Ana sayfa Gündem Post Erdoğan dönemi yolunda Game of Thrones: Bir Ankara Entrikası

Post Erdoğan dönemi yolunda Game of Thrones: Bir Ankara Entrikası

893
0
PAYLAŞ

Kemal Ay yazıyor

Siyasetçilerin iki türlü gündemi olur: 1) Yeniden seçilebilmek ve Meclis’teki koltuğu asla bırakmamak. 2) Uzun vadede olabilecek en yüksek noktaya gelmek. Türkiye’de siyasetin alt katmanı gibi algılanan bürokrasi ve gazetecilikte de benzer eğilimleri görebilirsiniz.

Bugün AKP çevresinde görebileceğiniz siyasetçi, bürokrat ve gazetecilerin de temel motivasyonu bundan ibaret. Bulundukları mevkileri hiç kaybetmemek (usta yazar, deneyimli bürokrat, saygın siyasetçi) ve bu arada olabildiğince yukarılara çıkmak.

Bu iki hedef görünürde örtüşür görünse de bazen birbiriyle çelişir. Mesela sürekli vekil seçilebilmek, uzun vadede sizi bakanlıklardan birine taşımayabilir. Vasat bir vekil olarak hayatınızı sonlandırabilirsiniz. Yahut yukarılara çıkıyor olduğunuz gerçeği, aynı zamanda bu başarının sürekli olacağı anlamını taşımaz. Bu sebeple iki hedef için de mütemadiyen çalışmanız gerekir.

Burada işte tercihler bahis mevzu. Makamda kalıcılık için genel havayı iyi koklamanız ve ona göre manevralar yapmanız lazım. Hâkim görüşe asla muhalefet etmemek şiarınız olmalı. Fakat yükselmek için bu yetmez. Kıvrak bir zekâyla hareket etmeli ve ‘mücadeleci’ görünmelisiniz. Yazdıklarınız ses getirmeli, eylemleriniz muhalif basının manşetlerine taşmalı.

Ama her şeyden önemlisi ufukta belirebilecek çatışmaları önceden sezmeli ve ona göre pozisyon belirlemelisiniz. Yani yarın bir gün ‘Tarafını seç!’ dediklerinde, ‘Efendim beni ne zaman sizden azade gördünüz ki?’ diyecek kadar kendinden emin görünmelisiniz. İşte burada da kime ‘efendim’ diyeceğiniz önem kazanıyor. Zira sizin efendiniz her daim girdiği savaşları kazanacak diye bir kaide de yok.

Bu sebeple birine sadık olurken, başkalarına da kapıyı açık bırakacak kadar kurnaz olmalısınız. Gün gelip devran dönerse, ‘Ben zaten bu adamın böyle haltlar karıştırdığını anlamıştım’ dediğinizde size el uzatacak, başınızı okşayacak ve ‘Gel bakalım, sen benim işime yararsın’ diyecek yeni efendiler çıkabilir.

Bunun için de ayırt edici bir kabiliyetiniz olmalı. Mesela bürokrasideyseniz ‘adamlarınız’ bulunmalı, teşkilatçılık önemlidir. Gazeteciyseniz devran ne yöne dönerse dönsün hemen sıvışıp başka gemiye geçebilecek şekilde insan ilişkileri biriktirmelisiniz. Siyasetçiyseniz, ya seçildiğiniz bölgede kuvvetli bir figüre dönüşmeyi tercih edersiniz yahut Ankara’da ‘kullanışlı’ bir konumu ihraz edersiniz.

POST-ERDOĞAN DÖNEMİNİN HAZIRLIKLARI

Bu pek kıymetli ‘teorik’ bilgileri neden aktardım? Şunun için. Malum ‘Erdoğan dönemi’ olarak adlandırılan bir devirde yaşıyoruz ve bunun illa ki bir ‘Erdoğan sonrası dönemi’ de olacak. Yarın mı olur, üç ay sonra mı olur, on sene sonra mı olur, bilinmez. Ama illa ki Erdoğan’dan sonrası diye bir şey olacak. Dolayısıyla yukarıda bahsettiğim ‘siyasetçi’ tabiatlı insanlar, Erdoğan sonrası için de çeşitli hesaplar içindeler. Üstelik Erdoğan da bunun farkında çünkü kendinden biliyor.

Evvela bu hesaplar arasında partiyi ele geçirmek ve Erdoğan’ı Saray’da yalnızlaştırmak vardı. Ahmet Davutoğlu’na kesilen fatura, bununla ilgiliydi. Başkanlık sisteminin partide çok da ‘heyecan’ uyandırmaması da post-Erdoğan dönemine hazırlık yapanların varlığını ortaya çıkarıyordu. Davutoğlu’na yakın gazetecilerin 16 Nisan referandumunda ‘Hayır’ oyu verdiklerini düşünüyorum mesela.

Ancak bu ‘Reisçi’, ‘Hocacı’ kavgasının gizli aktörü MİT Müsteşarı Hakan Fidan. Son dönemde ‘Hocacı’ diye bilinen gazeteci, bürokrat ya da siyasetçilerin çoğunluğu aslında Fidan’ın ‘sohbet halkasında’. Sohbet halkası şu demek: Fidan tarafından besleniyorlar ve gündem içindeki duruşları da bu sohbetler neticesinde ortaya çıkıyor. Yorumları yine kendilerine aittir belki ama ‘bilgi’ olarak edindikleri şeyler Fidan’ın filtresinden geçiyor. Malum Türk medyasında ya da siyasetinde ‘karşı argüman’ geleneği pek yoktur, Fidan demişse bir bildiği vardır.

Fidan’la Davutoğlu’nu ve bu ikiliyle Abdullah Gül’ü bir araya getiren şey fikirsel yakınlıktan çok ‘şartlar’ diyebiliriz. AKP çevresi içinde Erdoğan’a yönelik eleştirilerde öne çıkan isimler bunlar. Kendileri eleştirdiği için değil sadece ‘alternatif’ ihtiyacını karşılama ihtimalleri bulunduğu için. Oysa Erdoğan, hayatiyetinin en önemli cüzü olarak ‘alternatifsizliği’ benimsemiş bir siyasetçi. Haliyle bu alternatifleri ‘tüketme’ yönünde uzun vadeli planları var.

ERDOĞAN’IN YOLU

Bunlardan biri Saray çevresinde alternatif bir ‘yönetici elit’ peydahlamak (alternatif SADAT ordusunu da buna dâhil edebilirsiniz). Damat Berat Albayrak’ın kişisel ilişkileri üzerinden kurulan Pelikan yapılanması bunun bir örneği. Türkiye’nin iç ve dış politikasının PR’ından, geleceğin siyasetçilerini ‘yetiştirme’ projelerine kadar hemen her şey bu ekibe ihale edilmiş vaziyette. 16 Nisan referandumunda oyladığınız Anayasa değişikliğini hazırlayan ekipte bile bunları görmek mümkün.

Bu ekibin zayıf karnı, ‘İslamcı’ kökenli olmamaları. Tabanda haliyle çok karşılıkları yok ve bunu şimdilik Erdoğan makyajıyla örtüyorlar. Ancak bu ‘zayıflık’ Erdoğan’ın yerel ve uluslararası iş dünyasıyla ilişkilerde işine yarıyor. İdeolojik saplantıları olan ve bu saatten sonra da pek değişecek gibi görünmeyen orta yaş üstü İslamcılar, Erdoğan’ın en nefret ettiği topluluk. Onların yerini ‘pragmatik ve kariyerist’ gençlere bırakmak için çeşitli çalışmalar yapıyor.

Eğer Erdoğan 2019’a kadar kafasındaki şeyleri gerçekleştirir, alternatiflerini ciddi anlamda zayıflatır ve girdiği tehlikeli ittifaklardan alnının akıyla çıkarsa, AKP’nin 2019’daki seçimler için hazırlayacağı listenin bir hayli ‘genç’ olacağını düşünüyorum. Zira ‘denge gözetme’ zorunluluğundan o da bıktı. Atatürk gibi ‘tartışmasız lider’ olmak için yol arıyor. Bunu da ona salt ideolojik değil ‘oyunu kurallarına göre oynayarak’ PR yapmaya çalışan Pelikan ekibi sağlıyor.

Tabi herkesin aklında ‘Bu yol nereye gider?’ sorusu var. Erdoğanizmin, Kemalizme özendiği bir sır değil artık. Hikâyeyi tersten yazma çabası aşikâr. Son günlerde dillendirilen ‘yeni devlet’ meselesi de bununla ilintili.

HALİFELİĞİN YOLU

Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’nın mimarı olarak kendisinde böyle bir devlet kurma ve o devleti idare etme hakkını görmüştü. Devrin şartları içinde bunun makul olduğunu düşünebilirsiniz. 1920’ler bu ‘yeni devletin’ sancıları ile geçmiş, 1930’larda ise tahkim tamamlanmış ve Atatürk tartışılmaz bir lider olarak yoluna devam etmişti.

Erdoğan’ın da kafasında muhtemelen bu var: Devleti kendini merkeze alarak inşa etmek. Bahanesi? 15 Temmuz. Bir yamalı bohça gibi görünse de 15 Temmuz bahane edilerek bir yığın KHK çıkarıldı ve adeta ‘temizlik’ yapıldı. Devamı da geleceğe benzer çünkü kimsenin 15 Temmuz’un ‘aziz hatırasına’ karşı çıkacak gücü yok. Muhalefet bile 15 Temmuz’u, sırf Cemaat’i yok etmeye fırsat olduğu için ‘yok’ sayamıyor. Bu da tabi Erdoğan’ın işine geliyor.

1920’lerin konjonktürü ile 2010’ların konjonktürü arasında benzeşen yönler olsa da asıl durum çok farklı elbette. İslamcıların ‘Halife’ kurgusu ile Pelikan ekibinin ‘Kurucu Başkan’ hikâyesi arasındaki farkların oluşturduğu gerilim de çabası. Erdoğan’ın ‘pragmatik ben’i ikincisini mümkün görüyor ancak ‘otantik ben’i maalesef Halifelik sevdasında. Bu yüzden de ne yardan ne de serden vazgeçebiliyor.

Originally published at www.tr724.com on August 8, 2017.

Gerçek Haşhaşilik ve Siyaset

Serdar Efeoğlu yazıyor

Türk siyaseti 2000’li yıllardan itibaren Erdoğan’la birlikte yeni bir siyaset tarzı ile karşılaştı. Erdoğan, muhaliflerini çeşitli etiketlerle yaftalıyor ve bu sözleri her ortamda tekrarlıyordu. Bu ifadeler, muhaliflerin bir özelliğiymiş gibi yandaş basında pervasızca kullanılarak insanların şuuraltına işleniyordu.

Siyasi hayatımız, çok partili dönemle birlikte liderlerin karşılıklı atışmalarına şahit olmuştu. 1950’lerde Menderes-İnönü, Menderes-Bölükbaşı; 1970’lerde Demirel-Ecevit birbirleri hakkında çok ağır sözler söylemişlerdi. 1980’lerde Demirel, eski müsteşarı Özal’ı bir türlü kabullenemediğinden çok ağır ifadeler kullanmıştı. Hatta Cumhurbaşkanı Özal’ın “adını ağzına almamak için” Çankaya Köşkü’nün rakımından dolayı “864 rakımlı tepede oturan Zat” ifadesini tercih etmişti.

Erdoğan bu tür söylemlerin çok ötesine geçerek muhalifleri için “CIA ajanı, vatan haini, terör işbirlikçisi, terörist” gibi ifadeleri çok rahat kullandı. Bu söylemlerin kendi kitlesinde karşılık bulduğunu görünce daha ağır yaftalamalarla söylemlerine devam etti.

17 Aralık ve Yeni Söylemler

Erdoğan, 17/25 Aralık operasyonları ile AKP’nin yolsuzluk ve rüşvete battığı ortaya çıkınca Gezi Olaylarındaki nefret söylemini yeniden canlandırdı. Operasyonların arkasında olduğunu iddia ettiği Cemaat için o zamana kadar görülmemiş ifadeleri kullandı ve bugüne kadar devam ettirdi.

Kamuoyu bu söylemler karşısında kısa bir şok yaşadı. Dindarlara yönelik bu tür ithamlar şimdiye kadar “laikçiler” tarafından yapılıyordu. İlk defa “muhafazakâr” bir lider, dindar bir camia hakkında ağza alınmayacak sözler söylüyor ve Diyanet, ilahiyat camiası ve dindar kitle tepki göstermek yerine elleri patlarcasına alkışlayarak gücün, makamın ve menfaatin yanında yer alıyordu.

Erdoğan’ın kullandığı ifadelerde “sahte peygamber, sahte veli, virüs, sülük” gibi sözler önemli bir yer tutuyor ve özellikle “Haşhaşiler” ifadesi ile Türkçe Olimpiyatlarında övgüler sıraladığı, “Gökten ne yağar da yer kabul etmez” diyerek yere göğe sığdıramadığı bir camiayı bambaşka bir zihniyetle özdeşleştiriyordu.

İlginç olan Said Nursi ve Risale-i Nur hakkında 1950’lerde hazırlanan “ehl-i vukuf” raporlarında da “Haşhaşi” ifadesinin kullanılmış olmasıydı. Bediüzzaman, Afyon savcısının “Hasan Sabbah, Ehl-i Sünnete karşı giriştiği siyasi faaliyetiyle nasıl sarsıntıya yol açmışsa Bediüzzaman da benzer bir siyasi sarsıntı meydana getirmek istemektedir” iddiasını mahkemede cevaplamış, cevaplar Şualar’da yer almıştı.

Kitap okumaya vakti olmadığından özetlerle yetinen Erdoğan’ın “işgüzar” danışmanları, yıllar öncesinin raporlarını tozlu raflardan indirerek Erdoğan’ın önüne koymuşlardı. Geçtiğimiz hafta açıklanan Diyanet Raporu’nun da aynı yaklaşımlarla hazırlanması ve Bediüzzaman hakkındaki söylemlere Fethullah Gülen hakkında da yer verilmesi dikkat çekiyor.

Altmış yıl önce Bediüzzaman’la ilgili benzer suçlamaları yapan Çetin Özek, Neşet Çağatay ve Neda Ermaner isimlerini gizlemezken, bugünkü raporu hazırlayanların “Din İşleri Yüksek Kurulu” ismi arkasına sığınarak adlarını bile yazmamaları ilginçtir. Ayrıca Haşhaşiliğin, Ehl-i Sünnet’in en büyük düşmanı olması ayrı bir tezat oluştursa da hedefe ulaşmada her şeyi mubah gören AKP için bu çelişki bir şey ifade etmiyor.

Hasan Sabah ve Haşhaşilik

“Haşhaşilik” aslında Haçlı Seferleri sırasında Nizari İsmaililer hakkında kulaktan dolma bilgilerle oluşturulan bir imajdır. Hasan Sabbah’ın fedailerini afyonla uyuşturarak harekete geçirdiği tezi Avrupa’da yayılmış ve özellikle Marco Polo’nun kaleme aldığı seyahatname bunda önemli bir rol oynamıştır. Marco Polo hiç görmediği Alamut Kalesi hakkında abartılı efsaneleri Avrupa’ya taşımış ve içinde süt, şarap, bal ve su akan kanalların bulunduğu “Cennet Bahçesi” tasvirlerini öne çıkarmıştır.

Haşhaşiliğin, Oryantalistler ve özellikle Ortadoğu üzerine çalışmaları ile bilinen Bernard Lewis tarafından “İslami terörizm” kavramına tarihsel alt yapı oluşturmada kullanıldığı anlaşılmaktadır. Lewis böylece, Müslümanlığı terörizmle eşdeğer göstermek için önemli bir malzeme sunmuştur.

Nizari İsmaililerin en önemli figürü olan Hasan Sabbah, Şia mezhebinin önemli merkezlerinden olan Kum şehrinde İmamiye Şia’sının önde gelenlerinden bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Hasan Sabbah’ın Selçuklu veziri Nizamülmülk, alim ve rubai şairi Ömer Hayyam’la birlikte eğitim aldığı birçok eserde belirtilmiş, hatta romanlara bile konu olmuştur. Ancak bunun da bir efsaneden ibaret olduğu anlaşılmaktadır.

Din alimi olmak isteyen Sabbah, İsmailiye mezhebine girdi. Eğitim ve propaganda dönemi sonrasında Kazvin’e giderek 1090 yılında Alamut Kalesi’nde Nizari İsmaili Devleti’ni kurdu. Kaleyi tahkim ederek ve yiyeceklerin uzun süre saklanabileceği depolar yaparak kuşatmalara karşı uzun süre savunulabilecek hale getirdi. Özellikle Alamut’tan idare ettiği operasyonlarla adını duyurdu.

Hasan Sabbah kendi müritlerine eğitimi yasaklayarak onları cahil bırakmış ve Allah’ın “masum imam” rehberliğinde anlaşılabileceğini savunmuştur. Etrafındaki insanlar ise onun her davranışında derin hikmetler olduğuna inanarak peşinden gitmişler. Hasan Sabbah’ın adamları kendilerini gizleyerek Selçuklu hükümdarlarının en yakınına kadar girmeyi başardılar. Bu durum sultanların kimseye güvenememesine neden oldu.

Hasan Sabbah, Batıniliği çok farklı bir konuma getirdi. “Masum İmam” adına davette bulunan dâilerin yerini fedailer aldı. Reenkarnasyona inanan fedaileri vasıtasıyla, hedeflediği din ve siyaset adamlarını hançerle yapılan suikastlarla öldürttü.

Selçuklu veziri Nizamülmülk böyle bir suikasta kurban gitmiş, Sultan Melikşah’ın şüpheli ölümü de fedailere bağlanmıştı. Fedailer kırk kadar devlet adamı, komutan, vali ve kadıyı suikastla ortadan kaldırdılar. Selçuklular tam bir merkezi otorite kuramadıklarından Hasan Sabbah’la mücadelede başarı sağlayamadılar.

Batınilik

Ehl-i Sünnet alimleri, Hasan Sabbah’ın esas aldığı Batıniliğin temelinde Mecusilik, Sabiilik ve Yahudilik gibi eski dinlerin olduğu, bunların karışımıyla İslam dışı bir inancın ortaya çıktığı düşüncesindedirler. Delil olarak da yaptıkları yorumlarla İslam’ın temel hükümlerini bile kabul etmemelerini, Peygamberlere düşmanlık beslemelerini ve haramları helal olarak yorumlamalarını göstermişlerdir.

Batıniliğin fikir babası olarak Yahudi asıllı olduğu iddia edilen, aşırı görüşleri ile Hz. Ali’yi ilahlaştıran Abdullah bin Sebe gösterilmektedir. Batınilik, Şii kökenli İsmailiye mezhebi ile de bütünleşmiştir. Batıniler sadece Sünniler tarafından değil, Mutezile ve mutedil Şii alimleri tarafından da İslam dışı olarak yorumlanmıştır

Alamut’un Sonu

Hasan Sabbah’a gelince. Sabbah, 1124’de Alamut Kalesinde öldü. Ölümünden sonra takipçileri olsa da Ehl-i Sünnet uleması, Batınilerin görüşlerine karşı entelektüel bir mücadele vererek etkilerinin azalmasını sağladı. Bunda medreselerdeki çalışmalar ve İmam Gazali gibi âlimlerin yazdığı eserlerin önemli bir rolü oldu.

Hasan Sabbah’ın merkezine en büyük darbeyi 13. yüzyılda Cengiz Han önderliğinde İslam dünyasına büyük zararlar veren Moğollar vurdu. Hülagu Han komutasındaki Moğol kuvvetleri bir türlü ele geçirilemeyen Alamut Kalesini 1256 yılında işgal ederek tamamen yıktılar. Böylece “dinsizin hakkından imansız gelir” sözü bir kez daha doğrulanmış oldu.

Siyasetin Sınır Tanımayan Dili

Türkiye siyasetinin Erdoğan’la birlikte tanıştığı siyaset dilinin etik hiçbir sınırı olmadığı açık bir şekilde ortada. “Haşhaşi” gibi ifadelerin doğruluğuna veya evrensel değerler, din veya hukuk yönünden uygun olup olmadığına bakılmadı. Bu da halkın değerlerine aykırı olan veya muhalif kişi ve gruplarda olmayan özelliklerin rahat bir şekilde kullanılmasına neden oldu.

Gazeteler attıkları manşetlerle, televizyonlar yaptıkları programlarla halkı hipnotize ederek doğru olmayan bu ifadelerin yayılmasında önemli bir rol oynadılar. Acı olan Diyanet teşkilatının da hutbelerle buna eşlik etmesi ve toplumun ayrışmasında etkili olmasıydı.

Oryantalistlerin İslamiyeti teröre destek veren bir din gibi göstermek amacıyla öne çıkardıkları “Haşhaşi” kavramının, altmış yıl önce Bediüzzaman için kullanıldığı gibi bugün de Cemaat için aynı şekilde tekrarlanması vahim bir durumdur. Bu tür etiketlemelerle “tuhaf” 15 Temmuz darbe teşebbüsü ile hiçbir ilgisi olmayan yeni doğum yapmış kadınlar, kermes düzenleyen veya burs veren kişiler “darbeci ve terörist” gibi gösterilerek kamuoyu yanlış yönlendirilmekte, darbenin faturası masum insanlara ödetilmektedir.

Kaynaklar: A. Atıcı, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nda Batıni Hareketi, AÜ SBE Yüksek lisans tezi, Ankara 2005; H. Demir, “Haşhaşiler, Mit ve Gerçek”, 2023, S. 254, Şubat 2014.

Originally published at www.tr724.com on August 8, 2017.

Tr724 YorumTr724

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here