Ana sayfa Eğitim ve Öğretim Acaba Allah (cc) kalplerinden şefkati, merhameti silip aldı da farkında mı değiller?...

Acaba Allah (cc) kalplerinden şefkati, merhameti silip aldı da farkında mı değiller? Bebeklere kıymayın Sanki 15 Temmuz şehitlerinin katilleri bu anne ve babalarla bebekleriymiş gibi…

285
0
PAYLAŞ

‘İnsanlık da boğuldu’: Bebeklere cenaze arabası verilmedi

'İnsanlık da boğuldu': Bebeklere cenaze arabası verilmedi
Ayvalık’tan Midilli’ye kaçmaya çalışırken teknenin batması sonucu boğulan adam ile 2 bebeğinin cenazesini, acılı aile kendi taşıdı.
HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ayvalık’tan Midilli Adası’na gitmeye çalışırken can verenlerin cenazelerine ilişkin, trajik bir iddia dile getirdi.

Fiber teknenin batması sonucu ölen 6 kişiden Gökhan Yeni, 2.5 yaşındaki oğlu Burhan Yeni ve 8 aylık kızı Nurbanu Yeni için Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin Cenaze aracı vermediğini, ailenin kendi imkânları ile cenazeleri Amasya’ya götürdüğünü belirten Gergerlioğlu, “Orada boğulan bence insanlık oldu” dedi. Ağabeyini ve iki yeğenini kaybeden Gökçen Yeni ise “Abimin tek suçu onların okullarında çalışmak. Bu iki yavrunun ne suçu var? Acımızı yaşayamadık. Cenaze aracı verilmedi, kendimiz Cenazearacı bulmak zorunda kaldık” dedi. Bursa Büyükşehir Belediyesi ise “Tüm vatandaşlaraCenaze imkânı sağlandığını Cenaze sahiplerinin bu imkândan yararlanmayarak cenazeleri kendilerinin naklettiği” yönünde açıklama yaptı. Baba Gökhan Yeni ile iki çocuğunun cenazesi bugün Amasya’da toprağa verilecek. İşlemlerin ardından serbest bırakılan bebeklerin annesi Gülfem Yeni’nin Cenaze için Amasya’ya doğru yola çıktığı belirtildi.

‘Başkanlık vermeyin dedi’

HDP milletvekili Gergerlioğlu, gazetemize yaptığı açıklamada  ailenin önceki gece saat 22.30’da kendisine ulaşarak yardım istediğini, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin cenazeleri Amasya’ya götürmek için kendilerine araç vermediğini söylediğini anlattı.  Belediye başkanını arattığını ancak ulaşamadığını, bunun üzerine Cenaze İşleri Müdürü’nün kendisine “Vekilim aslında ben de verilmesi gerektiğini düşünüyorum ama başkanlık bize araç vermeyin dedi” dediğini belirten

Gergerlioğlu şöyle konuştu:
“Bu dini olarak, vicdani olarak doğru bir şey mi sayın müdürüm’ diye sordum. Müdür  ‘evet haklısınız, ben de öyle düşünüyorum’ diye karşımda kıvranmaya başladı. ‘İçişleri Bakanlığı’na kadar ben bunu şikâyet ederim, lütfen, bu durumu düzeltin’ dedim. Müdür bizi ne geri aradı, ne de telefonlarımı bir daha açtı.  Aile gitmiş özel bir ambulans bulmuş, cenazelerini kendi imkânları ile Amasya’ya götürmüşler. Ben bu olayı sosyal medyada paylaşınca kıyamet koptu. Bunların paçaları tutuşmuş, aileyi aramışlar, hatta ‘uçak bulduk, uçakla götürelim demişler’ Cenaze sahipleri araçla yoldalar, Amasya’ya ulaşmak üzereler, ‘Yok istemiyoruz, aracımızı bulduk, biz kendi imkanlarımızla cenazelerimizi memleketimize götürüyoruz’ diye cevap vermişler.”

İnsanlık da boğuldu’
Yaşananları değerlendiren Gergerlioğlu, “Çok üzücü bir durum. İnsanlık bu kadar mı dibe vurdu? Orada boğulan bence insanlık oldu. Vicdanlar bu kadar mı köreldi dedirten bir olay. Bir kamu kuruluşu bir cenazeye nasıl araç vermez? Anne gözaltında, çocuklar boğularak yaşamını yitirmiş, siz kalkıp hala siyasi hareket ediyorsunuz. Türkiye’nin geldiği akıl fikir çılgınlığının en kötü noktayı gösteriyor. İki tane bebeğe bir ambulans vermiyorsunuz. Tepkiler üzerine bir de yalan atıyorsunuz. Türkiye’nin geldiği noktada ağır bir düşmanlaştırma, ötekileştirme ile karşı karşıya olduğumuz durumun acı bir örneği diyorum” diye konuştu.

Ağabeyi ve iki yeğenini kaybeden Gökçen Yeni: Götürmek istemiyorlar dediler
Ağabeyi Gökhan Yeni ve iki yeğenini kaybeden Gökçen Yeni de gazetemize yaptığı açıklamada, Bursa Büyükşehir Belediye’si Cenaze İşleri Müdürlüğü sorumlularının, önce çocukların cenazelerini uçakla götürmeyi teklif ettiğini, sonra bundan vazgeçip Ankara’ya gidecek iki cenazenin yanında göndermek istediğini anlattı. Daha sonra yine fikir değiştirildiğini, bilgi verenlerin çelişkili davrandığını anlatan Yeni, Adli Tıp’taki yetkililerin yönlendirmesi üzerine şikâyette bulunduklarını, bundan sonra cenazelerinin hepten ortada kaldığını anlattı. Telefon arama kayıtlarının kendisinde bulunduğunu anlatan Yeni, “Siz müdürlere kadar aramışsınız dedi, müdürümüzün cevabı ‘bugün de yok yarın da olmayacak’ dedi. Biz Adli Tıp’ın önünde beklerken orada çalıştığı anlaşılan bir kişi ‘Burada niçin bekliyorsunuz?’ dedi. Biz de ‘cenaze aracı gelecek, cenazelerimizi alıp götüreceğiz dedik. O da bize  ‘Siyasi sebeplerden dolayı araç iptal oldu, sizin Cenazeleri götürmek istemiyorlar, siz özel araç ayarlayın’ dedi” diye konuştu.

Bu iki yavrunun suçu neydi?
İşlemlerin gece saat 24.00’te bittiğini ve özel araçla cenazelerini alarak yola çıktıklarını belirten Gökçen Yeni, “Yola çıktıktan yarım saat sonra belediyeden biri aradı, ‘sizin cenazeleri götüreceğim’ dedi. Biz de özel bir araç tuttuğumuzu, yolda olduğumuzu söyledik. Abimin tek suçu onların okullarında çalışmak. Okulu açtıran bu devlet zaten. 8 aylık bir bebek, 2,5 yaşında başka bir bebek, bu iki yavrunun ne suçu var? Acımızı yaşayamadık” ifadelerini kullandı.

Belediye: Kendileri istemedi
Bursa Büyükşehir Belediyesi’nden yapılan açıklamada ise  belediyenin tüm vatandaşlara yakın bölgelere karayoluyla uzak bölgelere ise uçakla ücretsiz Cenazehizmeti verdiği belirtilerek, “Balıkesir’deki olayın ardından cenazelerden 4’ü Bursa’ya getirilmiş ve Adli Tıp Kurumu’na kaldırılmıştır. Bursa Büyükşehir Belediyesi ise dün gece saatleri itibariyle cenazelerin nakli için gerekli tüm bilgileri Cenaze sahiplerine iletmiş, cenazelerin uçakla naklinin gerçekleştirilebileceğini bildirmiştir. Aynı saatlerde cenazelerin uçakla Amasya ve Sinop’a nakledilmesi için de Adli Tıp Kurumu’na araçgöndermiştir. Ancak Cenaze sahipleri, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin tüm vatandaşlara olduğu gibi kendilerine de sağladığı bu imkandan yararlanmamış, cenazelerin naklini kişisel olarak gerçekleştirmişlerdir” denildi

Mehmet Ali Şengül / samanyoluhaber.com
‘İnanıyorsanız, Üstünsünüz’
Yol uzun, dünyâ kısa vâdeli bir misafirhâne.. Mü’minlerin omuzlarında, Allah’ın peygamberlere, husûsiyle Efendimiz’e (sav) yüklediği  tebliğ ve temsil yükü ve sorumluluğu var. Bu sorumluluğu sırtında taşıyan fertler, âileleler, cemaatler ve milletler, sürekli Allah’a karşı bir tecdit hareketi içinde olmaları gerekmektedir.
Efendimiz (sav),  “Îmânınızı; ‘Lâ ilâhe illallah’ ile  tecdit ediniz, yenileyiniz’ buyurmaktadır.  Âhiret yolcusu, hayat gemisini sürekli yenilemeli, bakımını iyi yapmalıdır. Çünkü, geçmişte ve bugün olduğu gibi, gelecekte de aşılması zor deryâlar, tepeler âhiret yocusunun karşısına çıkabilir.
Efendimiz (sav) Ebu Zer hazretlerinin (ra) şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e;
  “-Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin.
   -Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.
   -Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp.
   -Amelinde ihlâslı ol, zirâ herşeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabbin senin yapıp ettiklerinden haberdârdır.”
tavsiyesinde  bulunmuştur. (İbn-i Hacer)
İnsan husûsiyle  ehl-i îman, bu deryâları geçebilmek için hayat yolculuğunda, haram ve günah denizinde batıp boğulmayacak şekilde yüzmeyi iyi öğrenmeli, dağ ve tepeleri aşacak şekilde tâlimde bulunmalı, hayâtını da Allah ve Resûlüllah’ın emirleri doğrultusunda  tanzim etmelidir.
Îmanı yenileme meselesi, devamlılık isteyen bir husustur. Bu yenilenme, mü’minin tabiatının bir yanı, fıtratının bir parçası hâline gelmelidir ki; o devamlı sûrette îmanı derinleştirsin ve nihâyet tahkîki îmana erişsin.
Bu îtibarla her mü’minin, kendi îman gemisini yenilemesi, âhiret azığını tedârik etmesi, sırtındaki yükünü hafifletmesi ve bütün bunları yaparken yalnız Allah’ın rızâsını ve hoşnutluğunu hedeflemesi gerekir.
Mü’minler, insanları aldatıcı değil, inandırıcı ve imrendirici ve başkalarına örnek ve model olacak bir hayat yaşamalıdırlar. Yaratılış gayesine uygun, ahlâk-ı İslâmiyye ve ahlâk-ı Kur’âniyye’ye uygun bir hayat yaşama idealini gerçekleştirmelidirler.
Dâvây-ı İslâm’a gönül vermiş mü’minler, hiçbir zaman dünyevî-uhrevî bir beklenti içinde olmadan, irâdî olarak âhireti bırakıp dünyâya meyletmeden, istiğnâ ruhuyla yaşamalı ve en yakından en uzağa kadar çevresine hâlis bir niyetle güven telkin etmelidirler.
Bu ruhun gerçekleşmesi için mü’minler, Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân yeni nâzil oluyor gibi O’na sahip çıkmalı ve hayatlarına mâl etmelidirler. Îmanla şereflenen ilk Sahâbe Efendilerimiz (r.anhüm) Kur’ân’ın üçte biri  ancak nâzil olmuştu ki;  hak bildikleri ve îman ettikleri dâvâları adına dik durdular, geriye adım atmadılar, her türlü sıkıntılara katlanmanın yanında, Allah ve Resûlüllah yolunda  canlarını fedâ ettiler. Ammar bin Yâsirler, Bilâl-i Habeşîler, Mus’ab bin Umeyrler bu gerçeğin en canlı örnekleridirler.
Bugün, îmanla şereflenmiş ehl-i îman, Kur’ân’ın bütününe sâhiptir. On dört küsur asırdan bugüne milyonlarca  insanlar O’nu tahrif etmek için uğraşmışlar, ama onun bir harfine bile dokunamamışlardır. Çünkü O’nun sâhibi Allah’tır. O, en doğru şekilde, en doğru söz Sultânı Efendimiz (sav) tarafından, en doğru beyanlarıyla tefsir edilerek ümmet-i Muhammed’e (sav) emânet edilmiştir. Mü’minlere düşen vazîfe de, O’na sahip çıkmak, emir ve yasakları doğrultusunda  hayatlarını tanzim  etmektir.
Âl-i imran sûresi 103.âyette Allah (cc); “Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın!…” buyurmakta, Allah Resûlü Efendimiz (sav) de; “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin” gerçeğini hatırlatmaktadır. (Suyûti) 
Yanılmayan ve yanıltmayan Kelam-ı İlâhi ve Sünnet-i Resûlüllah (sav) bizler için ne güzel rehberdir!
İnsanı husûsiyle ehl-i îmânı, insan dışındaki bütün canlılardan ayıran en önemli özelliklerden birisi de, sorumluluk şuuru ve mes’uliyet duygusudur.
Efendimiz (sav), “Benden sonra sımsıkı yapışıp gereğince amel ederseniz, aslâ yanlış yola gitmiyeceğiniz iki emânet, iki rehber bırakıyorum size. Bunlar Allah’ın kitâbı Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân ve benim Sünnetimdir.”  buyurmuşlardır. (Hâkim)
Allah (cc) yanılmaktan ve yanıltmaktan münezzehtir. Resûlüllah Efendimiz (sav), ufku kararmış insanlığın dünyâ ve âhiret hayâtını aydınlatmak, saâdet-i dâreyni insanlığa kazandırabilmek için, şefkat ve merhameti sonsuz Allah tarafından Hâtem-ün Nebî olarak vazîfelendirilmiş bir rehber, bir mürşid, bir tesellicidir.
O (sav); sözleriyle, tavır ve davranışlarıyla hep Allah’ı hatırlatıyordu. Onun için yüce Mevlâ (cc); “…O’nun emrettiği şeyleri eksizsiz yerine getirin, nehyettiği şeylerden de içtinâb edin, kaçının!” buyurmaktadır. (Haşir,7)
Efendimiz’i (sav) öldürme niyetiyle evinden çıkan Hz.Ömer (ra), eniştesi Saîd (ra) ve kızkardeşi Fâtıma (r.anhâ)’nın; ‘Öldürsen de dönmeyeceğiz’ diyerek îmanlarında sebât edip dik durmaları neticesinde Hz.Allah, Ömer’in (ra) kalbini yumuşatmış, o da gelip Resûlüllah’a (sav) teslim olmuştur.
O Hz.Ömer (ra), Allah’a  öyle samîmi ve gönülden îmân etmiş, îmânını inkişâf ettirmiştir ki, Allah O’nu kıyâmete kadar adâletin temsilcisi, halîfe-i rûy-i zemin olma şerefine yükseltip yüceltmiştir.
İşte bu şerefe mazhar olmuş Hz.Ömer (ra); (Ölüm gelip) ‘Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesâba çekiniz’ tavsiyesinde bulunmuştur.
Hz.Ali (ra), Hz.Ömer (ra)’in halife olarak idâreciliği döneminde şöyle dediğini rivâyet etmiştir:  ‘Hz.Muhammed’i hak Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, Fırat kenarında bir kuzuyu veya bir oğlağı kurt kapsa korkarım ki, onun hesâbı Ömer’den sorulur!’
Evet Hz.Ömer (ra), ‘Kenâr-ı Diclede bir kurt kapsa koyunu,  gelir de adl-i İlâhi Ömer’den sorar onu!’ hassasiyetiyle yaşamış ve insanlığa örnek olmuştur.
Allah’ın dinine sâhip çıkmanın, dünya barışına katkıda bulunmanın  dışında hiçbir  kötü düşünceye sâhip olmayan, îmânı, ahlâkı, fazîleti muhtaç gönüllere duyurabilme gayreti içinde çırpınan, rüyâlarında bile görmedikleri terör ismiyle karalanmaya çalışılan, kadın, çocuk, hasta, yaşlı demeden zulmedilen bu insanları;  müslüman sıfatıyla yalan, isnat ve iftirâlarda bulunarak zulmedip, onları yok etmeye çalışan zâlimleri Allah görüyor, biliyor.
Allah (cc); bugün olmasa bile yarın bu zâlimlerden mazlumun hakkını  alarak  gözyaşlarını silip, zâlimlere de hak ettiği cezâyı mutlakâ verecektir.
Denizlerde, ırmaklarda masum yavruların annelerine sarılarak boğulmaları, cesetlerini dalgaların kenara atmaları karşısında, zâlimlerin ve onlara destek verenlerin  vicdanları sızlamıyor mu? Acaba Allah (cc), kalplerinden şefkati, merhameti silip aldı da farkında mı değiller? Liyâkati olanların Allah basîretini açsın, bilerek yapanlar hakkında da ‘Allâhümme aleyke bihim’ diyor, onları Rabb-ül âlemin olan Allah’a havâle ediyoruz.
Dünyâ markası hâline gelmiş böyle bir hizmete, insanlar kendi zâviyelerinden bakarak; ‘Acaba dünyâda bunların  gâyesi, hedefi nedir?’ gibi kafalarında şüphe ve sorular oluşabilir.
Allah’ın rızâsına kilitlenmiş, farklı farklı kültür ortamlarında neşet etmiş insanları uzlaştırıp, kaynaştırıp, mü’minleri îmanda, diğerlerini de insan olarak kardeş bilme  ve bu niyet ve hareketleriyle dünyâ barışına katkıda bulunma gayreti içinde bulunan kalp ve gönül erleri; söz, hâl ve tavırlarıyla bu şüpheleri giderecek şekilde insanlığa güven telkin etmelidirler.
Hakîkat erleri, bulundukları bütün ülkelerde, samîmiyetleri ve davranışlarıyla güven telkin etmenin yanında; rengi, dili, dini ne olursa olsun insan olan herkese insan olduğu için değer vermeli, yaratılan varlıkların en şereflisi olduğunun farkında olabilmesi için telkinde bulunup, yaratanını tanımaya vesîle olmayı en büyük gâye bilmeli ve ömürlerini bu yüce gâyeye göre değerlendirmelidirler.
İftirâlar, yalan ve isnatlar, her türlü zulüm ve tecâvüzler karşısında bile, dâvâsına kendisini adamış yüce ruhlar, hiçbir zaman sırât-ı müstakimden ayrılmamalı, duygu ve düşüncede hep dengeli olmalıdırlar. “Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde Hakk’ın şâhitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şâhit olsun…” (Bakara, 143)
Misâfir olarak bulunulan bu dünyâda başa gelen bütün belâ ve musîbetler, fitne ve mihnetler, hak yolda olmanın ve bulunmanın değişmez kaderidir. Ehl-i îman olarak mü’minler, karşılaştıkları bu zulümler karşısında, Efendimiz’in (sav) ve Sahâbe-i Kirâm’ın katlandığı gibi dişini sıkıp sabretmeli, dünyâ kamuoyuna Allah ve Resûlüllah’ı (sav), din-i Mübîn-i İslâm’ı  ve müslümanları  sevdirmelidirler.
Bununla beraber aynı kaderi paylaşan ehl-i îmanın, birbirleriyle basit şeylere takılıp didişmelerden, hissî harekette bulunmalardan ve vahdet-i rûhiyeyi sarsıcı her türlü şeylerden uzak durmaları gerekmekte ve kendilerine ait olmazsa olmaz vazîfeleri, her ne pahasına olursa olsun geriye adım atmadan temsil etmeleri gerekmektedir.
Âlem-i İslâm’ın şu anki durumundan dolayı, insanlar  ve müslümanlar İslâm’dan nefret edip uzaklaşmaktadırlar. Dünyânın birbirine karşı kin ve nefretle baktığı böyle bir dönemde, ortak akılla barış dili ve ortamı oluşturmak, bu mevzûda inandırıcı proje ve planlar geliştirmek ve  bunları hayata geçirmek suretiyle ümit telkin etmek gerekmektedir. Bu mevzûda gerçek mü’minlere büyük sorumluluk düşmektedir.
İnsanlar hakka, hukûka, adâlete, demokrasi ve insan haklarına riâyet ettiği ölçüde icraatları  alkışlanır, desteklenir ve kendilerine güven duyulur. İnandığı halde kendi insanını kendi ülkesinde yaşama hakkı tanımadan, bütün servetlerine el konularak kovulan halis muhlis insanlara sahip çıkan medenî ülke insanları bunun en canlı örneğidir.
Buna rağmen mü’min, emniyet ve güven insanıdır. Asayiş ve huzurun temsilcisidir. O bulunduğu her ülkede, her zaman kanunlar çerçevesinde hareket eder. Şartlar ne olursa olsun, nizâmın, adâletin ve insan haklarına saygının yanında yer alır.
Âl-i İmran sûresi 139.âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın. İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz!”
Evet, üstün olmanın, gâlip gelmenin en önemli vasfı; îman-ı iz’an haline getirmiş, gayz, kin ve nefretten uzak, şefkat ve merhametle insanlığa kucak açmış, düşmanın bile takdir ettiği muvâzene unsuru bir insan olabilmektir.

Bebeklere kıymayın

Sanki 15 Temmuz şehitlerinin katilleri bu anne ve babalarla bebekleriymiş gibi…

KAZIM GÜLEÇYÜZ- YENİ ASYA GAZETESİ 
Yüzlerce bebek cezaevinde. Ve hapisten doğumhaneye ve oradan yeni doğan bebeğiyle birlikte tekrar hapse götürülen anneler. Oysa kanuna göre hamileler tutuklanamaz.
Hapisteki veya Ege’de, Meriç’te can veren bebeklerden söz etmenin, birilerince, onlar üzerinden “mağduriyet algısı” oluşturmayı amaçlayan bir “kriptoculuk delil”i olarak gösterildiği malûm.
Ancak orta yerde bir vakıa var: Yüzlerce bebek cezaevinde. Ve hapisten doğumhaneye ve oradan yeni doğan bebeğiyle birlikte tekrar hapse götürülen anneler. Oysa kanuna göre hamileler tutuklanamaz.
Bu tutuklamalar için uydurulan kılıf ise “Hamilelikler de örgüt talimatıyla” iddiası.
Ve sonuçta bebekler de hapiste.
Kaçan aileleriyle birlikte boğulup can veren bebekler için de anne-babaları suçlanıyor. “Yavrularını bile bile ölüme götüren evlat katilleri” diyorlar. Hatta bebeklere bile “potansiyel hain ve terörist” gözüyle bakıp “oh olsun” diyebilecek kadar insanlıktan çıkmış yaratıklar dahi var!
Sanki 15 Temmuz şehitlerinin katilleri bu anne ve babalarla bebekleriymiş gibi…
Biz bu “kaçma” işine sıcak bakmadığımızı başından beri ifade ettik ve bundan dolayı “hicret”tekilerden epey tepki de aldık.
Ama eğitimli ve aklı başında insanları dahi, evlatlarıyla beraber ölümü göze alarak böyle tehlikeli yolculuklara çıkma kararı almaya iten ortam ve psikolojinin de iyi tahlil edilmesi ve anlaşılması gerekmiyor mu?
Cadı avına dönüştürülen delilsiz tutuklama ve mahkûmiyet kararlarıyla aylara ve yıllara yayılan mağduriyetler, cezaevlerindeki gayri insanî infaz uygulamaları, pasaport tahditleri ve yurt dışına çıkış yasakları bu insanların gözünü öylesine korkutmuş olmalı ki, yakalanmaktansa ölümü göze alarak kaçmayı seçiyorlar.
“Terörist” suçlamasının bu derece kolaylaştırılması ve kendi şartları içinde istisnaî bir tedbir olması gereken tutuklamaların böylesine yaygınlaştırılması, insanları içinden çıkamadıkları bir çaresizlik duygusuna sürüklüyor.
Bedelini de masum bebekler ödüyor.
Bu yürek yakıcı ve vicdanları sızlatıcı halin daha fazla devam etmemesi için evvelâ yargının normalleşmesi, cadı avına ve otomatik tutuklamalara artık bir son verilmesi, insanlarda iyice dibe vuran “hukuka güven” duygusunun tekrar ihya edilmesi gerekiyor.
Masum bebeklerin bir kördövüşüne kurban edilmemesi için. İnsanlık namına…

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here