessiz kalan insanlar.

İnsan kendi milletinden, ülkesinden tiksinir mi.

Evet tiksiniyorum.

Tiksiniyorum bu zulümleri yapanlardan.

Tiksiniyorum bu zulümlere susanlardan.

Tiksiniyorum bu zulümleri din adına, millet adına yaptıklarını söyleyen alçaklardan.

Tiksiniyorum zulümleri cami kürsülerinden öven din adamlarından.

Tiksiniyorum, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen zihniyetten.

Ve tiksiniyorum kendimden.

Tiksiniyorum kendimden, zira dün kürtlere bu zulüm yapılırken gerektiği gibi ses çıkarmadığım için.

Tiksiniyorum kendimden, dün alevilere bu zulümleri yaparlarken gerektiği gibi itiraz etmediğim için.

İnsan olmaktan tiksindim.

Bu hayattan tiksindim.

Tiksindim.

“Hiçbir kişisel çıkar bulunmadığı zaman; iyi yazılır, iyi düşünülür.”

Andre Gide

Yazı yazmak gerçekten büyük bir iştir.

Bir konu hakkında fikirlerinizi, kendi kelimelerinizle, kendi cümlelerinizle ifade etme, bunu yazıya dökmek, hem çok zevkli hem de çok büyük bir eylemdir.

Bir cesaret ister.

Zira bir meydana çıkıyorsunuz.

Glatyatörlerin eranaya çıkması ve hayatta kalma adına verdikleri mücadele kadar tehlikeli ve risklidir.

Hele yazdıklarınız, toplumun genel geçer doğrularına ve inandıklarına aykırı ise.

Bu, yelkenli bir kayık ile okyanusları aşmaya girişmeye benzer

Yelkeninizi hareket ettirecek rüzgarınız söcükleriniz, o kayığa yön verecek dümeniniz vicdanınızdır.

Sözcükleriniz ve vicdanınızın dışında bir sermayeniz yoktur yazı yazarken.

Kaleminiz sizin tek silahınızdır.

Kendinizi savunurken de, doğruları ifade ederken de tek silahınız vardır.

Kaleminiz.

Bir yazar için her sözcük, her cümle birer tohumdur.

O tohumlarını eker toğrağa.

Bazen bu tohumlar fidan verir ağaç olur ve yeni meyveler verir.

Bazen bu ağaçlar, ilerde birilerinin serinlemek amacıyla altında oturduğu bir ağaç olur.

Bazen bu ağaçlar meyve verir, birilerinin ağzında birer tat bırakır.

Bazen de bu tohumlar ölürler, başka ağaçların yetişmesi adına birer besleyici unsur olur.

Ama, her atılan tohum bir işlevi vardır ve onu yapar.

Yazar tohum atar toprağa.

Bazen tohum ile toprak uyumsuzdur bu nedenle ürün alamaz.

Bazen toprakta o gün için su yoktur, sadece toprağın altındaki nem ile suyu bekler ve zamanı gelince fidan açar.

Fakat mutlaka bir iş görür bu tohumlar.

Birileri bulur bunları ve istifade ederler.

Bana göre bir yazar, yazdıklarının okunması veya insanları değiştirmesi için yazmaz yazılarını.

Bir yazar, hissettiklerini ve doğru bildiklerini yazar.

Yazar kendinden ve kendi penceresinden toplumda gördüklerini, duygularını yazar.

Yazar yalnızdır.

Yalnızlığı onun en büyük lüksüdür aslında.

Kendi krallığında yaşar.

Yazdıkları karakterlerdir o şatonun üyeleri.

Onlarla yaşar.

Bazen dışardan bakanlar bunu anlayamazlar ve deli derler.

Bazen bencil derler.

Bazen kibirli derler.

Yazar kendisini beğendirmek için çaba sarfetmez.

Bağırmaz kendisini pazarlamak için.

Ne kendini pazarlamanın derdindedir ne de bir şeyleri pazarlamanın peşindedir.

Kalemin bir namusu vardır.

Gerçek yazar kalemine ihanet etmez, namusunu kirletmez kalemin.

Kimsenin adına yazmaz, kimsenin tetikçisi olmaz.

Toplumla karşı karşıya gelmeyi göze alır.

Toplumun doğrularını kabul etmek zorunda değildir.

Toplumun estirdiği rüzgara doğru sürmez gemisini.

Doğru bildiği ve vicdanının doğrusuna doğru gider gemisiyle.

Rüzgarın aksi yönde esmesi, dalgaların gemisini alabora etme tehlikesine aldırış etmez.

Bu yola çıktığında, O tüm bunları göze almıştır.

Yazdıkları, bazılarının hoşuna gitmeyebilir.

Yazdıkları, bazılarını sinirlendirebilir.

Yazdıkları, bazılarını rahatsız edebilir.

Yazarın, aslında bir misyonu da rahatsızlık vermektir.

Toplumdaki genel kabul edilen yanlışlara karşı bir rahatsızlık verme.

Kurulu hakim düzene karşı bir rahatsızlık verme.

Kişilerin kendilerinden bile sakladıkları yanlışlarına karşı bir rahatsızlık verme.

Yazar bunu yapmak için yazmaz.

Ama yazdıkları buna neden olur.

O, bu durumdan ne haz alır, ne de üzülür.

Doğru olduğuna inandığı için yazar.

Sonuçlarının ne olacağına çok odaklanmaz.

Sonuç odaklı değildir.

Doğru odaklıdır.

Kendi doğrularını yazar.

Bu doğruları dikte etmez.

Ortaya koyar, alan alır almayan almaz.

Biraz küstahlık vardır her yazarın ruhunda.

Kendini beğenmişlik vardır.

Bu kendini beğenmişlik, başkalarına üstten bakma değildir.

Kendini beğenmişlik ve küstahlığın verdiği cesaret ile aslında işini gerçekten yapabilir.

Yazar için anlaşılmak diye bir derdi yoktur.

“İnsan yazarken sadece anlaşılmak değil, muhakkak ki aynı zamanda anlaşılmamak da ister.”, der Nietzsche.
Anlaşılmamak da bir tercihtir yazar için.

Anlaşılmamanın, lüksüne ve mahrumiyetine de aynı anda sahiptir.

Bir yazar tek bir kişi değildir aslında.

Tek bir kişiliği barındırmaz içinde.

Şizofrenliğe varacak kadar bölünmüş bir kişiliği vardır.

Hayatı boyunca kendi bölünmüşlüğünü bile bir araya getiremez.

Bu bölünmüşlük sayesinde binlerce okuyucu, binlerce farklı karakter, binlerce farklı ruh kendisinden bir şeyler bulur yazılarında.

Her okuyucu farklı olsa da, kendini bulur okuduklarında.

Gerçek yazar zaman ve mekandan bağımsızdır.

Zamana göre yazmaz, mekanın etkisinde kalmaz.

Bağımsızdır.

Kendi hükümranlığını sürer, kendisine ait dünyasında.

Yazdıkları, dünyasına açılan birer kapı penceredir.

Davetkar değildir.

Aman herkes bu dünyaya gelsin derdinde değildir.

Yazar, dipsiz bir kuyu gibidir.

Çekiçidir ama o derece korkutucudur.

Yazarlık bir tercih meselesi değildir gerçek yazarlar için.

O isteyerek seçmez bunu.

Olmuştur bu.

Kendisini orada bulmuştur ve yazar.

Yazmak bir tercih değildir aslında yazar için.

Yazmak bir mecburiyettir.

Ne tehditler, ne dışlanmalar, ne bedel ödemeler bundan alıkoyamaz.

Hapiste de olsa, sürgünde de olsa o kendisini hep yazarken bulur.

Kalem kağıt olmasa da yazar.

Zihninde yazılar yazar, dünyalar kurar.

Ve ilk fırsatta bunlar, birer kağıda dökülere birer eser olarak ortaya çıkar.

Yazarlıktan benim anladığım budur.

Katılırsınız katılmazsınız bilemem.

 

FUAT BARAN

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here