Pazartesi, Eylül 24, 2018
Ana sayfa Gündem TARIK TOROS: “Cemaat’e Sistematik Olarak Soykırım Uygulanıyor”! Cemaat devlette kadrolaşırken Devlet de...

TARIK TOROS: “Cemaat’e Sistematik Olarak Soykırım Uygulanıyor”! Cemaat devlette kadrolaşırken Devlet de Cemaate sızdı. Cemaat, önce yalnızlaştığını, sonra şeytanlaştırıldığını, imha ateşlerinin tutuşturulduğunu, gaz odalarının ısıtıldığını fark edemedi.

637
0
PAYLAŞ
Kanalturk ve Bugun TV’nin yayinlari dakikalar once sona erdi. Her iki kanalin ekranlari da karardi. Bugun TV Genel Yayin Yonetmeni Tarik Toros, polis zoru ile binadan cikarildi. 28 Ekim 2015 / Mehmet Yaman

Engin Sezen, The Circle

Tarık Toros, şahsen tanışıklığımız olmasa da, bana ilginç gelen hayatını uzaktan uzağa izlediğim biri. Düşünce ve eylemlerinden dolayı yerinden yurdundan edilen tipik bir Türk aydını macerası onunki…Ne ilk ne de son.

Daha dün denecek kadar kısa bir zaman önce, Türk medyasının güçlü isimlerinden biri olan Toros, şimdilerde Londra’da küçük bir apartman dairesinde birlikte yaşadığı ailesiyle yeni bir hayat kuruyor. Ümitle, sabırla…

Aydınımıza reva gördüğümüz bu durum, vefasızlığımız, Tanzimat’tan beri alışageldiğimiz bir şey artık. İhdas edilmeye çalışılan yeni sistem, kendinden başka kimseye hakk-ı hayat tanımıyor bu topraklarda. Ah bu toprakların heder edilen hayatları, kabiliyetleri…

Biz sadece Tanzimat’ın birinci kuşağının kalburüstü isimlerini, Namık Kemal, Şinasi Bey ve Ziya Paşa’yı biliriz de, onlar gibi binlercesi, hayatlarının en verimli sayılabilecek dönemlerini Devlet-i Aliyye baskısından kaçarak, Londra, Paris, Viyana, Cenevre gibi Avrupa şehirlerinde geçirmişlerdir. Sağda solda çalışarak kazandıkları paralarla, sadece üç beş yüz adet satan mevkuteler çıkaranların yanında, inşaatlarda, lokanta ve cafelerde ömür tüketen anlı şanlı isimler de görürüz. Sonradan geri dönüp ülkenin kaderinde rol oynamış isimlerin yanında, Avrupa’yı kendine mesken tutmuş, oralarda evlenip çoluk çocuğa karışmış az Osmanlı aydını da yoktur. Toros da bütün müktesebatını bırakarak Avrupa’ya gidenlerden, gitmek zorunda bırakılanlardan…

O, mektepten değil, alaylı gazetecilerden…Duayen gazeteci Ufuk Güldemir’in tezgahından geçmiş…Kendisi için, “Canımızı çıkarırdı” dediği Güldemir’in rehberliğinde 5 yıl çalışmış HaberTürk’te, gecesini gündüzüne katarak…O gün bugündür merhum Ufuk Güldemir’in bir öğrencisi olma gururuyla yaşayan Toros, sonradan, Genel Müdürlüğünü üstlendiği HaberTürk’ten Akşam Gazetesi’nin haber merkezine geçiyor. Farklı mecralarda Mehmet Ali Birand’la, Ayşegül Arslan’la çalışma imkanları buluyor. Ve cümlemizce malum olduğu üzre, en sonunda İpek Medya grubu.

Basın yayın sektöründe, Ankara’da çalışmanın beraberinde getirdiği semere ve ceremeler de var. Nitekim Toros da kimi suçlamaların da odağı oluyor:

21 senedir gazeteciyim. Başka bir iş bilmiyorum. İşkolik bir adamım. Evden ofise, ofisten eve giderim. Ben gazetecilikte askeri konuları hiç takip etmedim. 10 senedir kuvvet komutanlarını bile bilmiyorum. Kara Harp Okulu’nun hiçbir komutanını bilmem. Bir tek Talat Aydemir’i bilirim. Onu da herkes bilir. Eğer TSK’da terfileri ben belirliyorsam Türkiye bitmiş. Kiminle nerede toplantı yapmışım, neyi servis etmişim? Deli saçması bir şey. İnsaf. Bütün telefon konuşmalarımız ellerinde. Peşimizde zaman zaman hafiyeler vardı, arabalarımız takip edilirdi. Yıllardır didik didik ettiler bir şey bulamadılar. Bunlar milleti korkutma amaçlı

Ennihaye, 17/25 Aralık olayları ile artık tamamen farklı bir mecraya çekilen Bu Ülke’de daha fazla kalamıyor Toros, ve maaile yurdu terk etme kararı alıyorlar. Önce kendi çıkıyor, eşi ve çocukları arkadan geliyorlar.

Toros Bu Ülke’yi terk ediş macerasını şöyle değerlendiriyor: Kendimi ne kaçak ne sürgün ne de gurbette hissediyorum, hasret de çekmiyorum. Çok iyi yapmışsın, dedirtiyor”. Bununla birlikte, arkada bıraktıkları için derin bir burukluk içinde. “Geride kalanların çilesine tanık oldukça…” diyor ve susuyor.

Evet, bugün, aydınımız bir kez daha yeni dünyalara açılıyor; ne ki Londra’a, Berlin’de, Brüksel’de, Şikago’da, Toronto’da… yepyeni hayatlar kursa da kendisine, Toros’un dediği gibi, bizim nesil için hala “Türkiye bizim vatanımız, doğup büyüdüğümüz yer…” Hani hakimin Ahmet Şık’ı serberst bırakırken, “Boğaz’ı çok görmek istiyormuş, görsün” dedigi gibi, bizim nesilden az çok hepimizin hayalini İstanbul’un bir köşesi, Ankara’nın bir sokağı süsler. Belki de Toros’un dediği gibi,  “Biz yaralı bir nesiliz artık, düzelmeyiz kolay kolay…”

Her şeye rağmen, Tarık Toros diyasporadaki yeni şartlara uyum sağlamış görünüyor. Şu mesajları çok önemli: “Sürgün veya gurbet psikolojisi ile…Hasretle yanıp tutuşarak…Ne geride bıraktıklarımıza bir yararımız olur.Ne de kendimizi gerçekleştirebiliriz” Ve ekliyor:

“Meriç’i geçmiş olabilirsiniz. Sonrasında boğulmayın, boğulmayalım, vesselam…”

Ez-cümle, benim için, Tarık Toros, 26 Ekim 2015’te, İpek Medya’ya zorbalıkla el konulmaya çalışıldığı dönemlerde  kayyumlara karşı verilen  mücadelenin sembol isimlerindendir. Kendisini ana kumanda odasına kilitleyip, Kanal Türk’te yaşananları ekranlara yansıtarak adını Basın tarihine yazdırmıştır. Nitekim kendisi de “Profesyonel hayatımdaki en büyük gururum Türkiye’nin son beş yılında bir gazeteci olarak verdiğim mücadeledir” diyor.

Tarık Toros, keşke bu macera dolu ibretlik sergüzeştini bütün detaylarıyla kitaplaştırsa. Anlatacağı ne çok şey var!

O, bugün kendi deyimiyle bir “sıfırlama” yaşıyor. Bu sıfırlamanın onu zenginleştireceğini temenni ederek, sizleri bu tarihi nitelikteki, içten mi içten, zorluklara rağmen umut dolu, bibirinden ilginç detayların ve gözlemlerin paylaşıldığı mülakatımızla başbaşa bırakıyorum:

Bugun Tv Genel Yayin Yonetmeni Tarik Toros. 29 Ekim 2015 / Mehmet Yaman

Kendinizi bize tanıtabilir misiniz? 

Kişi kendini anlatır, hatta bildiği tüm kelimelere taklalar attırarak allayıp-pullayabilir. Ben bunu sevmiyorum. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Türkiye’de milyonlar, beni yaptığım işle tanıyorlar zaten. Ha belki, öğretmen bir babanın, ev hanımı bir annenin evladı olarak dünyaya geldiğimi, köy okulunda henüz 5 yaşını doldurmadan ilkokula başladığımı, dedemin babasının Birinci Cihan Harbinde Yemen’den dönmediğini, ismimi rahmetli amcamın Tarık bin Ziyad’tan etkilenerek koyduğunu, sol görüşlü bir ailede büyüdüğümü bilmezler. Sizin aracılığınızla, merak edenler için bu özeti geçmiş olayım.

23 yıllık profesyonel gazetecilik kariyerime Ankara’da başladım, 2000 yılında İstanbul’a taşındım. Muhabir, editör, yayın yönetmeni olarak çalıştım. HABERTÜRK, Akşam gazetesi, Kanal D mesleğimde mühim köşe taşları oldu. Ve tabi ülke finalini KANALTÜRK ve BUGÜN TV’de yaptım.

Türkiye’de kariyerimi defalarca sıfırladım, her yeni sıfırlama arkasından yeni başlangıçlar getirdi. Kariyer yolunda sıfırlamak, kişilere ürkütücü gelebilir. Ancak ben geriye baktığımda, iyi ki böyle oldu dedim her seferinde. Çünkü hayatım, her yeni başlangıçta daha iyiye gitti.

Bugün de bir sıfırlama yaşıyorum. Bu seferki çok daha büyük. Çünkü dilini-tarihini-kültürünü-siyasi dengeleri-yaşam biçimini bilmediğin, bambaşka bir ülkede, ailemle birlikte, geçici oturum izinleri alarak, yeni bir hayat kurmaya ve bu hayata tutunmaya çalışıyoruz. Önünüzü göremediğiniz, belirsizliklerle dolu, gelecek için planlar yapamadığınız, anı yaşadığınız bir hayat.

Tek başına olsanız yaşaması bir nebze daha kolay, ancak bu yeni başlangıçta belirsizlikleri eşiniz ve küçük çocuklarınızla birlikte göğüslemeye çalışıyorsunuz.

Umut dolusunuz…

Geçmişimde hep daha iyiye doğru ilerlemiş olan hayatıma bakarak, geleceğe dair umutluyum. Çünkü kendime ve durduğum yere inanıyorum. Hem meslek ilkelerinin hem de evrensel değerlerin tarafında olduğum için yaptığım seçimlerin doğruluğundan kuşkum yok. Bu yüzden başım dik. Gerisi boş.

Kariyerimdeki tüm başarılarım bir yana, profesyonel hayatımdaki en büyük gururum Türkiye’nin son beş yılında bir gazeteci olarak verdiğim mücadeledir. Kendimin ve ailemin başına gelebilecekleri umursamadan, doğru olduğuna inandığım değerler için bir gazeteci ve medya yöneticisi olarak üzerime düşeni yaptım. Yapmaya da devam ediyorum.

Eğitim durumunuz? 

Lisede ve üniversitede elektronik üzerine teknik eğitim aldım. Adana Teknik Lisesi, sonra Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi.

Hafızam güçlüdür. Şimdi bakıyorum, çocukluğumdan itibaren gazetecilik çevresindeki konulara ilgi duymuşum. Doktor, mühendis olmak istemedim hiç. Aklımın ermeye başladığı günlerden itibaren siyasi konulara kulak kabarttım. Babam Cumhuriyet gazetesi okurdu. Bi̇r gün sıra arkadaşım, İlhan Selçuk’un Pencere köşesini kesmiş, farkettim ki teneffüslerde onu okuyor. Ortaokul 3’üncü sınıf. Ben de aynısını yapmaya başladım. Gazeteciliğe başlayana kadar gazetelerin köşe yazılarını keser, katlayıp cebime yerleştirir, teneffüste, otobüste, tuvalette, çıkarır okurdum. Üniversite yıllarında harçlığımla biriktirip aldığım Rus malı “Zenit 122” ile fotoğraf çekmeye başladım. Ankara Bakanlıklar’daki Kodak’a film banyosu ve baskı için az para ödemedim. 1992’de Hasan Celal Güzel 100 bin kurucuyla partisini kurup Sıhhıye’ye yürürken, en önde fotoğraf çekiyordum. 1993’te, 24 Ocak, Uğur Mumcu öldürüldüğünde Karlı Sokak’a ilk gidenlerden biriydim. Boynunuzda asılı profesyonel makina, üzerinde flaş, kimliksiz her kapıyı açıyordu size. Mumcu’nun zeminin altındaki evine dahi girdim bir gruba karışarak, eşi Güldal hanım açmıştı kapıyı. Bu ve buna benzer nicesi var.

Üniversite dahil 12 sene yaşadığım Ankara, bana muazzam fırsatlar sundu. Tabi sıfırlamalarım da orada başladı. 1999’da Ankara TGRT’de muhabirim. Bir sancak töreninde basın tribününde oturdum gazeteye dalmışım, ayağa kalkmadım diye asker telkiniyle işimden atıldım. Başkent’te tüm kapılar kapandı, İstanbul’a göçmek zorunda kaldım.

HABERTÜRK’te Ufuk Güldemir’le 5 yıl çalıştım, ikinci üniversitedir, gazetecilik anlayışım orada biçimlenmiştir. 2005, yeni evlenmişim, 4 ay sonra HABERTÜRK’ten istifa ettim, iş bulmadan ayrıldığım için üç ay evde oturdum. Bir sıfırlama da bu.

2008’deki son sıfırlamadan sonra, KANALTÜRK’te haberin başına geçtim, birkaç ay sonra BUGÜN TV kuruldu.

İstanbul’da 15 senem var ama 15 ay aralıksız Boğaz’ı görmediğimi bilirim.

Şimdi neredesiniz ve ne ile meşgulsünüz?

Tam iki yıldır İngiltere’deyim. Londra’da ailemle iki odalı küçük bir dairede yaşıyoruz. Web’te kurduğumuz MoonStar TV’de haftada bir saat canlı analiz yaptığım, TR724’te iki yazı yazdığım için ülke gündemini yakından izlemeye çalışıyorum. Bana göre, şu ara ülkeden haber alabilecek tek kaynak Twitter. Malum medya, yalan, propaganda ve sansürden ibaret. Buralarda çalışan arkadaşların, faturalarını ödemek için ruhlarını kiraya verdiklerini düşünüyorum. Bu, sonuçları çok ağır bir seçim. Geceleri huzurla uyuyamıyorsun, aynada kendi gözlerinin içine bakamıyorsun ama faturaların otomatik talimatla düzenli ödeniyor. Bu arkadaşların benimkinden daha zor bir hayat yaşadıklarına inanıyorum. Allah kurtarsın.

Biz, ülkede kestiğimiz ahkâm yüzünden buradayız ve ahkâm kesmeye devam ediyoruz. Bazen, “Sistem seni dışarı atmış zaten, kendine farklı bir hayat kur. Hem konuşup yazınca ne oluyor ki. Ülke uçurumdan yuvarlanmaya devam ediyor” diye düşündüğüm oluyor. İçimde başka bir ses ise, “Sen üzerine düşeni yap, sonuçlardan sen sorumlu değilsin. Sadece üzerine düşeni yapmaktan sorumlusun” diyor. Bu sesi dinlemeyi tercih ediyorum çünkü bu ses aynı zamanda kalbimi de ferah tutuyor. Bu ferahlık olmasa, okuduğum haberler moralimi alt-üst ediyor. İçinde yaşayanlar ülkenin içine sürüklendiği çukuru görmüyorlar. En kötü kabuslarınızda bağırmak istersiniz sesiniz çıkmaz ya; aynen bu hisle haykırıp insanları uyarmaya/uyandırmaya çalışıyorum. En çok da tutuklu arkadaşlarıma, meslektaşlarıma üzülüyorum. Onlar dışarı çıkıp, özgürce konuşabilinceye kadar ben buradan konuşmaya-mesleğimi sürdürmeye devam edeceğim. Başka mesleki bir amacım yok şu anda. Şu var ki, psikolojiniz olumsuz etkileniyor, çare yok.

Kafa dağıtmak için film/belgesel izliyorum. Son haftalarda inanın, bunu da yapamamaya başladım. Bir filme başlamışım, aradan 20 dakika geçiyor, farkediyorum ki boş boş ekrana bakıyorum. Kafada kırk tane düşünce.

Post-travmatik senrdom belirtiler..

Evet. Haftada bir iki kabus görüyorum, İstanbul’dayım veya Ankara’dayım. Bir gün polisler peşimde, bir gün işler düzeldi diye dönmüşüm darbe olmuş, “ne diye geldim ki” diye hayıflanıyorum, bir gün hapse tıkıyorlar dört duvar arasında yapacaklarımı gözden geçirirken telaşla uyanıyorum, Londra’dayım diye şükrediyorum, filan.

Bugüne kadar, hep sabit ücretli çalışan biriydim. İkramiyem, transferim, primim hiç olmadı. Maaşın yettiği yetmediği dönemler yaşadık herkes gibi. Gayrımenkulüm yoktu, böyle bir hedefim de olmadı hayatta. Bireysel emeklilik hesaplarında birikimlerim vardı, onları bozdurdum. Yaklaşık iki yıl geçinmemize yetti burada.

Gazeteciliğimizin burada maddi karşılığı yok. Dayanışmayla yaşamımızı sürdürüyoruz, minimum bir hayat. Ne var ki, akşam kapınızı kilitleyip yatak odanıza çekilip yatabiliyorsunuz. Gecenin bir yarısı kapınızı kırarak eve baskın yapan yok. Çünkü hukuk ülkesinde yaşıyoruz. Evinize, arabanıza, bankadaki paranıza vesaire kimse el koyup-yağmalamıyor. Burada komşusunu ihbar eden, birbirini vatan haini-terörist olmakla suçlayan zırdeliler de yaşamıyor. İşte böyle bir hayata paha biçilmiyor.

İngiltere’ye iltica ettiniz mi?

İltica etmedim. Bu seçeneği hiç düşünmedim. 15 Temmuz’dan sonra gelenler içerisinde İngiltere’ye iltica edenler oldu fakat bildiklerim içinde başvurusu kabul edilen yok. Birleşik Krallık bu konuda Almanya, Belçika, Kanada gibi hızlı hareket etmedi, epey bir süre etmeye de niyeti yok gibi. Yine çevremde devlet yardımı ile yaşamını idame ettiren tanıdığım kimse bulunmuyor. İltica başvuruları kabul edilse, örneğini görme şansımız olacaktı.

Çocuklarımız İngiliz devlet okullarına gidiyor. İngiliz aksanıyla, ana dilleri gibi İngilizce ö

ğreniyorlar. Küçük kızımız sınıf birincisi. Tüm dünyada geçerliliği olan bir eğitim ve diploma alacaklar. Büyüdüklerinde dünyanın istedikleri ülkesinde çalışma ve yaşama özgürlükleri olacak. Her şerden bir hayır çıkar derler. İşte çocuklarımızın kazandığı bu imkânı, Türkiye’de ne kadar para harcarsak harcayalım elde edemezdik. Acı ama gerçek. Biz çok şükrediyoruz halimize. Bunu anlatırken dahi ülkede bir kuru ekmeği bölüşen, elektriği kesik karanlıkta oturan aileler, çöpü karıştırıp çocuklarına yiyecek bulmaya çalışanlar hatırıma geliyor, yutkunuyorum.

Cikarildigi hakimlik tarafindan dun adli kontrol konularak serbest birakilan Today’s Zaman Genel Yayin Yonetmeni Bulent Kenes hakkinda tutuklamaya yonelik yakalama karari cikarildi. Emniyet mensuplari, Bulent Kenes’i tutuklamak icin Zaman Gazetesi’nin Yenibosna’daki merkez binasina geldi. Emniyet mensuplari, karar geregince Kenes’i gozaltina aldi. 9 ekim 2015 / fatih ugur

Türkiye’den neden, ne zaman ve nasıl çıktınız?

Ben Türkiye’de finali 28 Ekim 2015’te meşhur İPEK MEDYA baskınında yaptım. 7 sene yönettiğim BUGÜN TV ve ülkem benim için tarih oldu. Esasen, 2014’ün ilk aylarından itibaren eşim yurtdışına yerleşmeyi kafasına koymuştu. Türkiye’nin daha kötüye gideceğini öngörmüştü, ben ise ülkenin düzeleceğine dair büyük umut taşıyordum. İlaveten tarihin ve kaderin üzerimize biçtiği bir misyon vardı. İşimiz vardı, sonuna kadar götürmeliydik. Eşim ise çok kararlıydı ve gözünü karartmıştı. 2016 yılı Ocak ayında, eşim Avustralya’da master programlarına başvurdu. Sydney ve Melbourne’de iki üniversiteden kabul aldı. Haziran ayında Avustralya’ya taşınma yolu önümüze açılmıştı. İki senelik master programı boyunca, ailecek oturma iznimiz, benim de eş durumundan çalışma iznim olacaktı.

Diğer tarafta, İPEK MEDYA baskınından sonraki aylar benim için kahır aylarıydı. Hem medyamın yasını tutuyordum, hem de artık yabancılaştığım sokaklarda dolaşmak ağır geliyordu, binalar üzerime üzerime devriliyordu.

Çok bitik, gönülsüz ve isteksiz olmama rağmen, mesai arkadaşlarımın teşvikiyle Can Erzincan TV’de bir haber merkezi kurup orada işimizi sürdürmeye çalıştık. Her akşam bir saat program yaptım, ÖZGÜR DÜŞÜNCE gazetesinde her gün üçüncü sayfada yazdım. Maraton bitmemiş görünüyordu ama atmosfer sıkmaya hatta boğmaya başlamıştı.

4 Mart 2016 Zaman gazetesi baskınında içeriden canlı yayın yaptım. Bize gelen aynı polisler bu defa daha tecrübeli olarak Zaman’ın kapısını kırdı. İPEK MEDYA’dan dersler çıkardıkları belliydi. Yarım saat içinde operasyonu bitirdiler. Bürokrasi fütursuzca yürüyordu artık. Ülkede iki kişiden birinin oyunu almış bir parti vardı arkalarında.

Zaman baskınında bir kez daha mimlenmiştim. Yaptığımız canlı yayın can sıkmış, polisler bina çevresinde naklen yayın aracı aramış bulamamışlardı, çünkü yayını cep telefonumdan yapıyordum. Takip eden birkaç gün ruhumun iyice daraldığını söyleyebilirim. Fena halde kızdırdığım rejim polisinin sabahın köründe kapımı çalması an meselesiydi. Hakkımızdaki suç duyuruları artmaya başlamış, yurt dışı yasağı tedbirli şikayetler başlamıştı. 9 Mart akşamı Can Erzincan’daki yayınımı “yarın görüşmek umuduyla” diye bitirdim her zamanki gibi. Ertesi akşam ekranda olmayacak, kuş uçuşu 2 bin 500 kilometre ötede olacaktım, bunu o an ben de bilmiyordum. Gündüz yine havuz gazetelerinde hakkımızda haberler çıkmıştı. Aleyhimizde kamuoyu oluşturma çalışmaları başlamıştı. Eşim, haziran ayını beklemeyip önden gitmemi ve ev tutma vs. ayarlamaları yapmamı istiyordu. Ben ise Avustralya yerine bir Avrupa ülkesine taşınmayı tercih ediyordum. Türkiye’ye yakın olmak, istediğimizde gidip-gelebilmek, ucuz biletler vs. Avrupa’yı daha cazip kılıyordu benim için. Avrupa’da İngilizce konuşulan tek ülke İngiltere. Eşimin ve benim, başta eski patronum olmak üzere, bu ülkede yaşayan çok dostumuz-arkadaşımız vardı. Nihayetinde İngiltere’de karar kırdık.

Can Erzincan’da son yayını yaptığım gece, hakkımızda çıkan haberler ve eşimin ısrarıyla, Londra’ya yerleşme hazırlıklarını başlatmak üzere kendimi uçakta buldum. Ben burada ev ararken, eşim de İstanbul’daki evimizi kapatacaktı.

10 Mart 2016, sabahın karanlık saatlerinde, İstanbul’dan havalandım. Uçak yükselirken ışıklar içindeki kente son kez baktım, yıllarca göremeyeceğimi düşünerek. 5 hafta sonra eşim, haziran ayını beklemeden evi kapattı ve çocukların vizelerini yenileyerek İstanbul’dan çıkış yaptı. Çocuklar “babam bizi niye terketti?” diye sormaya başlamışlardı. 7 ve 4 yaşındaki çocuklara babalarının kendilerini terketmediğini, tam tersine aileyi birarada tutabilmek için, başka bir ülkede yeni bir yaşam kurmaya zorlayan sebepleri nasıl anlatırdınız?

Cumhuriyet Bassavciligi’nin talebiyle Bugun Gazetesi, Bugun TV, Kanalturk TV ve Millet Gazetesi’nin de icinde oldugu Koza Ipek Holding ve bunyesindeki sirketlere hukuksuz olarak kayyum atanmasina tepkiler cig gibi buyuyor. Vatandaslar ve bir cok unlu isim yayin kuruluslarina destek vermek icin Mecidiyekoy’de bulunan Bugun tv binasina geldi. Tarik Toros bir konusma yapti. Huseyin Sari / 27 Ekim 2015

Anaakım Hizmet Medyası değil ama, Hizmet’e yakın olan İpek Medya’da çalıştınız, üst düzey yönetici olarak. Bu nasıl bir deneyimdi sizin için?

Hayatımın en verimli yıllarıdır. Tüm meslek yaşamım boyunca öğrendiklerimi hayata geçirme olanağı bulduğum yerdir İPEK MEDYA.

Ufuk Güldemir’in bir sözü var ki unutmam. 2003 başında odasına çağırdı. HABERTÜRK internet portalının genel yayın müdürlüğünü verecek. 30 yaşındayım. “Oğlum” dedi, “Genel yayın müdürlüğünü patron verir, patron alır. Başarı kriter değildir. Bir gün bitince içinde bir şey kalmasın.”

Bu düsturla çalıştım. Tüm olanakları kullandım, şartları zorladım ve geriye baktığımda içimde kalan bir şey yok. Yarım kalmadı benim öyküm.

Baskından sonra polis gözetiminde çıkarken, sırtımda sadece ceketim vardı. Kanalı koruyamadığım için çok üzgündüm, gel gör ki silahlı yüzlerce polise karşı ne yapacaksınız. Kanımın değil ama terimin son damlasına kadar mücadele ettim, tarih ve ekranı başındaki milyonlarca seyirci tanıktır.

Patronumuz Akın İpek’in medyaya öteden beri ilgisinin olduğunu biliyorum, ben orada çalışırken HABERTÜRK ile pazarlık olmuştu ama sonuçsuz kalmıştı.

10 Haziran 2007’de Ufuk Güldemir 13 ay mücadele ettiği pankreas kanseri yüzünden vefat etti. 2007 Aralık ayında HABERTÜRK Grubu, Turgay Ciner’e satıldı. 30 dolara kurulan grup 30 milyon etmiş, Ufuk bey bunu sağlığında görememişti. Düşündükçe üzülürüm.

2006 yılında Tercüman gazetesi isim değiştirerek BUGÜN oldu ve Akın bey talip olarak aldı bu gazeteyi, patron satışıdır. Bir buçuk sene sonra 2008 mayısında KANALTÜRK satın alındı, o da patron satışıdır. Kanal borçlarından batmak üzereydi. Tuncay Özkan satıştan sonra KANALTÜRK ekranında, “Kanaltürk haraç mezat gidiyordu. Alanlara, Koza grubuna teşekkür ediyorum” diyecekti. Bugün başka bir noktayı tutması kendi sorunu, tarih şahittir.

Satış gerçekleştiği halde bir hafta boyunca KANALTÜRK yayınları, aynı KANALTÜRK programcıları ile devam etti, kimse karışmadı. Mesela bir yayında Tuncay Mollaveisoğlu, “Kanal borçlardan dolayı bitikti. Kimse almaya yanaşmadı. Biz de yandaş ve yanaşma bir gruba satmak zorunda kaldık” diyecekti. Bunlara rağmen herkes tazminatını aldı ve ayrıldı. Kalmak isteyen kaldı. Ekran yüzü de vardı, Emre Buga gibi, yönetmen de vardı, teknik ekipten muhasebeye, idari işlere kadar personel de vardı. Ezbere en az bir düzine insan sayarım, baskına kadar birlikte çalıştığımız. Beraberce çalıştık, yayın toplantılarımıza girdiler, ötekileştirmedik. Yine, Kürşat Başar’dan Hulki Cevizoğlu’na herkesin tazminatlarını, açtıkları davalarda kazandıkları bedelleri Koza ödedi. Şirket devri yapılmıştı. Bu, ileride çıkacak tüm borçlar veya tazminatlar için de geçerliydi. Satanlar, kanalın devlete vergi borçları düşüldükten sonra kalan parayı şahsi hesaplarında muhafaza ettiler ki, bu da 10 milyon TL’den yüksek bir meblağdır.

Haber merkezinde 30 küsür personel görünüyordu, maksimum 10-12’sinin kadrosu vardı. Kalanına hiçbir belgeleri olmadığı için “Yarın sabah gelme artık” diyebilirsiniz. Demedik. Ve bu kişilerin beyan ettikleri alacakları ödendi. Tüm personelin geriye doğru 7-8 aylık maaşı birikmişti, anlatabiliyor muyum.

Altı ay sonra Akın bey, “Halihazırda haber merkezimiz var. Neden haber kanalımız da olmasın. Biraz takviye yapar, BUGÜN TV’yi kurarız” dedi ve BUGÜN TV öyle çıktı. Ocak 2009’da test yayınlarıyla başladı. Tümüyle sıfır kilometre, grubun kendi kaynakları ile kurulmuştur. Kanaltürk Haber Dairesi başkanıydım, ikinci bir kartvizitim daha olmuştu: BUGÜN TV Genel Yayın Yönetmeni. Tabi ekran yüzleri dışında haber merkezindeki herkesin ikinci bir işi daha olmuştu, aynen benim gibi. Ücretlerimiz değişmedi.

Ekip kurarken elbette öneriler, yönlendirmeler oldu. Bu, işin doğasında vardır. Kimse bir şeyi empoze etmedi, asla. Patronum dahil. Birlikte çalışacağım arkadaşlara nihai olarak ben karar verdim.

Her iki kanalı da kurarken aşağı yukarı hemen her TV’den birer ikişer personel transfer ettim. 6 ay deneme süresi sonunda ekibin bir parçası olamayacağını düşündüklerimi işten çıkardım. Bunlara ekibimle birlikte karar verdim.

 

7,5 yıllık yöneticilik hayatım boyunca iş başvurusu yapan herkesin başvurusu benim odamda kabul edilmiş, işten çıkardığım herkesi bizzat odaya çağırıp yüzüne tebliğ etmiş, elini sıkıp öyle yollamışımdır.

 

Günde iki haber toplantısını bizzat yapardım, tüm haberlere o masada karar verilirdi, kim ne sorarsa da anında cevaplamışımdır. Kararsız kaldığımız haberlerde oylama yapardık, herkes önerisini masaya koymuş, çoğu zaman da bu kabul görmüştür. Toplantıda veya ayaküstü, bana yöneltilen her probleme anında net karşılık vermişimdir, “bi sorayım” dediğim yoktur.

 

Patron gölgesinde çalışmadım. Güne hiçir zaman patron telefonuyla başlamadım. Akın bey Ankara’da oturur, İstanbul’a nadiren gelirdi. İnanması güç belki ama, bazen iki-üç ay telefonda dahi görüşmediğim olurdu Akın beyle. Güvenmiş, emanet etmişti, biz de tüm gücümüzle layık olmaya çalışıyorduk.

KANALTÜRK ve BUGÜN TV’deki tüm haberlerin altında benim imzam vardır, hatası savabıyla sorumluluğu bana aittir.

mecidiyekoy’deki ipek medya grubu onunde okuyucularin gece boyunca bekleyisi devam etti. 28 ekim 2015 / oguzhan kose

Diyebilirim ki, bu medya macerası ve habercilik koşusunda makul ricalar dışında bir teması veya talimatı delillendiren varsa buyursun. CHP’nin ricaları, medyayı CHP’li yapmaz. MHP’den kaç kişi arayıp yayına çıkmak istemiştir, neredeyse hiçbiri reddedilmemiştir, bu o kurumu MHP medyası yapmaz. Büyük Birlik Partisi’nin medya kurmaya ihtiyacı yoktu çünkü biz vardık. Emin olun seçmeni itibariyle hak ettiğinin üzerinde yer vermişizdir, arşiv orada. Şimdi randevu isteseniz vermezler, vermiyorlar da zaten.

2014 başından itibaren Cemaat hakkında onca iddia var, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı bir bildiri yayımlamış, rica etmiş, kimse vermiyor, biz vermişiz. Bu sizi vakıf medyası yapmaz. Cemaate ve Fethullah Gülen’e dair yüzlerce suçlama havada uçuşuyor. Medya cevap hakkı kullandırmıyor, sen kullandırmışsın ve bu seni Hizmete yakın yapıyor. Varsın öyle desinler. Biz işimizi yaptık. Doğru olan oydu, diğerlerinin yaptığı değil. Tabi mecra olarak ortada sadece sen kalınca, genel algı öyle oldu. Ne yapayım yani, bizi o havuza koymasınlar diye, prensiplerimden mi vazgeçeyim. Yapmadım bunu.

İktidar, vurduğu kesimleri yalnızlaştırarak sonuca ulaşmıştır. Cem Uzan’ın medyasına el koymaktan başlayarak hep böyle oldu, böyle oluyor ve maalesef böyle devam edecek. Can Ataklı, 2004 başında Star binasına alınmamış, bahçesinde bir avuç arkadaşı ile mücadele ederken, benim başında olduğum HABERTÜRK sitesinden ve HABERTÜRK TV’den başka veren yoktu. Yayını yıktık, iki satırla geçiştirmedik. Biz bu öğretiyi orada aldık.

Kayyumlara karşı verdiğiniz bir mücadele oldu. Mahsuru yoksa bu deneyimi paylaşabilir misiniz?

İPEK MEDYA baskını bizim grupta çalışan pek çoğu için bir travma oldu. Ben sonun yaklaştığını biliyor ve ona göre kendimi hazırlıyordum. Zihnen, fikren bu işin bir finali olacağını hissediyordum. Son aylarımızdı, biliyordum. Hatta son üç ay tüm masrafları kıstık eşimle. Maaşın kesileceği günler yaklaşıyordu. Yayına gelen siyasetçilere, yaklaşan seçimleri kast ederek, “1 Kasımdan sonra biz olmayacağız. Çıkacak mecranız olmayacak. Halkla baş başa kalacaksınız. Vatandaşla iletişim kanallarını açık tutun, işiniz çok zor” diyordum.

 

İPEK MEDYA’nın kapatmaya doğru yürüdüğünü görüyordum ama bunun nasıl olacağını tahmin etmem mümkün değildi. 26 Ekim pazartesi günkü kayyıma devir kararı ve iki gün sonra 28 Ekim 2015’teki baskın büyük sürprizdi. Belki de o sabah atanmış şaşkın kayyımlar, bizlere olağanüstü bir jübile yapma şansı verdiler. Ayarlasan planlasan böyle olmazdı.

 

Bir yanda zavallı kayyımlar, telefonlarının ucunda AKP kontrolündeki Turkuvaz Grubunun yöneticileri, talimatla kumandayı ele almaya çalıştılar. Kayyım kararını dahi tebliğ edemediler, atamaları resmileşmemişti, herşey hukuksuzdu.

 

28 Ekim, çarşamba, iki gündür binlerce okurumuz, seyircimiz kanalın bulunduğu Ortaklar Caddesinde sabahlıyordu. TOMA’lar mevzilenmiş, binlerce polis çevrede konuşlanmış hareket emri bekliyordu. Sabahın 4’ünde o emir geldi. Tazyikli su sıkarak, binanın önündekileri tartaklayıp gözaltına alarak, biber gazını doğrudan insanların yüzüne fışkırtarak, kapımızı demir makaslarla kırarak girdiler. KANALTÜRK ve BUGÜN TV ortak yayındaydı. Ülke bizi seyrediyordu, başka veren kanal yoktu.

 

Bizim haber merkezi ve benim odam, zemin katta, kapıya ve yola bakıyordu. Boydan boya cam, yoldan geçen beni masamda görebilirdi. Dışarıdaki arbedede haber merkezinden çıkmadım. Yayını yönetiyordum, olacakları ne tahmin etme ne de planlama şansım vardı. Saat 07 itibariyle polis tüm binada kontrolü ele aldı, merdivenler, ofislerin kapıları tutuldu. Zaten bina 5 katlı, her katında bir kurum var, zemin katta BUGÜN TV, üstünde radyo, KANALTÜRK TV, MİLLET gazetesi, BUGÜN gazetesi, en tepede yönetim katı. Zeminin altında ise stüdyolar var. Yerimiz dar, hepsi açık ofis sisteminde çalışıyor.

 

Personelin tuvalete gitmesine dahi izin verilmiyordu. Kayyım yönetim katına oturmuş, durumu kontrol altına almaya çalışıyordu. Yasal olarak sadece ve sadece hesaplara bakması gereken heyetin ilk hedefi yayınları düşürmekti. O güne kadar böyle bir uygulama yoktu. İktidar çare olarak bu yöntemi bulmuştu, A’dan Z’ye hukuksuzdu. Hani, şimdilerde hukuk bitti filan diyorlar ya herkes başına gelince feryat ediyor.

 

Yaklaşık iki saat bu gerilimle geçti. Bizim yayınlar sürüyordu. Ekranlarda bas bas bağırıyorduk. Ben haber merkezi içinden canlı yayında, “Bunlar son sözlerimiz olabilir ama daha sözümüz bitmedi” diyordum. Bahçedeki ve terastaki kameralarımız engellendi, polis kabloları kopardı, kameraları devirdi. Saat 09 civarında odamdayım, ekranlardan yayınımızı takip ederken, kayyımlardan ikisinin, sonradan isimlerini öğrendiğim, Hüdai Bal ve Ali Rıza Esmen’in TV’nin kokpiti diyebileceğimiz ana kumanda odasına girdiğini ve yayını durdurmaya çalıştığını gördüm. Bizim 3G mobil canlı yayın kamerası bunu veriyordu. Muhabirimiz de gördüklerini anlatıyordu. Yerimden fırladığım gibi bir kat aşağı indim. Herkesin canlı yayında seyrettiği o anlar başladı. “Ben bu kanalın genel yayın müdürüyüm, siz kimsiniz? Hangi sıfatla yayına müdahale etmeye çalışıyorsunuz? Yayın müdürlerine ben ancak talimat veririm. Bu odaya girmeye yetkiniz yok” dedim, mütemadiyen. Dinlemiyorlar, sorularıma cevap vermiyorlar, üstüne üstlük hadsiz ve edepsiz biçimde saygılı olmaya davet ediyorlardı. İlk defa başlarına böyle bir şey geliyordu. Anahtarları teslim edeceğimizi düşündüler, bu çok belliydi. Biri kameranın arkasına kaçtı, öbürü “Ümit bey (kayyımın başı Ümit Önal) sizi yukarıda bekliyor” dedi ama benim ne işim olur Ümit beyle. Kayyımsa kayyımlığını bilecek, yetkisi bile yok, polis gücüyle işgal etmiş kurumu. Sonraki aylarda Digitürk genel müdürü oldu, bizim malum medya da ballı gezilerde övgüler düzdü arkadaşa. Yatacak yerleri yok.

 

O esnada, medya grubumuzun diğer yöneticileri de ana kumanda odasına geldi, Erhan Başyurt, Değer Özergün ve diğerleri. Avukatlar geldi, ana kumanda odası ana baba günü oldu. Ben nasıl yaptığımı halen bilmediğim bir refleksle 3G kamerası ve kameramanını ana kumanda odasına aldım, kayyımları arkadaşlarla birlikte dışarı davet ettik, sonra süratle kapıyı kapatıp kilitledim. Bir anlamda rejiden 8 saat süren yayın maratonu öyle başladı. Kanalın havaya nihai yayına çıkış noktasına tek mobil kamera ve tek mikrofonla kapanmıştık, ışık bile yoktu. Kesilecek kablo da yoktu tabi.

 

Korsanların ele geçirdiği uçakta kokpite kendini kilitleyen pilot misali, uçağı uçurmaya çalışıyorduk. Yayına İngiltere’de bulunan patronumuz Akın İpek başta olmak üzere, yüzlercesi bağlandı. Beni cep telefonumdan arıyorlar, ben de telefonun hoparlörünü açıp mikrofonuma tutuyordum. Böyle bir yayın. Dışarıdan gelen konuklar, binbir zahmetle, otopark çıkışlarından veya polislerin bilmediği kapılardan binaya sokulup oraya getiriliyor, asayiş berkemalse kapı açılıp onlar içeri alınıp sonra tekrar kilitleniyordu. Kayyımlar tümüyle bize odaklanmış, “bu yayını nasıl engellerim” diye telaşla sağı solu ararken BUGÜN ve MİLLET gazeteleri kendi katlarında son kez yayına hazırlanıyordu.

 

8 saat sonra saat 17’ye doğru, kayyımlar polis eşliğinde çatıdaki uplink odasına yöneldiler. Orası bizim uyduya çıktığımız yer. Oradaki direnci kırmaları güç olmadı, yayını düşürdüler. İki kanal birden siyaha düştü. Esasen ülke karanlığa gömüldü, şimdi daha iyi anlaşılıyordur. Yayını öyle kopardılar ki, sonra gece yarısına kadar açamadılar.

 

Yayın gidince polisler, ana kumanda kapısına geldiler. Bizim avukatlar karşıladı. Yönetimim, çatışma olmaması, daha kötü sonuçlar doğmaması için benden rica etti. Yayında değildim, içeride herşey olabilirdi. Avukatlara baktım, onlar da kapıyı açmamı istiyor. Kapı açıldı, ben yayın masasında oturuyorum elimde mikrofon. Pespaye bir kağıt parçası uzattılar. Kese kağıdı gibi bir şeydi. Üstünde el yazısı ile tüm görevlerimden alındığım, altında da kayyımların imzası. Bu belge bile onları hayat boyu her şeyden men eder. Bunu tanımadığımı, yapılanın yasa dışı olduğunu söyledim, yayın siyaha düştüğü için rahatlardı, zaten dinlemeye niyeti olmayan iki polis koltuk altlarımdan kavrayıp beni havalandırdı ve dışarı çıkardı. Koridorda çıkarken iki yana dizilmiş polisler itip kaktı, küfretti. İki kayyımı gördüm, dikilmiş bana bakıyorlardı kenarda. Hüdai Bal ve Ali Rıza Esmen. “Yüzlerinizi hayat boyu unutmayacağım” deyip çıktım, bir şey diyemediler. Dedim ya, zavallı tipler, kullanışlı, kullan at cinsinden… Sonra işittim ki, kanalı gece tekrar yayına sokunca ilk koydukları Hitler belgeseli olmuş. İleride torunları isimlerini reddedecek.

 

Haber merkezinin önünden geçerken mesai arkadaşlarım dizilmiş alkışlıyordu. Çok kendimde değildim. Çıkışta bekleyen binlerce kalabalığa hitap etmişim, ne dediğimi hiç hatırlamıyorum.

 

İnternet sitelerine gözaltına alındığım düşmüş, eşim aradı, ağlamaklı. “Bi̇r an önce çık oradan ve eve gel” dediğini hatırlıyorum. Belki de bu biraz kendine getirdi beni. Bir şirket aracı yanaştı, bindim, kalabalığı yara yara yürüyordu. Arabanın üzerine abananları, el sallayanları unutamam. İşte onu çok iyi hatırlıyorum.

 

BUGÜN TV kapanırken, tüm haber kanallarının toplamının iki katı izlendi, ertesi günkü raporlardan biliyorum.

 

İPEK MEDYA baskınının her günü bir belgeseldir. Ama nasıl anlatayım şimdi, ülkedekilere zarar verir endişem var. Geceyi bizimle medya binamızda geçiren insanlar, konuk kanepelerinde yatan milletvekilleri, önüne şirket telefonunu çekip tek tek arkadaşlarını arayarak yayına bağlayan duayen kadın gazeteci, kanala ilk defa gelen ikisi de 82 yaşında Hüsamettin Cindoruk ve Nevzat Yalçıntaş (9 ay sonra rahmetli oldu), o benim kendimi kapattığım ana kumanda odasına türlü zahmetle ulaşıp yayına katılan yüzlercesi, bilhassa Selahattin Demirtaş. Ve kanalın önünde gündüz gece bekleşen binlerce okurumuz, seyircimiz… Gelin bizden yayın yapın diyen en az 4-5 uydu kanalı ve dahası…

 

Hayatımda ilk kez telefonum kilitlendi, gelen mesajların haddi hesabı yoktu, çoğuna dönmem bir hafta aldı. Twitter’da saatlerce “Trending Topic” olmuşum, onu da sonra söylediler. Devam eden iki üç gün içinde en az 20-25 yabancı basın kuruluşuna röportaj verdim. Türk medyasında sadece Cumhuriyet ve Cihan Haber Ajansı ilgi gösterdi, onu da söyleyeyim.

O gün İPEK MEDYA’ya desteğe gitmek bugün “terör suçu”. Kapımıza gelenler bile mahkemede inkâr etmek zorunda kalıyor, o derece bir cendere altında insanlar. O yüzden bazı konuları konuşmak için gerçekten biraz daha beklemek gerekiyor.

Bir teşekkür var ki çok özel. Eşim, o son 48 saat boyunca çocukları bakıcıya bırakıp yanımda durdu. Gömleğimi değiştirdi, mesai arkadaşlarıma moral verdi, konuklarla ilgilendi, çay kahve servisi yaptı ve baskın olup bitene kadar bekledi. Polis her yeri zaptettikten sonra yapacağı pek bir şey kalmamıştı, eve öyle döndü.

 

İpek Ailesi hakkındaki görüşleriniz? Akın İpek’i sizden dinlesek biraz mümkünse..

Nereden başlasam, nasıl anlatsam. Akın İpek’i Ankara yıllarımdan bilirdim. Genç, heyecanlı, vizyoner bir insandı. Babası hayatta, işlerin başındaydı. Türkiye’de davetiye pazarının bir numarasıydılar. Hatta ülkeye sığmamış dünyaya açılmışlardı. Babasının vefatından sonra Akın beyin işleri devralıp büyütmesini de herkes gibi uzaktan gıptayla izledim. 2005’te Bergama Ovacık madenini devralarak altın madeni sektörüne girdi. Türkiye’nin tek altın madeniydi, Akın bey sonraki yıllarda bunu dörde çıkardı. Bugün konuşuluyor, 20 milyar dolarlık onaylı maden kaynağı olan bir gruba çöktü AKP.

Çok iddialı gelebilir. Benim tanıdığım İpek Ailesi, ülkenin görüp göreceği en temiz, dürüst ve ahlâklı ailesidir. Daha da böylesini göreceğine ihtimal vermiyorum. Niye? Akın bey çoğu zaman biz yöneticileri dahi şaşırtacak derecede titiz ve dikkatli bir patrondu. Halen de öyledir. Tek kuruş kayıt dışı, vergilendirilmemiş hareket yoktu, ne medyasında ne de diğer kurumlarda.

Ben en az 9-10 kurumda, 4-5 farklı medya grubunda çalıştım, aldığım maaşın aynen gösterilip vergilendirildiği ilk ve tek kuruluş İPEK MEDYA’ydı. Yedi buçuk yıl boyunca her ayın ilk günü, mutlaka maaşlarımız hesabımıza yatardı, aksadığını hatırlamam.

Koca grup, tek devlet ihalesine girmemiş, tek devlet bankası ile çalışmamış, hiçbir biçimde banka kredisi kullanmamıştı. Bunların hepsi yasal, meşru haklar. Ancak kişilere/kurumlara devleti yönetenlerin kement atmasına yol açan ilişkiler. Akın İpek kendisini hiçbir zaman bağlamamıştır bunlara.

Akın beyin titizliğine başka bir misal vereyim ötesine hacet yok:

Türkiye’de şirketler yaptıkları hayır hasenat işlerini vergiden düşebilirler. Kanun bu hakkı veriyor. Ülkedeki holdingler de bunu sonuna kadar kullanıyor. Yani “hayır” diye yapılan şey vergiden düşülünce cepten bir şey çıkmış olmuyor. Kurumlar bilakis bunun reklamını yapıyor, itibarı bedavaya getiriyorlar. İşte Akın bey, tümüyle bu yasal hakkı kullanmamış, “Hayır kardeşim vergiden düşmüyorum” demiştir. Kayıtlar, hesaplar orada.

Bir şey daha: Koza grubuna ilk mali baskın 1 Eylül 2015’te yapıldı, kayyım atanmadan tam iki ay önce. Sonra bir mali baskın daha oldu. Tüm bu süreçlerde kontrol Akın beydeydi. Başta hesaplar olmak üzere, hiçbir şeye el konulmamıştı. Holding yöneticileri gözaltına alınmış, şirketin defterleri, bilgisayarları inceleniyordu. Baskına konu inceleme de yaz aylarında başlatılmıştı. Yani kasırga yaklaşıyordu. Kayyım atanıp her şeye el konulduğu sırada holdingin kasasında 600 milyon dolar vardı. Ne o gün, ne de sonra hiçbir grubun bu kadar nakdi olmadı. Ve Akın bey bunun tek dolarını dahi yurt dışına çıkarmadı, çıkarmayı düşünmedi. Oysa yaklaşan baskını hissediyordu, böyle bir önlem alabilirdi, yapmadı. Çünkü tertemiz olduğunu biliyordu. Tertemiz yaşamıştı. Üzerine çamur bulaşması, bulaştırılması mümkün değildi. Ama ne bileceksin, karşındakinin gangster çetesi olduğu çok geçmeden anlaşılacaktı.

Akın beyin bir kere dahi sesini yükselttiğini duymadım. Çalışanları dahil, emri altındakiler, maaşlarını ödediği insanlar, herkese bu kadar nazik ve kibar mı olur bir insan… Öyleydi, öyledir. Bugün ülkede başına gelen belalar itibariyle imtihanın en ağırını yaşayan insanlardan biri. Kendi yurt dışında diye kardeşini tutukladılar, Tekin İpek iki yıldır hapis. Annesini 40 yıllık evinden çıkardılar. Babasının, annesinin, ailesinin ismini taşıyan tabelaları söktüler, hepsi devlete bağışlanmış eserler. Tüm malına mülküne, gözünün nuru üniversitesine dahi çöktüler, şimdi kendileri kurmuş gibi pazarlıyorlar. Hemen her gün başına bir hadise sarıp uğraşıyorlar. Bir kez dahi umutsuzluğa düştüğünü görmedim.

4 seneyi geçti zulmediyorlar, hep ileriye umutla baktı, yarının çok daha iyi şeyler getireceğine inancı tam. Bu yönüyle de çok özel bir insandır ve henüz 55 yaşında, Allah sağlık sıhhat versin samimiyetle inanıyorum ki, dünya çapında işlere imza atacak, göreceğiz bunu inşallah. Misliyle geri gelecek her şey.

Türkiye’de şu anki basın hakkındaki görüşleriniz?

Bunun kitabını yazarım da değmez. Nedenine ilişkin kısa bir özet geçeyim:

Yedi buçuk sene çalıştığım İPEK MEDYA yandaş değildi. Bunu hiçbir zaman kabul etmedim, yaşarsam yirmi sene sonra da aynı şeyi savunurum.

17 Aralık’tan önce neden AKP’nin yolsuzluk haberini yapmadınız?

Ortaya çıkmış 17 Aralık gibi belgeli, savcılığa intikal etmiş bir dosya yoktu. Dedikodularla nasıl yürüyeceksiniz.

Ayrıca bunu sorana soruyla cevap vereyim, peki yapan oldu mu?

Tek tük marjinal yayın dışında yoktu. AKP 2007’den itibaren medya sermayesini yönetmeye, medyayı dönüştürmeye başladı. Ciner grubunun işlettiği Sabah-ATV’ye el konuldu, başına başbakanın damadı ve onun kardeşi atandı. Büyük medya grupları, 2008’den itibaren AKP ve Erdoğan’la adeta saldırmazlık paktı yaptı. Parti kapatma davası direkten dönünce kanun ve kural kitabı da rafa kaldırıldı. Karamehmet’in koca medyasına çökülüp ihalesiz dağıtıldı mesela. Bunlar tüm medya mahallesinin gözünün önünde oldu. Ciner bağırırken Doğan ellerini ovuşturuyordu, Karamehmet feryat ederken bunlar “oh olsun” diyordu, filan. Niye anlatıyorum. Sarı öküz meselesinin mazisi buralara kadar gider.

NTV mesela… Doğuş grubu, patron Ferit Şahenk anahtarları ta ne zaman teslim etti bilir misiniz, kimsenin oraya bir şey dediği yok. 2011 seçimlerinden önce siyasi tartışma programlarını kaldırdılar. Niye? AKP’li konuklar rakip cephe karşısında zayıf kalıyor diye. “Okullar olmasa Milli Eğitim’i ne güzel idare ederdim” diyen bakan gibi, Şahenk de kanalı kanal yapan değerleri yolladı. Banu Güven, Can Dündar, Çiğdem Anad vesaire o dönem ekrandan alındı. Bunun 2018 versiyonu şudur: CNN TÜRK çıkardığı Cumhurbaşkanlığı Danışmanı’nın laflarıyla sıkıntıya girince bu defa aynı sunucunun karşısına Cumhurbaşkanılığı Sözcüsünü oturttu. Yandaşlık budur, anlatabiliyor muyum. Bir gecede olmadı hiçbir şey.

Hem ne yapmışız kanallarımızda. Herkese mikrofon uzattığımız gibi AKP’ye de mikrofon uzattık. Herkesi ekranlarımıza davet ettik. Son dönemde katılmamaları kendi tercihleri, biz her yayının sonunda davetimizi yineledik, arşiv orada.

Bizim Kanaltürk ve BUGÜN TV’de 2008’den kapandığımız 2015 ekim ayı sonuna kadar bütün tartışma programlarımızda bir denge vardı. Bazen dört, bazen üç, bazen iki temel görüş çarpışırdı, gündeme göre. Olması gereken de oydu. Ne çare, kafalarda aynı klişeler, geçmişte kolkolaydınız muhabbeti. Kolkola olsak, Erdoğan 2012 Haziran ayında tüm maden ruhsatlarını kendine bağlamaz, bizim grubun bekleyen izinlerini masasında tutmazdı. Koza Grubunun tümüyle yasal hakkını teslim etmedi, hiçbir zaman da imzalamadı, pay istiyordu çünkü. Akın bey böyle bir ilişkiye girmedi. Şu anda Mehmet Cengiz, Artvin Cerattepe’de kendi adına mı altın madeni işletiyor sanıyorsunuz, bölge idare mahkemeleri, jandarması, polisi, valisi, kaymakamı emrine amade.

Bizim grubun başına gelenler medyası olduğu için gelmedi. Boydakların medyası mı vardı, Dumankaya’nın, Nakipoğlu’nun, Güllüoğlu’nun medyası mı vardı?

Özeleştirini ver!

Neyin özeleştirisi? Bir misal vereyim.

Öğretmenin görevi kendine teslim edilen çocuklara iyi eğitim vermektir. Bunun karşılığında açıktan ücret isteyemez. Diyelim ki istedi. O ücret verilmedi diye çocuk tekme tokat dövülüp yaka paça okuldan atılabilir mi. Yetmedi, başka okula kabul edilmesi engellenebilir mi. Bitmedi, anne babası sırf bu yüzden işinden gücünden edilebilir mi, “bunlara başka yere göçme şansı da yok, medeni ölüme mahkumlar” denebilir mi? Başımıza gelen bu. Bedeli bu mudur, böyle mi olmalıydı?

Bu hamur daha çok su kaldırır. Onun için kimse, yandaşlık safsatasıyla gelmesin, üstü başı batar.

Telefonda başbakana salya-sümük ağlayan patronundan maaş alırken bize kafa tutanlar yok mu, asıl koyan da bu. Ama medya mahallesi nankör, kendinden olanı her daim mazur görmüştür.

Gezi olayları. Hatırlayın. Başbakan HABERTÜRK’e yerleştirdiği üst düzey yöneticiyi aradı. Yayından rahatsızdı. Adı Alo Fatih’e çıkan o yöneticinin “gereğini yapacağım” demesi Erdoğan’ı kızdırmıştı. “Neyin gereğini yapacaksın, şimdiye kadar neyin gereğini yaptın” diye paylayınca Alo Fatih, “Kendimle ilgili gereğini yapacağım” demişti.

 

Bu yönetici bizde olsaydı, bu lafı pirinç levhaya yazdırır alnımıza çakarlardı. Yarın bakın, hepsi elini yıkayıp çıkacak bu süreçten. Göreceksiniz. Boşuna terk etmedim ülkeyi.

Kanalturk ve Bugun genel yayin yonetmeni Tarik Toros gazete ve televizyon binasini ziyaret etti. 30 Ekim 2015/ Kutsat Bayhan

Hizmet Hareketi hakkındaki genel değerlendirmeleriniz? Bu harekete bakışınız, kendi durum ve konumunuz?

Baba tarafım, kısmen yüksek tahsilli, aynı dünya görüşüne mensup, içinden mühendis, mali müşavir, doktor, ağırlıklı olarak da öğretmen çıkmış insanlar. Anne tarafım, daha çok milliyetçi, orta veya lise tahsilini anca yapabilmiş, ağırlıklı çiftçi insanlar.

Babamın kütüphanesinde Varlık yayınlarının ilk baskıları ile kitap okumaya başladım. Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” kitabı ve “Türklerin Tarihi” dizi kitapları babamın başucu kitaplarıydı, beni de teşvik etti. Başarısız 9 Mart 1971 Cuntası’nın fikir babası Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı YÖN dergisinin tüm arşivi mevcuttu. Aynı biçimde, 1950’li 60’lı yıllara ait Hayat ve Ses mecmuaları ciltli olarak vardı bizde. Babam düzenli almış, ciltletmiş. Çok değerlidir.

Mahmut Makal’dan Sait Faik’e, Fazıl Hüsnü’den Yakup Kadri’ye, geniş bir kütüphaneydi bizimki. Babam, Kemalettin Tuğcu kitaplarını okumamı istemezdi, bunlara yönlendirirdi. “Tek Adam”, “İkinci Adam”, dili ağır olsa da üzerinden geçtiğim kitaplardır. Bu kitapların yazarı Şevket Süreyya’nın “Menderes’in Dramı” kitabını da unutamam. Adnan Menderes diye bir başbakan ülkeyi 10 sene yönetmiş, ben o kitabı okuyunca gördüm onu. O günkü Türkiye’de kimse bahsetmiyordu. Aynı biçimde Nihat Behram’ın “Darağacında Üç Fidan” kitabını da bir solukta okudum. Deniz Gezmiş’in idamdan önce yazdığı son mektup vardır orada, çok etkilenmiştim.

Üniversite eğitimi için Ankara’ya geldiğimde, Ekim 1988, 16 yaşımı doldurmamıştım. Bizim okul Gazi Teknik Eğitim’e, Teknik İlahiyat derlerdi. Şöyle ki, her cemaatten insan vardı. Geniş mescidi cumalarda dolar taşardı. Nur cemaatlerinin tamamı aktifti, Kurdoğlu, Kırkıncı Hoca, ilk aklıma gelenler. Okuyucular, Yazıcılar, Mealciler… Selametçiler de çok aktifti. Teknik İlahiyat’ta hepsi olur, Gülen Grubu olmaz mı. Çok arkadaşım oldu. Evlerine yurtlarına misafir oldum.

Hizmet hareketi, benim tanıdığım dönemde “hizmet hareketi” değildi. “Hizmet” deniyordu. Sadece eğitim faaliyeti yürüten, üniversiteye hazırlık dersaneleri, kolejleri olan, Sızıntı dergisi ve Zaman gazetesini çıkaran bir cemaatti. Esnafı da evlerde kalan öğrencilere burs iaşe yardımı yapar, okul yurt yapmaya teşvik edilirdi.

Ankara’da olduğum için iyi hatırlıyorum devlet için hep büyük tehdit oldu. Bu tehdit değerlendirmesinin hiçbir zaman alt seviyelere düştüğünü görmedim ben.

Üniversiteden hemen sonra gazeteciliğe başladım. Gazeteci olduğum için sadece Zaman’ı yakından takip ediyordum. Ne yalan söyleyeyim, özellikle 2008’lere, 2010’lara kadar gerek Cemaat faaliyetleri, gerek hiyerarşisi, gerek bürokrasi veya diğer alanlardaki kadrolaşmasına dair, yüzeysel bilginin dışında bir malumatım olmadı. Tabirimi mazur görün köpek gibi çalışıyordum. Maişetimin ve gazeteciliğimi sürdürmenin derdindeydim.

 

1999’da Ankara’da asker telkiniyle TGRT’den atıldıktan sonra bir sene kadar çalmadığım kapı kalmadı. İki kapıyı çalmadım, biri Reha Muhtar’ın Show TV’si, diğeri de Zaman gazetesi. Zaman’da çalışan, birlikte Cumhurbaşkanlığı muhabirliği yaptığımız bir arkadaş sonra söyledi, benim için görüşmüş müdürlerine sormuş, “Tarık Toros işsiz, nasıl düşünür müsünüz” diye. Sessiz kalmışlar. Ben de ona dedim ki, “İyi ki düşünmemişler, benim de listemde yoktu, yine de sağol.”

 

Bir gazetecinin gazeteci olarak ürettikleri ve yaptıkları ile ayakta kalmasını savundum hep. Faydalı olduğum müddetçe çalıştım, sonra da düşünmeden istifamı basıp çıktım. 9-10 farklı kurumda çalışmışım. İki ya da üçünden kovuldum, diğerlerinden istifa ettim. İstifa ederken de çoğu zaman, bir yere transfer olarak istifa etmedim, evime döndüm.

Zannediyorum bu profil hizmet hareketine veya medyasına uymuyor.

2008 yılında Kanal D haber merkezinde 6-7 aylık mesaim vardı sadece. Ama sağolsun Mehmet Ali Bi̇rand ve Ayşenur Aslan tüm haber toplantılarına alıyordu beni. KANALTÜRK’ten teklif gelince Birand dedi ki, “Senin gitmemen için ne yapmalıyım.” Dedim ki, bunu sizden işittim ya, gam yemem artık. Sadece 6-7 aydır tanıdığı bir editöre söylüyordu bunu.

Hizmet Hareketi hakkında özellikle 2008’den bu tarafa özellikle kamuoyu algısı bağlamında fikir sahibiyim.

Şunları müşahede ettim:

Gerçek fiziki kapasitesinin ötesinde iri göründü. Sanki her yerde bir mensubu varmış gibi bir hava vardı. Bu söz konusu olduğunda Cemaatte konum sahibi isimler, bilgi sahibi olsa da olmasa da, işi bozuntuya vermeden o havaya sahip çıkıyordu. Medya mahallesinde ve sol liberal kesimlerde hiçbir zaman içten benimsenmedi, içindeyim en iyi bilebilecek insanlardan biriyim. İçeride, Türkçe olimpiyatları dışında ilgi gösterilen bir etkinlik yoktu. Sınırlı sayıda insan yurt dışındaki Türk okullarını biliyor, giden hayranlık ifade ediyordu. Yazmaya gelince, dönüşte bir kısmı yazıyor, bir kısmı hiç bahsetmiyordu. Bosna Hersek ve Romanya’daki okulları, bir basın turu vesilesiyle yerinde görmüşlüğüm vardır. Gözleme dayalı olarak söylüyorum bunu.

Bülent Ecevit, Fethullah Gülen’i anlamaya çalışmış olabilir, sol taban o noktada değildi, hiçbir zaman da olmadı. Dini hüviyet, baskın karakter olarak insanların çekince koymasına yol açıyordu. Beyaz Türklerde mesela, özellikle alkol ve kadınlarla ilişkiler konusunda hassas bir terazi vardır. Yaşam biçimine müdahale kaygısı, AKP’ye olduğu kadar Cemaat’e dönük kaygıları da saklı tutuyordu. Ve Cemaat AKP’yle 2007’den itibaren 2013’e kadar koalisyon yaptı. Bu, zaten soru işaretleri olan kesimleri geri dönmemek üzere kopardı. Son dönemde Bank Asya’nın açılış fotoğraflarının sık paylaşılmasının nedeni de budur bana göre. Kin ve öfke, taa o zamana kadar gider, hatta daha eskidir.

Bu durum, diğer Cemaat veya İslami oluşumlar için de geçerli. Gülen grubunu hasetle takip ediyorlar, tavrını tarzını eleştiriyorlardı.

2006 yazıydı, bir yemekte, yanımda oturan sağ görüşlü eski bir bakan Fethullah Gülen’e çok ağır hakaret etti. Buraya taşıyamayacağım kadar galiz bir küfür. Bir sene geçmeden, Pensilvanya’da yan yana fotoğraflarını gördüm Radikal gazetesinde, şoke olmuştum.

1995-1997 arasında Refah Partisi’ni izledim. Erbakan başbakanken başbakanlık muhabiriydim. Milli Görüş’ü bilirim. Erbakan ve ekibi için Zaman gazetesi ve Samanyolu TV listenin en son sırasındaydı. Asla hazzetmezlerdi. Burun kıvırırlardı. Onun için, 2007’den itibaren Milli Görüş’ten kopan bir hareket olan AKP’ye yüzde yüz desteğe anlam vermekte gerçekten zorlanmışımdır.

İlk defa söylüyorum. 2007 seçimlerinde, 22 Temmuz, İstanbul’da kendi bölgemde bağımsız aday Baskın Oran’a oy verdim. Ezber bozan Baskın hocayı bugün de keyifle okuyorum.

Hareket’in lideri Fethullah Gülen hakkındaki değerlendirmeleriniz?

Üniversite yıllarımda özellikle “sorular ve cevaplar” kasetleri ilgimi çekti. Anadolu için İslami itikada dair mühim kaynaktır, bana göre. İlmi, hitabeti, etkilediği dünya ile birlikte sıradışı bir alim. 2014 yılında Zaman’da çıkan, okuduğu eserler, okuttuğu külliyatlar ve hâkim olduğu İslam tarihi, fıkhı ve hadislere dair tam sayfalık değerlendirmeyi, bulabilen okusun, bir ömre sığmayacak bir literatürdür bu. Dünyanın dört bir yanında hakkında yapılan araştırmalar, yazılan makale ve kitaplar, art niyetlilerin dahi konuşmadan önce durup bakması icap eden şeylerdir. İslami konularda ilmi bir derinliğim yok, konuyu uzmanına bırakmayı tercih ederim.

Gülen’le hiç görüştünüz mü, ziyaret ettiniz mi? Bunu paylaşabilir misiniz?

2012 yılına kadar ne benim bir talebim oldu. Ne de davet eden.

O sene Washington’da bir programa davetliydim. Beraber gittiğim basın grubu ile denk düştü, ziyaretim oldu. 2013’te de bir toplantı vesilesiyle gittiğim New York’ta programımız bitince, aynı gazeteci grubuyla ziyaret ettim. Bu randevular Pensilvanya ile akreditasyonu olan gazetecilerin önayak olmasıyla alınabiliyordu.

Her iki ziyarette de Gülen’le karşılıklı bir konuşmamız olmadı. Grubun içinde genel sohbeti dinledim, sohbete katkım olmadı ancak yoğun gözlem yapma imkânı bulmuş oldum. Hatta zannediyorum ikinci ziyarette, tanıdığı bir gazeteci arkadaşa “Bu arkadaş kimdi” diye sordu kısık sesle, o da “Efendim Tarık Toros, BUGÜN TV yayın yönetmeni” diye tanıttı.

Araştırmacı gazetecilik açısından çok geç kalmışsa da, iyi ki olmuş bu ziyaretler. Zira, benim ülkede tanık olduğum Cemaat tutumuyla, Gülen’in düşünceleri arasında farklar tespit ettim.

2012’de Pensilvanya’da genel gözlemim şuydu. Gülen’e yoğun biçimde “yurda dön” baskısı vardı. Erdoğan kürsülerden söylemişti. Gülen, güvenliği garanti edilse de kendini güvende hissetmiyordu. Not almıştım, aynen şunları söylemişti:

 

“Bir süre daha gelmeyeceğim. Geçmişte çok ırgalandım. Bir yenisi olmayacağının garantisi yok. Davam zarar görebilir. Hedef olmak istemiyorum.”

Yine, 2012 gözlemim. Gülen ile Erdoğan arasında köprüler atılmıştı. Ülkedeki durumu bildiğim için bu çok tuhaf gelmişti.

 

Gülen’in anlattığı bir anekdot ilgimi çekmişti. Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı. Üç kere telefonla aramış, hatta bir defasında Gülen’e bir doktor tavsiye etmiş oraya yönlendirmiş. “Erdoğan telefonla olsun bir defa dahi aramadı” demişti. Burada bir tashih yapayım, 2013 sonlarında Gülen’in kardeşi vefat ettiğinde Erdoğan taziye için aradı, bu başbakan sıfatıyla ilk ve son telefon konuşması olmuş belli ki.

 

2013, 17 Aralık, yolsuzluk skandalı patlayınca, geriye doğru Herkul sitesindeki Bamteli sohbetlerini dinledim. Neredeyse 2013 boyunca, üstü kapalı olarak iktidarın şahsi zenginlik peşine düştüğüne, karunlaştığına dair ifadeleri dikkatimi çekti. Bunu o günlerde bir CNN Türk yayınında da anlattım. Sonra, benim TGRT’de haber müdürlüğümü yapan, aynı ofiste bir yıla yakın çalıştığımız Abdülkadir Selvi bunu aldı, “Tarık Toros itiraf etti, Gülen’in yolsuzluk operasyonundan haberi vardı, talimatı o verdi” minvalinde iftira etti. Hani ne derler, Allahım sana geliyorum.

 

Yeri gelmişken bizim medyaya dair “hizmete yakın” meselesi ile ilgili şunu diyeyim: Pensilvanya’dan doğrudan veya dolaylı bir talimat almadım. Gülen’in adını verip ricada bulunan dahi olmadı, ki olabilirdi, medya yönetirken son derece normaldir, herkes bir şeyler ister. Patronumdan dahi talimat gibi bir şey almadım ki buna hakkı var yani. Haber merkezimizi çalışma arkadaşlarımla birlikte kurdum ve yönettim.

Bizim grubun amiral gazetesi BUGÜN gazetesi idi, son genel yayın müdürü Erhan Başyurt halen görüştüğüm en iyi dostlarımdan biridir, kader arkadaşımdır. BUGÜN gazetesini ilk olarak çoğunlukla sabah masamda görmüşümdür. Bazen akşam vakti yanına uğradığımda, prova baskıyı gösterdiyse o. Hepimiz işimize baktık. Aynı medya grubunda dahi tek merkezli, tek kutuplu değildik ki, dış etkilere açık olalım.

 

Övündüğüm yegâne şey de şudur: Yönettiğim medyada, ne KANALTÜRK/BUGÜN TV’de, ne HABERTÜRK’te (sitenin genel yayın müdürüydüm) kendi çıkarım için bir şey yapmadım. Yapabilirdim. Buna yetkim vardı. Yapmadım. Şunu yaptı diyen de çıkmadı şu güne kadar, çıkamaz. Haber, gündem neyse onun peşinden koştuk. Gazeteciliğimizi yaptık, hiçbir ideolojiye, gruba, mahalleye angaje olmadık.

 

17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonunu sabahın 8’inde cebimden arayan polis-adliye muhabirimden öğrendim. Evdeyim, daha çıkmamışım. Nedir, diye sordum. “Tarık bey, Ebru Gündeş’in kocasını, Ali Ağaoğlu’nu ve bazı bakan çocuklarını almışlar. Bakan çocuklarını tam teyit edemedik” dedi. “Basın flaşı, yayından çıkmadan devam, ben ofise doğru yola çıkıyorum” dedim. Yolda patronum aradı, nedir diye sordu. İlave bilgilerle hülasa ettim, “Haberciliğinizi yapın Tarıkcım” dedi, devam ettik.

 

Saat 10.00 sularıydı. Önümdeki haber kanalları teker teker düşmeye başladı. Haberi geriye atmış, rutine dönmüşlerdi. O dakikada Hüseyin Çelik aradı, AKP sözcüsü. “Tarık ne yapıyorsunuz” diye sordu. “Büyük gözaltılar var, haberini veriyoruz. Ama görüyorum ki bazı haber kanalları artık veremiyor” dedim. HABERTÜRK, NTV, CNN TÜRK filan, patır patır çekildiler. “Biliyor musun, şu an operasyonun tam merkezindesiniz” dedi, kapattı. Bu onunla son görüşmemiz oldu. Sonra da biz operasyonu yedik zaten.

 

İlk arayıp operasyonu bana haber veren polis-adliye muhabiri arkadaş da, bizim baskından bir hafta sonra aynı kanalda kayyım emrinde aleyhimize döndü. “Korsan gazete çıkarıyorlar” diye ÖZGÜR DÜŞÜNCE’nin basıldığı matbaadan BUGÜN TV logosuyla yayın yapıyordu.

Cumhuriyet Bassavciligi’nin talebiyle Bugun Gazetesi, Bugun TV, Kanalturk TV ve Millet Gazetesi’nin de icinde oldugu Koza Ipek Holding ve bunyesindeki sirketlere hukuksuz olarak kayyum atanmasina tepkiler cig gibi buyuyor. Vatandaslar ve bir cok unlu isim yayin kuruluslarina destek vermek icin Mecidiyekoy’de bulunan Bugun tv binasina geldi. Tarik Toros bir konusma yapti. Huseyin Sari / 27 Ekim 2015

Peki Cemaat’teki İPEK MEDYA algısı nasıldı?

 

Algı, bizim kardeş kuruluş olduğumuz yönündeydi. Hatta, bazı tanıdığım isimler “Şöyle olmalı, buna dikkat etmelisin” filan gibi telkinlere başladığında çok bozulurdum. Yahu arkadaş, bana patronum böyle yaklaşmıyor ki, sen kendinde nasıl böyle bir hak görüyorsun diye.

 

KANALTÜRK’teki programlara Cemaat çevrelerinden eleştiriler geldiğini bilirim. Size ne, kime ne! Burası ticari bir kuruluş, reytingleri ölçülen rekabet pazarında bir kanal, maaşları sen mi ödüyorsun?

 

KANALTÜRK’te… Nükhet Duru’dan Ebru Akel’e, Doğa Rutkay’dan Aysun Kayacı’ya, Ercan Saatçi’den Gül Gölge’ye, Vatan Şaşmaz’dan Reha Muhtar’a, Sibel Turnagöl’den Petek Dinçöz’e, Erman Toroğlu’ndan Davut Güloğlu’na, Ece Erken’den Enver Aysever’e, Ahmet Çakar’dan Derya Baykal’a, Kaya Çilingiroğlu’ndan Burak Kut’a, Ender Saraç’dan Sergen Yalçın’a, Perihan Savaş’tan Kibariye’ye kadar yığınla isim ücretli, kontratlı program yaptı. Binlercesi var, bu saydıklarım ilk aklıma gelenler. Hiçbiri Cemaat referansıyla orada çalışmadı. Aklının köşesinden böyle bir şey de geçmedi hiçbirinin. Bilakis önceki kurumlarına göre en rahat en huzurlu çalıştıkları ortamı sunmuştur İPEK MEDYA.

Hareketle ilgili son dönemde içeriden de çesitli değerlendirmeler, hatta eleştiriler oluyor. Sizin bu eleştirilere bakışınız?

Şu an herkes “vurun kahpeye” der gibi öfkesini Cemaatten çıkarıyor. Zayıfa karşı güçlünün yanında durup adeta şeytan taşlıyorlar.

En sağlıklı Cemaat eleştirisi bu dönem geçtikten sonra yapılabilir. Toplumdaki tüm gruplar, beş başı mamur, kusursuz-mükemmel sanki. Sadece Cemaatten özeleştiri bekleniyor. Herkes özeleştiri yapmalı. Toplumsal uzlaşma ve barış ancak böyle sağlanır.

Şu an Türkiye’nin meselesi Cemaat değil. Bakın son aylarda neredeyse hiç konuşulmuyor. Bu gündemin raf ömrü doldu. Devlet, farklı “düşmanlarla” meşgul.

Cemaatin kaderi, öncelikli gündemim değil. Tek derdim, ülkedeki masum onbinlerin özgürlüğüne kavuşması, yüzbinlerin işine gücüne dönmesi. 5 sene önceki hukuku dahi mumla arıyoruz.

Hizmet Hareketi’nin Türkiye’de yalnız bırakılmasının nedenleri neler olabilir?

Bir grubun, hareketin veya kişinin ülkede yalnız bırakılmasının sorumluluğu tek başına, o kişi, grup veya harekete yüklenmemeli.

Ermeni komitacıların cinayetleri ve ayaklanmalar gerekçe yapılarak Ermeniler sürüldü. Murat Belge, “Sonuçları itibariyle soykırım” der. Bu görüşe yakınım ben de.

Rum mübadelesi, Rum vatandaşlarımızın suçlarından olmadı.

Dersim’de mağaralara atılan gazlarla zehirlenip katledilen insanlar masumdu.

Bugün Cizre, Nusaybin, Sur… Taş taş üstünde kalmadı. Okulsuz kalan çocuklar, sokakta can çekişerek ölen ve cenazesi bir hafta boyunca o sokaktan alınamayan Taybet Ana suçlu değildi.

Bizim toplumun en temel yanlışlarından biri, meseleye Atatürkçülük veya Osmanlıcılık zaviyesinden bakması.

Abdülhamit “ulu hakan”dır, onun sürdüğü Namık Kemal “vatan şairi.”

Atatürk “büyük önder”dir, tek adam ve milli şef dönemlerinde cezaevinde çile dolduran Nazım Hikmet “büyük şair”.

Ne Atatürkçülük ne de Osmanlıcılık gözlüğü ile bu çelişkileri izah edemez, Ermeni, Rum, Kürt meselesi gibi konularda objektif olamazsınız.

Misal, İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif’in Mustafa Kemal ve rejimle sorunu vardır. Ankara’da hafiye takarlar peşine, nefes aldırmazlar. Mısır’a göçer. Vefat edeceği sene döner ve İstanbul Beyoğlu’nda Mısır apartmanında yalnız vefat eder.

Bediüzzaman 1920’lerin başında rüzgarı görür, Van Erek dağında bir mağarada inzivaya çekilir. Ne çare, rejim 1926’da onu alır Isparta’da jandarma gözetiminde zorunlu ikamete tabi tutar.

1960’da 83 yaşında vefat ettiğinde, “dersane” tabir edilen Nurcuların kaldığı ev sayısı bir elin parmağı kadar ya vardır ya yoktur.

Nazım Hikmet, 30’ları 40’ları cezaevinde geçirir. 1950’de tahliye edilince askere çağırılır. Zaten peşinde hafiye vardır. Onları atlatıp tekneyle Karadeniz’e açılır, Bulgaristan üzerinden Moskova’ya geçer. Ertesi sene Menderes’in bakanlar kurulu onu Türk vatandaşlığından atar. Cumhuriyet gazetesi, “millet doya doya tükürsün” diye birinci sayfada resmini basar.

Ruhi Su, 12 Eylül rejimi pasaport vermeyince yurt dışında tedavi olamaz, 1985’te vefat eder. Kürt aydını Kemal Burkay’dan, Avustralya’da vefat eden İskenderpaşa cemaati lideri Mahmut Esad Coşan’a kadar ülkenin sürgün tarihi külliyat olur.

Hizmet hareketinin başındaki isim, hareketin önderi ve lideri Fethullah Gülen de sürgündür. Bu sene yirminci senesine girdi.

İnternetteki açık sohbetlerinde, İzmir’de annesinin kabrinin yanına defnedilmeyi vasiyet ettiğini biliyorum. Bir gün ülkesine dönme arzusu çok açık. Ve demek ki, bu kadar zaman zarfında döneceği bir iklim hiç oluşmamış.

Bunda elbette, sorunuzdaki yalnız bırakılma etkisi çok önemli bir etken.

Cemaatte merkez nedir, çevre ne düşünür, bilmediğim, içinde olmadığım alanlar. Konuya siyaset ve algı açısından bakabilirim. Yorumum da sübjektif olur.

Şöyle ki:

“Anlaşılamamak” deniyor. Anlaşılsa bunlar olmayacak mıydı?

“Şeffaf değildi” deniyor. Şeffaf olsa kurtaracak mıydı?

“Darbe suçunu kabul etmedi” deniyor. Kabul etse ve diyelim ki faillerini kendi eliyle devlete teslim etse, on binlere dokunulmayacak mıydı?

“Devleti ele geçirdi” deniyor. Ele geçirilecek bir şeyse devletin birilerinin elinde olması lazım. Devleti Cemaatten temizleyenler millete mi iade etmişlerdir mesela?

“Banka kurması, gazete çıkarması hataydı. Eğitim faaliyetlerinde kalmalıydı” deniyor. Diyelim ki böyle yapsaydı Cemaat… Şu an, dersaneler, okullar, üniversiteler, yurtlar faaliyette olacak mıydı? Furkan Vakfı’nın ne bankası ne gazetesi var, daha sert girdiler.

Şunu bilir şunu söylerim:

20 seneyi aşkın gazetecilik kariyerimde, takip ettiğim kadarıyla Cemaat, aşağı yukarı her Milli Güvenlik Kurulu’nda başlıca gündem oldu. 28 Şubat’ta şartlar olgunlaşmamıştı. Lakin beyin yapıcıları, “Süreç bin yıl sürecek” kararlılığındaydı.

Devlet:

-AKP ile Cemaat’e tüm kapılarını açtı.

-Yavaş yavaş, uyandırmadan fişlemesini yaptı.

-Bürokraside, eğitimde, sosyal hayatta vs, etkili yerleri Cemaat’in tuttuğu zihinlere yerleştirildi.

-Günah defteri hazırlandı, faili meçhullerden kitlesel olaylara ne varsa torbaya atıldı.

-Ocağın altı açılıp kısık ateşte pişmeye bırakıldı.

Bu arada…

Cemaat devlette kadrolaşırken Devlet de Cemaate sızdı.

Cemaat, önce yalnızlaştığını, sonra şeytanlaştırıldığını, imha ateşlerinin tutuşturulduğunu, gaz odalarının ısıtıldığını fark edemedi.

Ülkenin yarısı için müttefik, diğer yarısı için ayrık otuydu.

Darbe soruşturmalarında vesayet rejiminin sona erdiğini, tekerleğin tümseği geçtiğini düşündü. Bilakis, yarım kalan süreç dönüp üzerinden geçti. Bu, o iddianamelerdeki tüm planlardan daha kanlı oldu.

Psikolojik harp unsurları, başta medya olmak üzere, kamuoyunu ilmik ilmik işledi.

Kimse farkında değil, 12 Eylül zindanlarında tam 19 yıl hayatı çürütülen “akil insan” Celalettin Can, 12 Eylül darbesini eleştirmek suretiyle “devleti yıprattığı” için bir kez daha tutuklandı. 2018 Türkiyesi Kenan Evren’i kutsuyor, anlatabiliyor muyum.

Şahsi görüşüm, Cemaat ne yaparsa yapsın sürecin altında kalacaktı. Tedbir alıp zararı minimize edebilirdi, sorumlu gördüğüm nokta da bu zaten.

Eş zamanlı yaşanan paralel bir süreç de şu:

Kürt açılımı mühimdi. Bir asırlık kazanım boşa gitti. HDP’nin hataları yok mu, var. Olmasa da başına bunlar gelecekti. Egemenler bitirme kararı almış bi kere. İki üç füze attırarak (!) bunun fikrî ve fiili egzersizini dahi yaptılar.

 Çözüm sürecini ne bitirdi?

Şu olay: 22 Temmuz 2015’te Ceylanpınar’da iki polis memuru evlerinde başlarından vurularak katledildi. AKP, adresi PKK olarak gösterdi, Erdoğan “Failleri ortaya çıkarmak için tüm imkanları seferber ettik” dedi. HDP’nin “bu polis ölümleri araştırılsın” talebi AKP oylarıyla reddedildi. Geçenlerde, tüm sanıklar beraat etti.

10 Ekim 2015 Ankara katliamı. Bombalayan görüntüde IŞİD. Bombalanan ağırlıklı Kürtler. Oyunu artıran AKP. Yeni ortaya çıkıyor, MİT’in iki ay önceden haberi var.

Hizmet hareketine eleştirel bakıyor musunuz zaman zaman?

Gazetecilik benim yaşam biçimim. Bir kurumda çalışıyor olmam gerekmiyor illa. Gazeteciliğe adım attığım günden bu yana her şeye eleştirel bakıyorum. Tüm siyasi partileri çatır çatır eleştiriyorum. Eli taşın altında olanlar onlar çünkü. Ülkenin son yirmi senesinde, en az onlar kadar mühim bir figür olan Cemaat de eleştirilmeli. Tek farkla, özellikle 2014’e kadar kişi veya kurumların hataları, suçları, topyekûn bir Cemaate delilsiz, mesnetsiz bağlanmamalı. Bu hataya düşmedim, düşmem. Cemaat ülke yönetmiyor sonuçta, bir parti sorumluluğu yok. Hiçbir zaman da devleti ele geçirdiğini filan düşünmedim. Devlete sızılmaz, bu ülkenin evlatları devlete girer çalışır. Mevzuat bellidir, hata yapanın gözünün yaşına bakılmaz.

Sorumlulara tek tek hesap soralım, binaenaleyh koca bir camiayı bununla mahkûm etmek, cadı avına odun taşımakla eşdeğerdir. Yirmi birinci yüzyılda Ortaçağı yaşamaktır. İlkelliktir. Vahşiliktir.

AKP zulmü ona oy veren insanların suçu değil, bir gün yargılanacak olanlar da onlar olmayacak. Sonraki seçimde oy vermezsin, seçmenin sorumluluğu biter.

Ülkedeki kaostan çıkış için sihirli bir değneğe veya kurtarıcıya lüzum yok. Anahtarı vereyim: Suçun şahsiliği ve kanunların geriye yürümezliği ilkeleri.

Derhal uygulayın bunu, ülke bir gecede düze çıkar. 60 bin tutuklu serbest kalır, 200 binin üzerinde KHK mağduru işine döner, on binlerce soruşturma ve dava düşer, milyonlar rahat bir nefes alır.

Bu kadar basit. Yarın olacak da bu.

Efendim soru çaldılar, sahte delil ürettiler, insanların hayatlarını kararttılar vs.

Bende Cemaat’in topyekûn böylesi bir kumpas içinde olduğuna dair bir veri yok. Olsa paylaşırdım. Hele soru çalma meselesini 2014 ve sonrası işittim. Daha önce böyle bir iddia yoktu. 2010 KPSS soruşturması, münferit bir dosyaydı. Onu da sınav sistemini felç etmek için kullandılar. Muratlarına erdiler, şimdi her yere mülakatla adam sokuyorlar.

Şöyle bir tanıklığım var mesela, onu paylaşayım: Türkiye’den çıkmadan birkaç ay önce Polis Akademisi’nde öğretim üyeliği yapmış bir isimle sohbet ediyoruz. Cemaate mensup olduğunu saklamadı ve dedi ki, “Benim iki çocuğum var, ikisini de akademi sınavlarına soktum, kazanamadılar. Çok istedim polis olmalarını, olmadı. Soru çalan kişinin çocukları sınavda kalır mı?”

Cemaatin bir tabanı var ve bu tabanın özellikle 2014 başından itibaren yönlendirilmesinde “sonuçları itibariyle” vahim yanlışlar görüyorum. Düne kadar AKP için oy toplayan insanlar bir anda CHP’ye veya MHP’ye döndürülmeye çalışıldı. MHP her yerde güçlü değildi, alternatif olma şansı yoktu.

Düne kadar belediyelerle, resmi kurumlarla sorunsuz sıkıntısız işlerini yürüten esnaf, işadamı bir anda ilişkilerini kesmek zorunda kaldı. Yumuşak geçiş olmadı. Aniden, küt diye masaya “ya ondansın ya benden” kartı konuldu. Bunu AKP de yaptı.

17 Aralık’ın iktidarı bitireceği düşünüldü. 2014, 30 Mart yerel seçimlerinde AKP’nin duvara çarpacağı hesap edildi. Sonrasında her stratejik adım durumu düzeltmek bir yana yangını daha da alevlendirdi.

Tamam, karşınızda “ne yaparsanız yapın sizi bitirecek bir operasyon” vardı ise, bunu öngörüp en kötü ihtimale göre önlem almanız icap etmez miydi. O da olmadı.

Mikro planda, şahsen kendi tedbirimi almışım. Ufak ufak harcamaları kesip birikimleri revize edip pasaport sürelerini uzatıp vizelerimizi filan tamamlayıp yurt dışına çıktık. Kişisel önlem olarak yapabileceğimin en iyisi buydu.

170 ülkeye yayılmış bir organizasyonun şahsı manevisinin daha öngörülü olmasını beklerdim. Hayal kırıklığım odur.

Efendim, arkadaşlara yurt dışına açılmalarını tavsiye ettik.

Kaç kişi şöyle ikaz edildi mesela: “Seni uyarıyorum kardeşim. Bak sana çökecekler, seni de içeri tıkacaklar, hukuk mukuk hak getire. Kurtarabildiğin kadar paranı, malını kurtar, aileni de al çık. Buralarda daha fazla oyalanma. Allah rızası için yalvarıyorum, harekete geç. Bak benden günah gitti.”

Uyarı budur. İhtar budur. Yakasından tutup silkmek budur.

Ne oldu?  

Şu seçimde tamam, bir seneye şöyle, daha fazla yürümez bu düzen, ekonomi çökünce AKP gider, 2015’te tamam, 2016’da tamam, 2017’de tamam, vs.

İnsan fıtratları başka başka. Kendi başına karar alıp hareket eden var, birilerinin gözünün içine bakan var, istişareye göre tutum alan var. Herkes tavrında tarzında özgür. O halde, kişileri veya grupları yönlendirmekle sorumlu olanlar kılı kırk yaracak ve doğru bir perspektif ortaya koyacak.

Faturanın, ülkeden erken çıkanlara kesilmesi de bu yüzden.

Erken çıkanlar, büyük ölçüde mimliydi, isimleri resimleri çarşaf çarşaf gazetelere basılmıştı,polis her an kapılarını çalabilirdi, risk faktörü yüksekti.

Ve erken çıkanlar, cezaevine gireceklerine şu fetret dönemini dışarıda geçirmeyi tercih ettiler. Çok da sürmeyeceğini düşünerek çıktılar belki, bilemiyorum. Ama şimdi Cemaat tabanının azımsanmayacak bir kısmı onları suçluyor. Bu öngörüsüzlüğün cezası da en hafifinden şu: Çıkanların yediği içtiği kursağından lıkır lıkır geçmiyor, geçemiyor. Huzurları yok.

Türkiye’de Hareket’e karşı ciddi bir zulüm var, bu adaletsizlik ve zulümlerle ilgili genel değerlendirmeleriniz?

 

Türkiye’deki olayın adı Cemaati bitirme operasyonudur. Bir anda olmadı bu. 15 Temmuz’la da başlamış değil. Aşama aşama planlanmış, kamuoyu oluşturulmuş, aleyhindeki farklı ideolojik güçler bu uğurda ittifak etmiş, insandışılaştırılmış, nihayetinde “katli vacip” hale getirilmiş.

Bırakın insan hakkı ihlallerini, ölümlerin dahi görülmeyişi bundan, insan gözüyle bakılmıyor çünkü. Çocukları dahi katledilsin, soyları kurusun mantığıyla yürünüyor.

Cemaati bitirme operasyonunu lokal kaynaklarla takip eder, dünya perspektifi koymazsanız, analiziniz güdük kalır. Mısır’da darbe sonrası benzer biçimde bitirilmeye çalışılan Müslüman Kardeşler ile paraleldir konu. Sünni İslam’ın Ortadoğu’daki mühim temsilcilerine dönüktür harekât, bir yönüyle globaldir. Bir yönüyle İslam’ı hedef almakta, sistemli ve planlı biçimde terörize edilen bir din ve mensupları bir daha ayağa kalkamaz hale getirilmektedir. Bir yönüyle de ezelden beri devam eden dinler arası mücadelenin bir unsurudur. Avrupa Birliği’ne en yaklaştığımız dönemde bir sözcünün “AB Hristiyan birliğidir, ne işi var Türkiye’nin” mealindeki çıkışı önemsenmeliydi yani.

 

Cemaat operasyonlarında bir çakı dahi bulunmadı, doğrudur. Bunu operasyonu yapan da biliyor, dünya da görüyor. İçerideki Cemaatçilerin terörist olmadığını, masum olduklarını onları içeri tıkanlar çok iyi biliyor. Bırakın masum olmalarını, içerideki o insanların iyi birer vatansever olduklarını da biliyorlar. Bunu dar dairede ifade de ediyorlar.

 

Konu başkadır yani. ABD, Irak’a “Saddam’ın kimyasal silahları var. Bölge için büyük tehdit” zırvasıyla girdi. Bırakın belgeseli, kitabı… Bunu anlatan en az bir düzine bol gişeli Hollywood filmi çekildi. Bugün ne Saddam var ne de o eski Irak, atı alan Üsküdar’ı geçti. Tamam Washington Post, Vietnam gerçeklerini yayımlayarak mühim iş yaptı, filmi çekildi yakında, çok konuşuldu. Ne çare, yeni Vietnamlar yaşanmaya devam ediyor, daha pespaye biçimde.

Meselelere büyük pencereden bakmak en başta biz gazetecilerin görevi.

Türkiye Cumhuriyeti yeni kurulduğunda “Türk” olmayan vatandaşlar eczacı dahi olamıyordu, bırakın devlette çalışmayı. Müstahdem olamıyordu, müstahdem. 40 sene sonra 1965’te kanunla bunu kaldırdılar. “Tehlike” geçmiş, ne Rum ne Ermeni kalmıştı. Kürtlerin ve dindarların başında ise sopa hiç eksik olmadı. Onları mübadele edecek bir yer yoktu.

Cemaat’e sistematik olarak soykırım uygulanıyor. Ne kadar mensubu varsa sistemden ayıklanıyor, medeni ölüme mahkum ediliyor. Kaçmalarına dahi göz yumulmuyor. Dünyada bir Cemaat Diasporası oluşsun, istenmiyor. Ülke ileride başının ağrıyacağını biliyor. Onun için tüm dünyaya heyetler gidiyor, ajanlar yollanıyor, rüşvetler veriliyor, dışarıdakiler için de bir sürek avı götürülüyor.

Kürt Siyasal Hareketi de benzer biçimde nasibini alıyor. Bir farkla; Kürtlere sistematik soykırım uygulayamazlar, çünkü nüfus kalabalık. Onun için köyleri kentleri bombalayıp, yakıp yıkıp, ileri gelenleri tutuklayarak, seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp yerine kayyım atayarak vs baskılıyorlar. Yayın organlarını kapatıyorlar, sorumluları hapse atıyorlar, artık Kürtçe müzik bile yasak. İşlem yapılan birkaç kahvehane, aba altından sopa gösterme sadece. Kürtçe çalmayın, çalanı böyle kapatırım gözdağı. Kapatmayla tutuklamayla baş edilemeyeceği için sindirme yolu seçildi. Ülke her anlamda bir asır geriye gitti. Tüm kazanımlar heba edildi, fabrika ayarlarına dönüldü.

 

Hizmet Hareketi bitti mi?

Şu kadarını söyleyeyim: Bitti diyen, ne toplum ne tarih biliyor.

Türkiye’ye bir gün dönebileceğinizi düşünüyor musunuz? Ne zaman?

Türkiye hayatımı çıkarken noktalamıştım. Çocuklar büyüyor, şu an 9 ve 6 yaşındalar. Arkadaşlıklar kurdular. Okullarına bağlandılar. Mahalle değiştirmeyi dahi düşünmüyoruz. Çocuklara ikinci bir travma yaşatmak istemiyoruz. İleride çocuklar yuvadan uçtuklarında ne olur bilemem, kestirmek güç. Hem ülkeme ziyarete, sıla-i rahime neden gitmeyeyim. Orası benim vatanım, memleketim. Çıkarken en az 8-10 seneye hazırlıklıydım. İki senesi gitti, şu an bilemiyorum. Ziyarete bu yaz da gidebilirim, ömrüm varsa bi 10 sene daha bekleyebilirim. Cem Karaca 7 sene sonra dönmüş, Kemal Burkay 31 sene sonra. Burkay’a büyük saygı duyarım, çok program yaptık, şimdi ne düşünüyor acaba. O bizlerden 40 sene önce damdan düşmüştü, halden en iyi o anlar.

İçimi yokluyorum, ara ara. Eski Türkiye’yi özledim ama geride bıraktığım Yeni (!) Türkiye’yi hiç özlemedim.

Bilir misiniz, iki buçuk sene boyunca, her sabah “polis kapınızı çalacak” duygusuyla yatağa uzanmak nasıl bir şeydir? Belki onlarca kere “bu gece kesin geliyorlar” deyip eşinizle günlük kıyafetler içinde salonda koltuklarda uyuklamak nasıl bir duygudur?

Gecenin bir yarısında twitter’a gözaltına alındığınız dedikodunuzun düşmesi, ummadığınız ünlülerin DM’den mesaj atıp “Dostum haberleri gördüm, iyi misin” diye sorması, onları sakinleştirirken paniğe kapılmaya fırsat bulamamak nasıl bir şeydir, bilir misiniz?

Aracınıza bir aracın takılması, sizi eve kadar takip etmesi, siz araçtan çıkıp eve girene kadar bekleyip sonra gaza basıp uzaklaşması…

Şimdi bunların bir ehemmiyeti yok, çok çok fenası yaşanıyor ülkede. İki buçuk yıl boyunca giyotin başımızda sallandı, bir anda olmadı hiçbir şey. Ülke başka çare bırakmadı yani. Göçtük.

Burada dahi rahat bırakmıyorlar. Kimse güvendeyim demesin. Hele bizim durumumuzdakiler. Çelik yelekle dolaşan biliyorum, kaçırılacak diye evinden dışarı çıkamayan, saldırı endişesiyle sürekli adres değiştiren, bir gün anlatır kendileri. Elçilikler, konsolosluklar, ajans temsilcilikleri ajan kaynıyor. Avrupa’da bu durum camilere kadar indi.

Kırgınlıklarınız var mı? Neler ve kimlere karşı?

Biz yaralı bir nesiliz artık, düzelmeyiz kolay kolay. Ne zaman çocuklarıma sarılsam ülkede babasından ayrı yüzbinlerce bebek/çocuk geliyor gözümün önüne, yavrularımı bağrıma basmak yeterli gelmiyor. Ülkemdeki tüm çocuklar anne-babalarına sarılabildiğinde ancak doyabileceğim çocuklarıma.

Bırakın şer şebekesini, daha önce Ankara’nın servis haberlerini ekranlarda köşelerde büyük iştahla konuşan, tartışan isimlerin şimdilerde kısmen özgür yayınlarını dahi takip edemiyorum artık.

Önüme düşüyor mesela; Nevşin Mengü’nün Deutche Welle için yaptığı röportajlara bile bakamıyorum. Mütevazı bir çaba olabilir, büyük risk alınıyor olabilir, kolay olmayabilir, bazı şeyler yeni anlaşılmış olabilir, neyse ne. Kritik süreçlerde alınan kritik tavırlar, kişileri yok saymanıza yol açıyor. 15 Temmuz’u izleyen günlerdeki kimi tutumları belleğimizden çıkarmamız mümkün değil yani.

Bu noktada iğneyi kendime batırayım. Beni de benzer nedenlerle bloklayanlar oldu, kendilerince sebeplerle. Şimdi daha iyi anlıyorum.

Takipten çıktığım onca isim var medya mahallesinden, bazen tweet’lerine rastlıyorum, ne yapsam da bunlar ekranıma gelmese diye çare arıyorum.

Silmişiz, çizmişiz, kara defterimiz kalın bizim. Ve bizimle mezara gidecek, kapanmaz, kanayan yaralarımız var, demem o.

Sürecin daha ilk aylarında, 2014 başlarında kesin olarak Türkiye yaşamını sonlandırma kararını boşuna almadım yani. O günkü hadiseler bugün yaşananlar yanında devede kulaktı üstelik.

Kendinize dair nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz?

Zor bir soru.

Şu an yaşadığı ülkede devam edip etmeyeceği garanti olmayan herkes için hayli zor.

Dünya vatandaşı ve dünya çapında gazeteci olma hedefi koydum, çıkarken. Bunun için de dünya dili İngilizce’yi iyi biçimde yazmak, okumak ve konuşmak gerekiyor. Basit bir yol haritam var, büyük bir gayret ve disiplinle bu doğrultuda çalışıyorum. Dünya medyasını takip ediyorum. Gazetecilik anlamında yeni depolar dolduruyorum. Yaşım daha genç, hedeflerim var. Önümün çok açık olduğunu hissediyorum.

Herkes kendi seçimlerinin sonuçlarını yaşıyor. Burada kurmakta olduğumuz hayatın, çocuklarımıza kazandırdığımız geleceğin, Türkiye’de son dönemdeki kararlı duruşumuzun ilahi ödülü olduğunu düşünüyorum. Medeniyete kavuştuk. İsterdik ki bu kavuşma kendi vatanımızda olsun. Böylesi nasipmiş.

Bariyerlere rağmen, Türkiye büyük beyin göçü vermeye başladı. Bariyerler kalktığında kopuş daha büyük olacak. Kaybeden, ülke olacak.

Temennim o ki, dünyanın dört yanına dağılmış pırıl pırıl dimağlar, parmakla gösterilecek,alkışlanacak başarı öyküleri yazacaklar. Ömrümüz varsa görecek, gurur duyacağız bunlarla. Anadolu da gurur duyacak, bakmayın siz.

Erdoğan sonrası nasıl bir Türkiye öngörüyorsunuz?

İstikbale dair bir umudum yok maalesef.

Kötümser biri değilim. Bizim ülkenin mayası bu.

Yakın tarihe çok meraklıyım. Okumadığım kitap, seyretmediğim belgesel kalmamıştır. Yaşarken yakaladığım büyüklerimden de çok anılar dinledim. Sonra…

Sonra gazetecilik yaşamım boyunca hep sorguladım, son dönem sanki ülkenin makus talihi kırılıyor gibi geldi bize, hepimize. Yanılsamaymış. Döndük en başa. Kafasını her kaldırdığında birileri basmış, halklar da pres olmuş arada.

Toprak bu, üzerindeki millet bu, birkaç nesil sonra düzelme umudu dahi göremiyorum. Görsem, “benden sonra ne gam” demez, kafa yorardım. Batı, bu dönüşümü bir asır evvel yapmış, biz treni kaçırmışız.

Hitler gibi bir belanın ardından önce ülkesi sonra başkenti ortadan ikiye bölünmüş yakılıp yıkılmış Almanya’ya bakın. İki atom bombası yemiş Japonya’ya. Nazilerin işgal ettiği Fransa’ya. Ve bize.

Sabahattin Selek’in “Anadolu İhtilali” kitabı var, babamın kütüphanesinden bilirim. Bir daha böyle bir ihtilale imkân ihtimal vermiyorum. Yanılmayı yürekten istediğim yegâne şey de budur.

Bu rejim biter. Türkiye tıpkı 80’lerdekine benzer günlere döner. Yarı demokrasi, yarı özgürlük, yarı hür basın. Nazari de olsa serbest seçimler olur, hukuk her daim tecrübe edildiği gibi kısmen çalışır, her devre uygun rejim muhalifi veya terörist icat etmeye devam eder, filan. Bizim makus talihimiz böyle iniş çıkış işte. Düşmez, kalkmaz bir ülke.

2010’lara doğru, bu talih dönüyor diye çok umutlanmıştık, duvara çarptık. Çok heyecanlandık, belki de onun faturasını ödüyoruz. Ne yalan söyleyeyim, bizim güzel günlerimiz oldu, iyi yaşadık. Yeni nesile bakıp üzülmem biraz da ondan. Onlar bunu dahi göremedi, epey de göremeyecek.

Kendinizi yetiştirme adına neler yapıyorsunuz? Okumayla aranız nasıl? Okuduğunuz kitaplar, varsa tavsiyelikler?

Son dönemde düzenli kitap okuyucusu değilim maalesef. Haber ve makale okumayı, yazı dizisi taramayı hep önde tuttum. İngiliz yakın tarihine dair yüzlerce saat belgesel seyrettim. İçinde yaşadığım ülkenin tarihi daha ilginç geliyor. Türkiye’deki aktif gazetecilik yaşamım muazzam bir koşuşturma içindeydi. Bi̇r de esasen ana işiniz olmayan idarecilik, bütçe yönetimi gibi konularla boğuşuyorsunuz. Aile çocuk konularına hiç girmiyorum. Yurt dışında her şeyi kendiniz yapmanız gerekiyor. Bir yandan yaşadığımız ülkenin sistemini kavramaya çalışırken, bir yandan market alışverişinden çocukları okula bırakıp almaya, her şeye yetişmeye çalışıyoruz. Evde bir özel hayatım yok. Onun için beklentileri minimuma düşürüp yapabileceğim şeylere odaklandım. Dışarı çıkınca kulağımda sürekli BBC radyosu var. Tren veya metro seyahatlerinde telefona kaydettiğim film belgeselleri takip etmeye çalışıyorum. İngiliz yazarların kendi ana dillerinde yazdıkları eserleri, klasikler başta okuyorum. Bu dilin gelişimi için çok gerekli. Şanslıyım çünkü muazzam bir İngilizce literatür var ve klasikler bedava dolaşımda. Kısa öykülerle başladım, dili basit kitaplarla devam ediyorum, Harry Potter serisi gibi. Bazı kitapların filmini veya dizisini seyredip öyle okuyorum, konuyu kaçırmamak için. Herkes yatınca kalan birkaç saatte günlük haberleri tarıyorum, Twitter’dan. Hem fikir işçisi olup hem de bu kadar gaile ile uğraşmak zorunda kalınca hiçbir şey tam olmuyor.

Son olarak?

Tarık bin Ziyad gibi gemileri yakınca arkanıza bakmıyorsunuz. Giden gitti. Kağıt üstünde itibarın bir gün iadesi, tazmini dahi umurumda değil. Son yaşadığım yere gömsünler. Yeni nesillere bir şey ifade etmesi için değil, ruhumun huzuru için. Tepemde, ülkemin inişli çıkışlı kavgalarının gürültüsü olsun istemiyorum.

Biraz uzun anlatmış olabilirim. 23 sene profesyonel medya hayatım var, onca tecrübe, onca tanıklık. 23 seneyi 23 cümleye sığdırmak ne mümkün. Bi̇r de meselenin siyakı sibakı var yani. Öncesi sonrası, ne olmuş, nasıl olmuş, ne biçimde olmuş, kim nasıl durmuş, bize denk gelmiş mi, gelmemiş mi, dönemin konjonktürü, aktörleri, genel havası. Bunları koymaz, soruları evet/hayır gibi kısa cevaplarla geçiştirirsen, büyük eksiklik olur.

Umarım bağlamından koparmadan, gereksiz laflarla boğmadan, maksadımı ifade edebilmiş, sıkmadan sorularınıza beklediğiniz netlik ve açıklıkta cevap verebilmişimdir.

Bu daha bir şey değil. Hele şu dönem bitsin daha söyleyecek çok sözümüz olacak.

Bu imkânı verdiğiniz öncelikle sizlere, sabırları için de okurlara teşekkür ederim.

Ben de bu içten, dobra dobra söyleşi için çok teşekkür ediyorum..

15 COMMENTS

  1. Engin bey, baştan beri yaptığınız röportaj serisinin tamamına yakınını okudum. Bütün hepsi de çok orijinal, ilgi çekiciydi. Ama bu bambaşkaydı; samimi, canı gönülden, ‘eleştiri hastalığı’na kapılmamış bir söyleşiydi. Ee tabi kırıp dökmedikten, iftira ve yaftaya kaçmadıktan sonra eleştiriye eyvallah derim.
    Haa bu arada Tarık bey çok dolu, bir yolunu bulur herhalde bunların tamamını dile getirmek için.
    Emeğinize sağlık. Kolaylıklar diliyorum.

  2. Tarık toros adamdır.her dönem mücadele etti. Hep birileri ondan rahatsız oldu.ama o hiç yılmadı. Onun başına gelenlerin yüzde 1 zaman ve stv idarecilerinin başına gelseydi en başta kaçıp mahmut paşa da merter de tekstillciliğe başlamışlardı

    • Tarık bey bu yazdığınızı okusa ne derdi acaba… Bence nezaketinden size cevap vermezdi Ahmet Bey…
      Tarık bey çok kıymetli bir insan, ama onu yücelteceğim derken başkalarına laf atmak yakıştı mı şimdi?

  3. Tarık Bey ‘in bu kadar donanımlı ve gerçekten mükemmel bir analiz yeteneği olduğunu bilmiyordum.
    Bugüne kadar burada okuduğum en seviyeli , en güzel röportaj…
    Tarık Bey i n programlarını pek dinlemezdim herhalde bundan sonra kaçırmam.

  4. Tarik Bey kardesimin tespitlerinin coguna katiliyorum. Ancak dünyadayken yapilmasi ertelenmeyecek cok önemli isler de var. Biraz da manevi hayata bakisina dair fikir paylasimini bekledim. Neyse; Allah Kerim, ufuk acici röportaj icin tesekkürler, yolu acik olsun…

  5. Gerçekten bugüne kadarki röportajlarin en dolusu en hakkaniyetlisi olmys. Yaptığı eleştiride sanırım yapılacak en mantıklı eleştiri

  6. Tarik bey, uzun soluklu cok heyecan verici bir soyleyisi olmus. Cok sorum vardi unutup gittim… Gune bolup parca parca yayinlansaydi soru sorup degerlendirirdik. Yine de saygilar. Korsan yayin haberi yapan arkadasi unuttum, oysa o devirde ben de Buguntv yi 24 saat izledim, taa ekran kararana kadar. Hatta ekran kararinca hanima dedim ki “cok onemli bir olaya taniklik ettik”. Duayen gazeteci herhalde Ilicak, ama A.aydintasbasi hatirliyorum kapattiginiz odada. Hepsi de mazide kaldi, kitabi yazilmali. Saygilarimla Kasim…

  7. sayın engin bey mülakat için size;
    sayın tarık bey izahatlar ve kanaatlar demetinden dolayı da size; çook teşekkür ediyorum.
    tercihlerimize, pozisyonlarımıza ciddi katkılarınız oldu-oluyor. 1 kez okudum mülakatı, tekrar okuyacağım.

    yeri geldiği için, 13/3/’18 tarihli sayın bülent keneş beyin köşe yazısından, önemseyeceğinizi düşündüğüm bölümü, aşağıya yapıştırıyorum:

    “…Burada bahsini ettiğim, kamu sınavlarında soru çalma iddiaları… Daha önce de bazı şüphelerim olmakla birlikte, maalesef Hizmet Hareketi içinde bulundukları halde Hizmet’in H’sini anlayamamış bazı andavallıların bireysel olarak bu melaneti yaptıklarına artık iyice kanaat getirdim.

    Önceki gün bir dost sohbeti sırasında, bu tür bir kepazeliğe imza atmış biriyle konuştuğunu söyleyen çok güvendiğim bir meslektaşım, o kepazeliğe imza atan adamın hala doğru bir şey yaptığını savunduğunu “Hizmet için gerekirse aynısını tekrar yapmakta gözünü bir lahza olsun kırpmayacağını,” söylediğini aktarınca, doğrusu şok oldum. Hizmet’i ve Hizmet’e gönül vermiş milyonlarca tertemiz masum insanı lekeleyen, kim olduğunu ve konumunu bilemediğim bu yüzsüz adamın yapıp söylediklerine dair ilk tepkim “Kimmiş o adam? Söyle de gidip yüzüne tüküreyim!” oldu…”

    daha şerh düşülecek ayrıntılar var elbette, ama şimdilik bunu arz etmiş olayım.

    saygılarımla.

  8. Cemaat abileri, yazarlarını okudukça umudum artıyor ne bileyim. İşim yok kenardakini idareli hatta minumumda harcıyorum ve bazen umutsuzluğa düşüyorum. Sonra bir yerde bir cemaat yazarı veya büyük abisi! nin röpörtajını okuyorum. Diyorum ki bunların 5 yıldır hangi öngörüsü tuttu ki bu öngörüleri tutsun.Bunların umudu bitmişse ülkemin umudu başlamıştır. Siyasal sivil islamcıların hepsinin hemen hemen istisnasız hayatları farkında olsalar yada olmasalar çıkar merkezlidir. AKP’ ye yanaşanlara bakın samimi olanları 1 ay dayanamaz. Cemaate bakın para vermeyen gariban esnaf 5 sohbete peşpeşe katılamaz. Öğrenci için aynı şeyi diyemem.Esnafsan sohbete vermek için gidersin. Öğrencilerse para değil insan gücüdür. Onlarda insan gücüne katkı vermezse cemaatte barınamazlardı. Yani aslında bütün mesele islamcının hepsi için çıkar meselesi imiş. Sonsuz devlet desteği alırken sonsuz , sıfır eleştiri ile hükümete destek veren cemaat abileri perde arkasındaki HE (Tarık Toros tam tersini söylesede onlar % 95 HE eksenli karar alırlar. RTE elde ettiği usulsüz dinlemedeki TEK Türkiye senaryosuna müdahaleden bunu anlayabilirsiniz. Kıytırık % 1 reytin almayan diziye müdahale eden neyi serbest bırakabilir ki.Hüseyin Gülerce’nin yazısının sorgulanmasını da ekleyin.), RTE’ nin cemaatin okullarını talep edecek güce ulaştığını , herşeylerinin ellerinden gideceğini anlayınca ( bu teklif bildiğim kadarı ile Hakan Fidan’ la HE’ ye yapılmış.Tuncay Opçin yazmıştı bir ara.) tam tersi istikamette iyi niyetli tabanı ikna ve propagandalara başlaması. Dün cennet gördükleri ülkeyi, bir günde cehennem görmeye göstermeye başlamaları samimi bulunmadıki samimide değildi zaten. Krizi yönetemeyip derinleştiren hizmet abilerinin eşleri çocukları geleceğe güzel güzel hazırlanırken burdaki hiçbirşeyden haberi olmayan , kırk yıllık hizmetlerine güvenip hukuksuzluğa başvurmazlar diye hizmete en kötü gününde destek verenlerin çocukları yırtık ayakkabılarla okullarına gidiyor, eskiciden aldıkları montla denizlerde Meriç’ lerde boğuluyorlar..Korkarım ki o acılar sömürülerek gelişmiş ülkelerde çok samimi insanlardan paralar toplanıyor ve yine hiçbir hesap verilmeden nereye harcandığı açıklanmıyor. Hizmetin en büyük sorunu para meselesiydi.Para güven esasına göre yönetilemez. Şep şeffat olmalıdır. Burs toplayıp hangi evdeki hangi öğrenciye harcandığı geri bildirilmediği, kurban toplanıp kurbanın hangi ülkede kesilip kimlere dağıtıldığı net açıklanmadığı için istismar üstüne istismar edildi. İnsanlar cemaat deyince (çocuğu okutulmamış veya bir şekilde dokunulmamışsa) bir şekilde para toplayan, dini anlatışları para toplamaya ön hazırlılk yapan insanlar akla geldi. İktidarda bunu sonuna kadar kullandı.Bu aşamdan sonra yapılması gereken şudur:
    1. Tepeden inme istişareciliği bırakmak. Karar alırken küçük gruplardan başlayarak anket usulü kararları üste taşımak.Böylece tabanında evet dediği bir karara ulaşmak. Taban Akp ile kavgaan yoruldu, bunu da heryerde dillendirmeye başlayınce HE’ ye sordular o ise “Civcivler kuluçkadan çıktı deyip çıkardı civcivleri”.Dinlemedi kimseyi,sormadı ki dinlesin…
    2. Toplanan her paranın kime gittiği, ne kadarını hizmet kurumlarına , ne kadarının öğrencilere harcandığı v.s net olarak bilanço şeklinde para toplanan gruplara bildirilmesi. Para işinin şepşeffaf hale getirilmesi gerekmekte.
    3. HE dahil kimsenin kitabı dergisi zorla cemaate dayatılmamalı. Zorla dayatılan dergiden kitaptan gelen telif parası o kişinin hakkı olabilir mi? Telif hakkı paraları Cübbelinin bu kasetlerden bol bol alın demesini çağrıştırıyor artık bana.
    4. Sohbete gelen artık tanınan insanlara da bir derdinin olup olmadığının sorulması bir derdi varsa gerekirse onada yardım edilmesi çalışmasının yapılması gerekir. Hep alan hizmet iyi gibi görünsede son tahlilde olanı gördük. İnsanlar minnet duyduklarına sahip çıkmaktan vazgeçmezler.
    5. Herkese eleştirilebilmeli. Kimsenin kutsallığı olmamalı.
    6. Kritik kararlar alınırken gerçekten o işin uzmanından uzman görüşü alınmalı.
    7. Bütün kritik görevlerdeki kişilere liderlik, insan yönetimi, toplantı yönetimi, process yönetimi eğitimleri aldırılmalı. Psikolojik ve teknik sınavlar yapılarak görev verilmelidir. Sadece samimiyet çoğu zaman küfedeki yumurtaları kırdırır..
    8. Tek akıla kim olursa olsun güvenmemeli. Kararları alanların ve hatta mümkünse oylarının tabana net açıklanması gerekir. Şu anda düşülen durumdan HE’ yi sorumlu tutmaktan başka şansımız yok.Çünkü gelinen durum bir felaket ve buda alınan saçma kararlarla oluştu…Kararları alanları tanıyan varsa beri gelsin. Kim mesela direk RTE’ ye dalalım, o polisleri aday yapalım, siyasi parti kurarak mücadeleye devam yanlış olur kararlarını verdi. Açıklanmalı ki başarısız olan yerinde kalamasın..
    9. Gölge kurullardan karar mekanizmalarından çıkan hiçbir karara kimse uymamalı..Gerekirse yazılı taahhütle kararlar tabana iletilmeli..

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here