Ana sayfa Gündem Sevgisini öldüremeyen Âşıkın hikâyesidir okuduğunuz. 19 sırrının duası vardır Veysel Karani münacaatında!...

Sevgisini öldüremeyen Âşıkın hikâyesidir okuduğunuz. 19 sırrının duası vardır Veysel Karani münacaatında! Afrika’da bir bacımıza rüyasında bildirildi bu sırr. Ahmet Kurucan ile Cemil Tokpınar birbirini iki makalede tamamladı.

630
0
PAYLAŞ

Sevgisini öldüremeyen Âşıkın hikâyesidir okuduğunuz

YORUM | AHMET KURUCAN

 

“Aşkı bedenlerin buluşması ruhların ise hasretidir” diye tarif ederler.

Bana göre yüzlerce-binlerce aşk tanımından en iyisidir bu.

Sözün sahibi kimdir bilmiyorum ama esaslı bir âşık olduğu kesin.

Zira yaşamayan söyleyemez bu cümleyi.

Mecazi aşkı mı kastediyor diye aklınıza gelebilir.

Cümleyi dikkatlice okursanız vereceğiz bir tane cevap vardır; evet.

İlahi aşk için sahv aleminde böyle bir cümle kurulamaz.

Sekr’e gelince, belki.

Belki ama ona da şatahat der üzerinde durmaz ulema.

AŞURE AŞKININ PRATİK UYGULAMASI AŞK İDİ CAN ADA DA SAHADA HOCAM

 

Evlilikleri üzerinden 30 yıl geçmiş.

Bedenleri hep yan-yana, can-cana olmuş 30 yıldır.

Ruhları ise sürekli hasreti yaşamış.

Hasret deryalarında yüzmüşler sürekli.

İçtikçe insanı susatan tuzlu deniz suyu misali, hasret hasreti netice vermiş.

Bedenlerin kavuşması neticeyi değiştirmemiş.

İsterseniz aşkın tarifini bir daha okuyun, bedenleri buluşması, ruhların hasreti.

Ama…

 

Bir gün gelmiş birbirlerine delicesine aşık bu iki kişi “Ben, ben dediğim sensin hep. Canım dediğim, sen dediğim sensin hep.” ufkunda ömürlerini devam ettirirlerken bedenleri ayrılmış.

İlk akla gelen ölüm?

Hayır, ölüm değil bedenlerini ayıran.

Meş’um ve mel’un insanların elleriyle gerçekleştirilen meş’um ve mel’un hadiseler ayırmış onları.

İşte ne olduysa o ayrılık zamanında olmuş.

Bedenlerin ayrılığı ruhların hasretini ziyade etmesi beklenirken tam tersi bir sonuç ortaya çıkmış.

Artık “Ben, ben dediğim sensin hep” diyen eşlerden biri; “Ben, ben dediğim benim hep” demeye başlamış.

Biri içeride diğeri dışarıda.

Haftalık görüşmeler, bedenlerin hasretini bitirecek açık görüşler ve hatta bayram ziyaretleri sırayla teker teker kesilmiş.

Aradan aylar geçmiş, nihayet iddianame yazılmış.

Bu kadar olmaz ki demiş hâkim deliller karşısında.

Ve ilk duruşmada içerideki dışarı çıkmış; çıkmış ama artık karşısında ne bir “ben” bulabilmiş ne de bir “sen.”

 

İnkâr etmiş yaşadıklarını önce.

Olmaz, olamaz demiş defalarca.

Konduramamış sevgilisine.

Ama onun olmaz, olamaz şeyler maalesef olmuş.

Faruk Nafiz Çamlıbel’in meşhur Çoban Çeşmesi şiirinde anlattığı eski sevdalar aklına gelmiş.

Ben onun Ferhat’ı o benim Şirin’imdi

Ben onu Kerem’i o benim Aslı’mdı.

Ve o benim Leyla’m ben onun Mecnun’u idim.

Ne oldu böyle diye cevapsız soruları sormuş günler boyunca.

Dilinde: “Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar,

Tarihe karıştı eski sevdalar:

Beyhude seslenir, beyhude çağlar

Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi.” mısraları bir sağa bir sola dönmüş durmuş.

Aradan geçen iki koca yıldan sonra sevgilisini gönlünde öldürmeye karar vermiş.

Ama sevgisini ve aşkını bir türlü öldürememiş.

 

Pekâlâ ne yapmış dersiniz?

Kendini hatıralar alemine salmış.

Çünkü geçmişini kaybederse kendini da kaybedeceğinin farkına varmış.

Bütün bütün boşluğa düşeceğini idrak etmiş ve bedeni bugünde aklı, hayali, zihni, kalbi, gönlü hep mazide yaşamaya başlamış.

Bilerek yapmış bunu.

Sevgisinin öfkeye, öfkesinin nefrete, nefretinin kine dönmemesi için.

Kırmızı bir çizgi çekmiş oraya.

“Tarihe karıştı eski sevdalar” diyen Faruk Nafiz’e inat yapmış bunu.

Karşılığını bulmasa da eşinden, aşkına vefa görmese de sevdiceğinden devam demiş böyle davranmaya.

“Bedenlerin buluşmasını” değil, tıpkı ruhlar gibi bedenlerin hasretini de aşkın tanımına dahil etmiş.

Sûfilerin İlahi aşk ile alakalı enfes tespiti aklıma geldi şimdi.

“Dağ dağa kavuşur, aşık maşuka kavuşamazmış. Kavuşsaydı aşk biterdi. Bu tecellinin talibi yok maalesef.”

Sizin de aklınıza geldi mi bilmiyorum ama benim aklıma mecazi aşktan İlahi aşka cebri hicret geliyor.

Olabilir mi gerçekten?

Bilmiyorum.

Bunu zaman gösterecek.

Merak ettiniz biliyorum kim bu diye?

Canım kadar aziz bildiğim bir dostum diyeyim ve kalbimin derinliklerde her daim patlayan volkanımı susturmaya çalışayım.

 

Pekala şimdilerde ne yapıyor diyorsanız. “Aşık bir perdedir. Yaşayan maşuktur, aşık ise bir ölü. Var gibi görünen bir yoktur o.” ufkunda imrar-ı hayat ediyor.

Dilinde ise sürekli sevgilisine kavuşamayan Nevres-i Cedid’de denilen Osman Nevres’in “Senden Bilirim Yok Bana Bir Fâide Ey Gül” şiiri.

Birlikte okuyalım:

“Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

Etsem de abesdir sitem-i hâre tahammül

Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!

 

Ellerle o zevk etdi ben âteşlere yandım

Çektim o kadar cevr ü cefâsın ki usandım

Derlerdi kabûl etmez idim, şimdi inandım

Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!

 

Senden güzelim çare bana kat’-ı emeldir

Etsen dahi ülfet diyemem ellerle haleldir

Ağyâr ile gezsen de gücenmem ki meseldir

Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!

 

Gördüm açılırken bu seher goncayı hâre

Sordum n’ola bu cevr ü cefâ bülbül-i zâre

Bir âh çekip hasret ile dedi ne çâre

Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!

 

Bîgâne-edadır bilir ol âfeti herkes

Ümmîd-i visâl eyleme andan emelin kes

Beyhûde yere âh u figân eyleme Nevres

Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül…”

 

Bu eşsiz şiirin ilk kıtası Tanburi Ali Efendi tarafından Hüseyni makamında bestelenmiştir.

Zeki Müren’den dinlemenizi tavsiye ederim.

Her gün okunacak bir dua: Veysel Karanî’nin Münacatı

Pinterest Google+

Yorum | Cemil Tokpınar

Yıllar önce Siirt’te bir programa gitmiştik. Misafir eden arkadaşlarımız yolumuz üzerinde Veysel Karanî Hazretlerinin türbesi olduğunu söylediler. Siirt’in ilçesi Baykan’daki Ziyaret Köyü’ne ulaşınca kubbeli güzel bir türbenin önünde durduk. Hayatını ve hatıralarını okuduğumuz, ilâhilerde adını andığımız, muhadramunun ve tabiinin önderlerinden, ibadet, zühd ve takva kahramanı olan Veysel Karanî Hazretlerini ziyaret etmenin heyecanıyla türbeye girip, sandukanın yanına diz çöküp Kur’an’dan sureler okudum.

Daha sonra yıllardır okuduğumuz meşhur münacatıyla dua etmek istedim, ama Büyük Cevşen yanımda olmadığından ezberimde kaç cümle varsa o kadarını terennüm edip gözyaşlarıyla dua ettim. Burası gerçek türbesi olmayıp makamı olduğu halde fevkalâde heyecanlandım ve manevî bir hâl hissettim. Keşke, tamamını okuyabilseydim diye üzüldüm. İstanbul’a dönerken uçakta hemen ezberledim.

İbadetin zirvesinde bir Hak dostu

Peygamber Efendimizin (s.a.v.), hırka-i şerifini miras bıraktığı Veysel Karanî Hazretleri, gecelerini ibadetle geçirir, neredeyse hiç uyumazdı. İbadete adeta âşık, namazdaki huşûyu zirvede yaşayan yüce bir şahsiyetti.

Bir gece, “Bu gece kıyam gecesidir” diyerek sabaha kadar ayakta ibadet etmişti. Bir başka gece, “Bu gece rükû gecesidir” buyurarak, gece boyu uyamadan rükûda bulunmuştu. Asla ibadete doymayan bu yüce zat, ertesi gün de, “Bu gece secde gecesidir” diyerek sabaha kadar secdede ibadet etmişti.

– Ey Üveys, bu kadar uzun geceyi sadece secdede geçirmeye nasıl katlanıyorsun, diye sormuşlardı.

O muhteşem Allah dostu, bu soruya şu ibretli cevabı vermişti:

– Secdede, sabah olur da ben hâlâ bir kere ‘sübhâne Rabbiye’l-A’lâ’ diyemem. Hâlbuki üç tesbih sünnettir. Bunu yapamamamın sebebi, meleklerin ibadetini yapmak istememdir. Buna ise gücüm yetmiyor.

Veysel Karanî bu cevabıyla meleklerin söylediği tesbihin daha derin, daha kuşatıcı, daha anlamlı olduğunu söylemek istemişti.

Tabiînin büyük âlim ve velilerinden Rebî’ bin Heysem, Veysel Karanî’yi ziyarete gitmişti. Yanına vardığında sabah namazını kılıyordu. Tesbihatını bitirmesini bekledi.

Veysel Karanî, kuşluğa kadar tesbih, zikir ve dua ile meşgul oldu. Daha sonra kalktı, kuşluk namazını kıldı. Öğle vakti girdi, öğleyi kıldı. Tam üç gün, namazı bırakıp da dışarı çıkmadı. Yemedi, uyumadı. Dördüncü gece olunca uykusu gelmişti. Derhal münacata başladı:

– Ya Rabbi! Çok uyuyan gözden, çok yiyen karından sana sığınırım, dedi ve ibadetlerine devam etti.

Üç gün boyunca sabırla görüşmeyi bekleyen Rebî’ bin Heysem:

– Bana bu yeter, dedi ve görüşemeden kalkıp gitti.

Esma-i Hüsna ile örülmüş bir dua

Bir namaz kahramanı olan Veysel Karanî aynı zamanda bir dua kahramanıydı. Onun münacatı, Esma-i Hüsna ile tertip edilen duaların en güzellerindendir. Rabbimiz bir ayet-i kerimede mealen şöyle buyurur:

“En güzel isimler Allah’ındır, o halde bu isimlerle Ona dua edin. Onun isimleri konusunda haktan sapanları terk edin. Onlar işlediklerinin cezasını çekeceklerdir.” (A’raf Suresi: 180)

İşte bu münacat, Rabbimizin emrine tam uyan muhteşem ve muazzam bir duadır.

Dua iki bölümden meydana gelir:

  1. Bölümde, Besmele’den sonra Esma-i Hüsna’dan 18 isim ve bizim o ismin tecellisine karşı durumumuz dile getirilir. Böylece Besmele ile birlikte tam 19 cümle tertip edilmiştir.
  2. Bölüm ise duanın yer aldığı kısımdır. Burada da tekrar 8 isim daha yer alır. Duada, Esma-i Hüsna şefaatçi yapılarak Rabbimizden mağfiret, şifa, af, afiyet ve rıza istenir.

Duadaki isimlerin Cenab-ı Hakka hitap tarzında olması ve o isme karşılık gelen konumumuzun ifade edilmesi, duaya bambaşka bir derinlik, ruhanilik ve güzellik katar. “Allah’ım, sen benim Rabbimsin, bense senin kulunum, sen Yaratıcısın, bense mahlûkunum, sen rızık verensin, ben senin rızıklandırdığın kulum” gibi cümlelerde gafleti dağıtan, insanı duanın manasına bağlayan ve İlahî huzurda olmanın hazzını yaşatan bir güzellik vardır.

Bediüzzaman bu duaya çok önem verir

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Veysel Karanî’nin münacatını çok beğenir ve çok önemser. Meşhur evradlardan tertip ettiği Hizbü’l-Envari’l-Hakaikı’n-Nuriye (Büyük Cevşen) isimli eserde bu münacata yer verir. Ayrıca 32. Söz’ün sonunda bu münacatın tamamını zikreder ve duaya şu cümlelerle giriş yapar:

“Yâ Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zatın sarayca me’nus sadâsıyla çalar; tâ ona açılsın. Öyle de: Bîçare ben dahi, senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin olan Üveys-el Karanî’nin nidasıyla ve münacatıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç.”

20.Mektubun 2. Makamının 8. Kelimesi olan “Ve hüve hayyün lâyemût” bölümünde ise, bu duanın en belirgin özelliğini anlatır ve 8 kelimesinin açıklamasını yapar:

“Nasıl ki mevcudat acziyle kudret-i Sâni’a âyinedarlık eder, fakrıyla gınasına âyinedar olur. Öyle de, fenasıyla bekasına âyinedarlık eder. Evet, zeminin yüzü ve yüzündeki eşcarın kıştaki vaziyet-i fakiraneleri ve baharda şaşaa-paş olan servet ve gınaları gayet kat’î bir surette, bir Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i Alelıtlak’ın kudret ve rahmetine âyinedarlık eder. Evet, bütün mevcudat, güya lisan-ı hal ile Veysel Karanî gibi şöyle münacat ederler; derler ki:

“Yâ İlahenâ! Rabbimiz sensin! Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden sensin! Hem sensin Hâlık! Çünkü biz mahlûkuz, yapılıyoruz. Hem Rezzak sensin! Çünkü biz rızka muhtacız, elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren sensin. Hem sensin Mâlik! Çünkü biz memluküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek mâlikimiz sensin. Hem sen Aziz’sin, izzet ve azamet sahibisin! Biz zilletimize bakıyoruz, üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek senin izzetinin âyinesiyiz. Hem sensin Ganiyy-i Mutlak! Çünkü biz fakiriz. Fakrımızın eline yetişmediği bir gına veriliyor. Demek gani sensin, veren sensin. Hem sen Hayy-ı Bâki’sin! Çünkü biz ölüyoruz. Ölmemizde ve dirilmemizde, bir daimî hayat verici cilvesini görüyoruz. Hem sen Bâki’sin! Çünkü biz, fena ve zevalimizde senin devam ve bekanı görüyoruz. Hem cevab veren, atiyye veren sensin! Çünkü biz umum mevcudat, kalî ve hâlî dillerimizle daimî bağırıp istiyoruz, niyaz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerlerine geliyor, maksudlarımız veriliyor. Demek bize cevab veren sensin. Ve hâkeza…

“Bütün mevcudatın, küllî ve cüz’î her birisi birer Veysel Karanî gibi, bir münacat-ı maneviye suretinde bir âyinedarlıkları var. Acz ve fakr ve kusurlarıyla, kudret ve kemal-i İlahîyi ilân ediyorlar.” (Mektubat)

Nasıl ezberlenir, ne zaman okunur?

Birçok kısa duayı ezberleyerek dua hafızamızı geliştirmek gerekir. İşte Veysel Karanî’nin münacatı da ezberleyip her fırsatta okumakla büyük sevap kazanacağımız faziletli bir duadır.

Bu duayı ezberlemek çok kolaydır. Hepsi bir sayfa olduğu gibi okuması da yaklaşık bir dakika sürer. Nasıl ezberlenir? Önce cep telefonumuza fotoğraf olarak bu duayı kaydedelim. Daha sonra her gün birkaç kez okuyalım. Zihnimizde iyice yerleştikten sonra tamamen ezberlemeye geçebiliriz. Zaten isimlere göre tertip edildiği için isteyen bir saatte ezberleyebileceği gibi, ezberi zayıf olanlar her gün bir satır ezberleyerek bir haftada bitirebilirler. Tabiî ezberi güçlü olanlar hemen şimdi oturup kısa sürede ezberleyebilirler.

Ne zaman okunmalı, derseniz, her fırsatta okunabilir. Bilhassa farz veya nafile namazlardan sonra, dua etmek istediğimizde herhangi bir vakitte okumak mümkündür. Ayrıca yolda gelip giderken, araba kullanırken, ev işleri görürken, günün herhangi bir saatinde bir ihtiyacımızı Rabbimize arz ederken bu duayı okuyabiliriz.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here