Ana sayfa Gündem Hekimoğlu’nun oğlu Osman Okçu çıksın açıklasın, İlk Şahitler kitabımı niye TİMAŞ basamadı?

Hekimoğlu’nun oğlu Osman Okçu çıksın açıklasın, İlk Şahitler kitabımı niye TİMAŞ basamadı?

1695
0
PAYLAŞ

İlk Şahitler kitabımdan bir bölüm. Sansür yiyecek suçum ne idi? Osman Okçu anlatsın. Sadece Ahmet Şık mı mağdur kardeşim?

Üstad, 1960′da ölmeden on beş gün önce, çok hasta, yaşlı ve 38 kiloya düşmüş bir piri fani iken şöforüne ‘sür Ankara’ya’ dedi. Oysa Isparta’da kaldığı evi polis gözetimindeydi ve izinsiz ayrılmasına müsade etmiyorlardı. Üstad, Mart 1960′da tam üç kez Ankara’ya gitti. Gayesi Başbakan Adnan Menderes’i yaklaşan tehlike, askeri darbe konusunda uyarmaktı. İki kez Ankara’ya girdi, ancak başbakan ile görüştürülmedi. 3. kez geldiğinde ise Ankara girişinde tüm yollar tutulmuş, polis kuvvetlerine kesin emir verilmişti. Atatürk Orman Çiftliği mevkinde arabası durduruldu. Polis amiri geri dönmesini, aksi taktirde ateş açma emri aldığını söyledi. Üstadın cesareti dillere destandır, müthiştir, Allah’tan başka kimseden korkmaz, inandıklarından asla taviz vermezdi. Polis amirine hiç aldırmamış, ‘sür oğlum’ demişti, arabasının ardından şaşkın şaşkın bakan polisler ateş edememişti. Elli metre giden araba hızlı bir fren yaptı ve geri döndü. Üstad Polis amirine hitaben: Evladım, ben şimdi giderim, sen de bir şey yapamazsın ama daha sonra sana zulmederler. Ben buna razı olamam. Geri dönüyorum.

Üstad, o güne kadar Adnan Menderes’e dua ediyordu. Geri dönüşte şöfore baktı, dua ederken ellerini ters çevirdi ve üzülerek ‘böyle oldular’ dedi. Bunun anlamı ‘bittiler’ demekti. Uyarmasına izin vermemişlerdi. Menderes’in etrafına çeviren mabeyinci danışmanlar başbakanı gerçeklere kör ve sağır ediyor, yaklaşan askeri darbeyi haber vermiyordu. İslam’a büyük zarar verecek bu darbenin mahiyeti üstada manevi alemde bildirilmişti. Üstad, 1950′lerde Menderes’e mektuplar göndermiş, kapatılan camileri açtırdığı, İslam şeari olan ezanı tekrar Arapça okutulmasını sağladığı için teşekkür etmişti. 1953 yılından sonra üstad 7 yıl Isparta’daki evinde vefat edene kadar sabit bir hayat yaşıyor ki, buna 3. Said Dönemi diyen dahi var. Menderes zamanında üstad ve talabeleri nisbeten rahat etmişti, Nurlar Latin alfabesinde basılmıştı ve 1956 yılında Afyon mahkemesinden alınan son beraat kararı ile serbest bırakılmıştı. Hapishane dönemi bitmişti. 23 yılda tamamlanan risalelerin yazılımı 1948′de sona erdiğinde üstad, ‘daha fazla yazılmasına izin verilmedi’ diyordu. Latin alfabesine eserler uzun yıllar basılmamış, elle veya basit teksir makinası ile çoğaltılarak yayılmıştı. Osmanlıca’yı korumak isteyen üstad yeni alfabeye ve uyduruk Türkçe’ye direnmişti. 35 yaşından sonra Türkçe öğrenen üstad çok iyi bildiği Arapça, Farsca ve Kürtçe değilde eserlerini Türkçe yazmada inat etmesinin önemli bir sebebi vardı. İslam sancağı düştüğü yerden Türkiye’den, yine Türklerin ve kahraman Türk ordusunun eliyle doğrultulacaktı. Elli sene sonraki kardeşlerini düşünen üstad aktif sabır gösteriyordu. Ancak Cumhuriyet döneminde iki nesil değişmiş ve yeni nesiller dili ve alfabeyi anlamaz hale gelmişti. Latin alfabesine geçilmesi nasıl olmuştu? 1956′dan sonra Şanlıurfalı Seyyid Salih Özcan ilk defa matbaada bastırıyor. Tahiri Mutlu ağabey, köyündeki tüm arsalarını satmış, parasıyla da üstadın haberi olmadan Risaleleri ilk defa Latin alfabesinde bastırmış, mavi (kırmızı değil) kaplattırmış ve Isparta’da üstada sunmuştu. Herkes şaşkındı, üstadın Tahiri Mutlu’ya çok kızmasını bekliyordu. Oysa üstad risaleleri Latin alfabesinde basılmış görünce gözyaşlarını tutamamıştı. Tahiri Mutlu’yu tebrik etmek için onun makamının ne olduğunu meleklerin bile taktir edemediğini, kimsenin de erişemeyeceğin dile getirmişti.

Üstadı hayatında iki saat görmüş, talabesinin talabesinden bile ders almamış olanların kendisini üstadın talabesi olarak çevresine satması en hafif tabirle sahtekarlık ve riyakarlıktır. Çay dağıtan eski muti keşke çay dağıtmaya devam etseydi de, boyundan büyük iddialarda bulunmasaydı diyebilirler ukbada. Kimbilir. Üstadın feyzinden, ilminden faydalanan talabe, yüz metre öteden belli olur, zira siyasetle uğraşmaz. Nurlarla taklidi imanları tahkiki imana çevirmeye çalışan bir muhabbet fedaisi olur. Tıpkı üstadın manevi evladı sayılan rahmetli Mustafa Sungur abi gibi son nefesine kadar kardeşlik ve ihlas der durur. Nifak peşinde olmaz, vifak ve ittifak içinde çabalar, siyasete bulaşmaz.

Üstad’ın Talebeleri ve Fethullah Gülen

Envar Vakfı’nın kurucularından, üstadın Anadolu’nun pek çok yerinde onu gezici Nur vaizi gibi hizmete gönderdiği Rahmi Erdem beyin hazırladığı ‘Davam’ kitabı, Risaleyi Nur şakirdlerinin 1960′dan sonra ilk 30 yılda çektiği çileleri pek güzel anlatır. 1991′in Ramazan’ında bir iftarda Rahmi Erdem ile Süleymaniye cami sohbetinde bulunmuştum, benim hikayemi dinledikten sonra seni ‘Nur şakirdi’ olarak kabul ediyorum demişti. Kitabını imzalayan Erdem, ömrümün sonuna kadar dava adamı olmamı salık verdi ve benden söz aldı. Rahmi Erdem’in “Beyaz Gölgeler” adlı eserinde Sungur ağabey Hocaefendi hakkında şöyle diyordu:

“Rahmi bey kardeş, bu zaman da hakikat-i Kur’aniye’de saf tutan kardeşlerimizin manevi hüviyetini bendeniz ihatadan acizim. Bilhassa Fethullah Efendi hakk?nda fikir ve kanaatimi rica ettiniz. Daha önce de “o zatlarla arkadaş olmak, kardeş ve beraber olmak hepimiz için birer mazhariyettir. Bir lütf-u ilahidir. Böyle masum ve yıldız misal zatlarla daima iftihar ederiz. Onlar bizim şeref tacımız” demiştim. Fethullah Hocaefendi, deruhte ettiği hizmet-i Kur’aniye ve imaniyesi, bir ve beraberlik içinde bulundukları kardeşleri ve arkadaşlarıyla âlemşümul bir hizmeti kucaklayan, gençliğin ve nesillerin imdadına maarifi ilahi ile koşan âli himmet ve kerimüssıfat bir mübarek zattır. Hz. Üstadımız, Kastamonu Lahikası’nda bir mübarek talebesi için “kalemi gibi kalbi de harikadır.” dediği bu manaya, Hocaefendi ve mübarek kardeşleri de mazhar ve masadak olduğunu gösteriyorlar. Onlar ahirzamanda âlemi ışıklandıracak bu nur-u Kur’an’ın mübarek, halis hameleleri olarak takdir ve tebrike sezadırlar. Hepimiz ve hep beraber bu nur-u Kur’an ağacının etrafında Rahmet-i ilahiye ile bulunmak nimetine mazhar olmuşuz. Malumunuz böyle hayatlarını İslamiyet’e, milletin saadet ve selametine halisane ve fedakarane bir surette adayanlar o hulus ve vüsat içinde çalışanlar; nihayette Hakk’ın keremi ile bir millet olarak ebediyet ve beka bulacaklardır inşallah. Belki onlar bunu da gaye yapmadan yalnız rıza-i ilahinin hudutsuz fezasında yol almak emelindedirler. Bu öyle bir nimet ve lütuftur ki Allah onu dilediğine verir.”

Cemal Uşak beyefendi 1996 Eylül ayında bir trafik kazası geçiren Sungur ağabeyi hastanede ziyaretinde, Sungur ağabeyin: “Şimdilerde Hocaefendi ve hizmetine birçokları müspet bakıyorlar. Keşke 20 sene önce de böyle bakabilselerdi, ne iyi olurdu.” dediğini nakletmişti. Yine Cemal beyin nakline göre; “1972’li yıllarda Hocaefendiye izafeten; “Hocaefendiye Hazret-İsa (AS) diyorlar” diye bazı kimseler serişte ederek Hocaefendiyi suçluyorlar, itham ediyorlar ve camiadan dışlamaya çalışıyorlardı. O yıllarda Sungur ağabey de Mehmed Feyzi ağabeye gidip; “Hocaefendi hakkında bazıları böyle söylüyor. Ne diyorsunuz?”diye soruyor. Mehmed Feyzi ağabey de tebessüm ederek:

“Kardeşim olur böyle haller. Bana da söylüyorlar. Etrafımdakiler beni de öyle gördüklerini söylüyorlar. Bunun bir fitne yönü, fesat yönü veya zararlı bir yönü yoktur. Velayet makamlarında tıpkı makam-ı Hızır gibi her bir peygamberin makamı vardır. Makam-ı İsa da vardır. Bir takım zatlar ya İsa meşrep olurlar. Veya makam-ı İsa’ya çıkarlar. O zatları sevenler de, kendi kalp ayinelerinde o zatı ayn-i İsa gibi görür. Bu, o zatın ya makam-ı İsa’da olduğuna delalet eder. Veya o zatın İsa meşrep olduğuna delalet eder.” diyor.

Kıymetli yazar Cüneyd Suavi Bey, 2 Kasım 2001 tarihinde Adapazarı’nda görüştüğümüzde Sungur ağabeyin bir mecliste Hocaefendi için: “Kardeşim, büyük evliyadır” dediğini nakletmişti.

‘Nasılki her peygamber ve Alim Zat Allah’ın bir ismine mazhar ise, aynen onun gibi Fethullah Gülen Hocaefendi de:’ Mesih’in sahip olduğu nefese sahiptir’ Mustafa Sungur Abiye göre. 1991′de istanbul’da Çamlıca Kuran Kursu üst katında, 6 Mart 1992′de Bakü’de 1 Nolu Komünist Partişkola’da Gülen’in öğrencilerine Sungur ağabey aynı dersi yaptı ve şunları vurguladı: Her Alim Allah’ın bazı isimlerinin ve bazı peygamberlerin sahip olduğu özellikleri, mizaclarında tecellileriyle daha fazla nümayiş ettirir. Mesela Üstad Hazretleri, Allah’ın ‘Rahman’, ‘Rahim’, ‘Sabr’ isimleriyle müsemmaydı. Peygamberimizin kopyasıydı. Alimler peygamberimizin varisidir derler ya, tam bir varisti. Hocaefendi ise, peygamberler içinde diriltici ruh üfleyen, dertlere derman olan sıfatlarıyla en fazla Hz. İsa’ya, Mesih’e benziyordu. (Bahse konu ‘Mesih’e benzeme, sıfat itibari ile kast edilmiştir. Dünya’nın dört bir yanında açılan Eğitim Müesseselerinin hızlı inkişaf etmesi, Hz.İsa (AS) mın ölüleri diriltmesi gibi manevi bir Dirilişe vurgu yapılmıştır.)

Hocaefendi Yol Ayrımında

Üstadın gerçek talabelerinin çoğunluğu ortadan ikiye çatlayan Nur camiasının bu yol ayrımında Gülen Hocaefendi’nin yanında durdu. Mustafa Sungur abi kendi oğlu Muhammed Nur Sungur’u Gülen’e eğitmesi için verdi ve ilk açılan Nur evine kendi elleriyle yerleştirdi. 1974 yılına kadar Nur camiasından ayrılmayı veya farklı bir görüntü vermeyi aklının ucundan bile geçirmeyen Hocaefendi, üstadın talabeleri ile 1966 yılından beri düzenli olarak istişarelere katılıyordu. İzmir’de kalan üstadın en iyi talabelerinden Ahmet Feyzi’nin haftalık dersini hiç ihmal etmezdi. Konyalı öğretmen olan ve üstadın varisim dediği, ancak genç yaşta vefat eden Zübeyir Gündüzalp ve Aralık 2012’de Hakk’a yürüyen Mustafa Sungur ile çok iyi ilişkileri vardı. 40 yıl uğraşarak yazdığı tevafuklu Kur’an’ı Kerim ile gönüllerde taht kuran Hüsrev Altınbaşak, 1977’de vefat edene kadar Gülen Hoca’nın yanında yerini almıştı. 1931 yılında Said Nursi’nin talabesi olan Hacı Hüsrev, 40 yıl boyunca hep Risale yazmış ve yaymıştı. En önde gelen talabelerden Tahiri Mutlu, üstadın Muhammed Mevlana Bağdadi’den kalan cübbesini ve diğer emanetlerini Hocaefendi’ye rüyasında gördüğü üstadım emri üzerine 1980 öncesi teslim etti. Yazar Cüney Süavi, Tahiri Mutlu’nun Hocaefendi’yi çok sevdiğini ve vefatına yakın Hizmet Vakfı Mütevelli Heyeti’ne kendi yerine Gülen Hocaefendi’yi seçtirdiğini doğruluyor. Hocaefendi bir sohbetinde Tahiri ağabeyin kendisine verdiği bir hediyeden bahsediyor: “Yazdığı şeylerden Mesnevi-i Nuriye de vardı, bana hatıra vermişti. 80 ihtilalinde birisi benim evimden almış, onları çatıya koymuş, yağmurda çürüdüler, tamir edilir mi diye çok uğraştım, hatıra kendi el yazısı, fakat maalesef.”

Elazizli (Elazığ) Hulusi Yahyagil bey, askerdi ve üstada 1929’dan 1986’da ölene kadar bağlı kalmış en sadık talabesiydi. Nur’un ilk talabesi olarak üstadın taltif ettiği Hulusi ağabey, Hocaefendi’ye üstadın yayınlanmamış ve vakti gelince yayılması gereken emanet risale ve diğer emanetlerini rüyasında gördüğü üstadın emri üzerine 1980 başlarında yine Hocaefendi’ye getirip teslim etti. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın eski başkanı Cemal Uşşak anlatıyor:

Hocaefendinin 1995’te Moral FM ve Nesil matbaalarını ziyaretinde M. Emin Birinci abi şunları söyledi: “Ne kadar biz uyduk o ayrı konu. Zübeyir Ağabey; “Hizmetle alakalı meselelerde Fethullah Hocaefendi kardaşımla istişare edin. Onun fikirleri musibtir.” demişti deyince, Hocaefendi: “Estağfurullah! Zübeyir ağabey iltifat etmiş” dedi.

Hocaefendi Edirne’de vazifeli iken İstanbul’da Zübeyr ağabeyi ziyarete gelirdi. Şöyle anlatıyor:

“Zübeyr abi çok ciddiydi, sevgisini dışarıya vurmazdı. Yanına gider gelirdim. Bir iki defa da bana nasihat etmişti. Ben çok müstağniyim, param yok, gider cami penceresinde yatarım. Param varsa, gider otelde yatarım. Sonrası üstü kapalı bana “kardeşim” dedi. “Üstad, Hastalar Risalesinde “gençlik ve sıhhat önemli iki gaflet unsurdur” diyor. Dersane çok önemlidir.” Sonra öğreniyorum ki, Kırkıncı Hocaya da diyor: “Geldiğinde dershanede kalsın.”

Mehmed Kırkıncı Hocaefendi 22. 10. 2003 tarihinde Erzurum’da Kümbet medresesinde bu konuda talabelerine şunları söylüyordu: “Zübeyir abi bana dedi ki “Hocaefendiye söyle, İstanbul’a gelip geçerken bana misafir olsun.” Hocayı o kadar sevmişti ki… Onun da (Hocaefendinin) ağabeylere saygısı öyle ki… Bambaşka bir şey canım.”

Cemal Uşşak Bey anlatıyor:

“Bir gün Bekir ağabeyin Kığılı Pasaj’ındaki yazıhanesindeydik. Arka odada Zübeyir ağabey de, diğer ağabeyler de vardı. Birisi İzmir’den bir haber getirmiş; “Fethullah hoca Kestanepazar’ından ayrıldı” demişti. Zübeyir ağabey bunu duyunca dizleri üzerinde doğruldu ve şöyle dedi: “Fethullah Hocaefendi kardeşim fevkalade isabet etmiştir. İnşallah bundan sonra Nur’un izzetine münasip bir tarzda hizmetine devam edecek.”

Nur’un ilk talabesi Hulusi Yahyagil, Hocaefendi’ye hak ettiği değeri everdi. Üstad’ın talebelerinden Salih Özcan beyin nakline göre Hulusi ağabey merhum Hocaefendi için:”Bu gence dikkat edin, ilerde istikbal vaat ediyor” demişti. Hocaefendi 1983’de Elazığ’da Hulusi Yahyagil ağabeyi ziyaret ettiğinde Hulusi ağabey üstadın iktisat risalesinde bahsettiği kerametli baldan bir kaşık teberrüken hocamıza vermişti. Hocaefendi bunu şöyle anlatıyor:

“Albay Hulusi Bey’e uğradım 83’de. Yani üstad vefat ettikten tam 23 sene sonra. Hulusi Abi merhum yine bana bir yemek kaşığı bal verdi, o baldan. Bitmemiş daha”

Hocaefendi bir sohbetinde Hulusi ağabeyle alakalı bir hatırasını şöyle anlatıyor: “Hulusi abinin oğlu vefat etmişti. Biz taziye için orda bulunuyorduk. Bize güzel şeyler anlattı. Ve “Bütün menba-ı varidat benim için bir yönüyle o işin prizması olan Hz. Bediüzzaman’dır. Yani Kur’an nur ışıkları içinde akar gelir ona. Ve bizde ondan aldık onu. Sünnet akar gelir biz ondan aldık.” Böyle anlattı.”

Üstadın avukatı Bekir Berk, İslam Davasının meşhur Nur talabesiydi. Hastanede vefat ederken yanında sadece Hocaefendi vardı. Merhum Bekir Berk bey ile Hocaefendinin karşılıklı büyük sevgi ve saygıları vardı. Burada buna kısa bir hatıra ile değinelim. Muhammed Nur Sungur beyefendi anlatıyor:

1986’da Fethullah Hoca hacca gelmişti. O zaman evimiz vardı,ticaretle uğraşıyorduk. Hac dönüşü Cidde’de hocayı misafir ettik. Tabii o sırada hergün Bekir Berk ağabey gelip gitti. Aralarında karşılıklı olarak müthiş bir muhabbet ve hürmet vardı. Sohbetleri oluyor, eski hatıralarını yâd ediyorlardı. Bir gün Bekir Ağabey ayrılırken Hocaefendinin onun ardından; “Hey kafesteki koca aslan” dediğini hiç unutamam.

12 Mart 1971 askeri muhtırasında Fethullah Gülen’i hapse atan cunta, onun yanına iki adet azılı Komünist koymuştu. Bekir Berk ve Mustafa Birlikte aynı koğuştalardı. Komünist Bekir ağabeyi hırpalayınca Hocaefendi iri ve heybetli cüssesiyle öne atıldı ve Komünist efendi ranzanın altına saklandı. Tuvalet yasağı vardı, 24 saat içinde sadece bir defa defi hacet yapmaya izin veriyorlardı. Nur davasından tutuklananları Fethullah Gülen aleyhine kışkırtan ve sahte ifadeler hazırlayan cunta ekibi, mahkemede zorla Nur talabelerinin tek suçlu olarak Gülen’i suçlamasını sağlamıştı. Hocaefendi’nin hayatta en fazla yıkıldığı, kırıldığı anlardan biriydi. dava arkadaşları ona ihanet etmiş, satmıştı. Asker korkusu üst seviyedeydi. Bir kişi Gülen’i o mahkemede satmadı, ihanet etmedi: Necdet Başaran. Necdet Hoca2yı 12 Eylül 1980 askeri darbecilerinden kaçırmak için yıllarca Hollanda’da tutan Gülen, 1999′da ABD’de zoraki sürgüne gittiğinde yanına canyoldaşı, cankuşu olarak Necdet Başaran’ı alacak ve vefasını gösterecekti. 6 ay sonra hapisten çıktığında onu karşılamaya kimse gelmedi. Ne talabeleri ne İzmir esnafı, nede 5 yıl emek verdiği Kestanepazarı Camii mütevellisi. Herkes korkuyordu. İzmir’de tek tek esnafı dolaştı. Çok güvendiği bir esnaftan hiç beklemediği şu sözleri duydu: Hocam bir daha buraya gelmeyin, bizim başımızı derde sokacaksın, çoluk çocuğumuz var, bu iş artık olmaz’ dediğinde başından kaynar sular boşalmıştı. İzmir’de kalacağın evi, yurdu yoktu, çaresiz memleketi Erzurum’a döndü.

Ahmed Feyzi Kul, üstadın talabeleri arasında Hocaefendi’ye en yakın olan ve en çok sevenlerdendi. Merhum Cahid Erdoğan anlatıyor:

Rahmetli Ahmet Feyzi Kul abi, pek vaiz beğenmezdi. Kendisine ne Tahir Hoca’yı ne de Yaşar Hoca’yı dinletmem mümkün olmadı. Zaten kendisi de alim bir zattı. Hocaefendi’nin İzmir’e gelişinin tahminen üçüncü haftasıydı. Ben vaaza giderken yolda Ahmet Feyzi abi ile karşılaştım. Nereye gittiğimi sorunca vaaza gittiğimi söyledim. “Beraber gidelim” dedim, kabul etmedi. Israr ettim. Beni çok sevindirdi. Çok fazla ısrar edince teklifimi kabul edip geldi. Vaaz bitti, Cuma namazı kılındı, cemaat boşalmaya başladı. Ben de malzemeleri toparlıyorum. Baktım, Hocaefendi oturuyor, Ahmet Feyzi abi de birkaç saf arkada oturuyor. Hocaefendi yerinden doğrulunca o da ayağa fırladı ve koşup Hocaefendi’yle musafaha ettiler. Aralarında neler konuştular bilmiyorum; fakat bildiğim bir şey varsa Ahmet Feyzi abinin bu vaaza gelişinden gayet memnun olmasıydı. Çünkü biraz sonra yanıma gelip, “Sen haklıymışsın, bu diğerlerine benzemiyor” demişti. Bu cümleyi vaaza gelmeden evvel ben ona söylemiştim ve şimdi o da aynı kanaati benimle paylaşmış oluyordu.

Üstadın talabelerinden Abdülkadir Badıllı, Hocaefendi ile ilgili şunları kayda geçirdi:

“Bu makamda hak adına ve bitarafane bir muvazene ile şöyle diyebilirim ki; Fethullah hocanın vasıtasıyla iman ve hidayete ermiş, İslamiyet nuruyla ahlâklarını düzeltmiş binlerle insan vardır. Bunun yanında hocanın şahsî kemalatı, tevazu’u, edep ve ubudiyeti de çok yüksek mertebelerdedir. Bu hakikat muvacehesinde Fethullah Hoca, en az bin Muşlu Molla kadar İslâma hizmet etmiş, eserleri de meydandadır, her ne ise..”

Abdullah Yeğin, Fethullah Gülen Hocaefendi ile eskiden tanışmaktadır, şunları anlatıyor:

“Üstad’ın talebeleri Hizmet Vakfı’nın mütevelli heyetine aza oldular. Tahiri Ağabey vefatına yakın bir zamanda ‘ben mütevelli heyetini bırakıyorum. Fethullah Hoca var, ben yerime onu tayin edeceğim.’ dedi. Vakfın tüzüğüne göre üç kişi tayin edilir, mütevelli heyeti de onlardan birini seçerdi. Tahiri Ağabey istifa edince Fethullah Hoca seçildi. Eskiden de tanırdım ben Fethullah Hoca’yı. Hatta ziyaretine gittik Edirne’de, İzmir’de… Ben Adana’da iken yanımıza gelmişliği vardı. Epey bir zamandır görüşmedik fakat onun da gayesi İslamiyet’tir, başka bir şey değil.”

Abdullah Yeğin ve Bayram Yüksel gibi üstadın feyzi ve terbiyesini almış diğer iki talabeside Hocaefendi ile yakından tanışmış ve dava samimiyetini görmüştü. Şanlıurfa’da yaşayan Yeğin Hoca bir sohbetinde şunları kaydediyordu:

‘Hocaefendi mektep açmış, dersane açmış, kolej açmış. Orada da mümkün mertebe kendi anlayışları, kabiliyetleri ve güçlerinin yettiği kadar Risale-i Nur’u, birşeyleri öğretmeye çalışıyorlar. Herkesin gayesi neticede imana hizmet olduğu için hepsinin gayesi birdir. Ben hepsi dinsizliğin karşısında bir yumruktur diyorum’.

Abdullah abinin bu çıkışı Nur camiasında yurt ve kolej açmaya yönelik inadı kısmen kırmıştı. Zira pek çok Risaleyi Nur grubu Hocaefendiyi çok sert bir dille eleştiriyor, ‘Üstad zamanında yurt, okul mu vardı, bu diyalog çalışmaları da nereden çıktı, Gülen bidat çıkartıyor’ diyorlardı. Açıkcası Gülen’in en yakınındakileri bile ikna etmesi etmesi kolay olmuyordu. 1975′den beri yanında olan Hüsrev abinin talabesi Saadettin Başer’e 2012′de şunu söyleyecekti:

On yıl ötesinin planını yapıyor ve ona göre adımımı atıyorum. Gözlerinizin içine bakıyorum evet kabul diyorsunuz ama bir acabayı da seziyorum, görüyorum. Ben bunları gerçekleştirmeye niyet ediyorum. 13 yaşında Erzurum’da annem beni koyunları gütmeye gönderirken dağarcığıma azığın yanında Hayatüssahabe kitabını da koyardı. 9 defa okudum ve ezberledim. Bugünün planlarını 13 yaşında bir çoban iken yaptım. Eğer bana engel olursanız veya ağır aksak davranırsanız 10 yılda yapılabilecekler 50 yılda yapılır ve aradaki 40 yıllık gecikmenin hesabını siz verirsiniz, ben vermem. Çünkü ben yapmak istiyorum.

Hocaefendi’yi 18 yaşında Erzurum’da medrese talabesi iken üstadın talabesi Muzaffer Aslan’ın sohbetine ilk götüren, kendisinden yedi yaş büyük Mehmet Kırkıncı Hocaefendi’dir. Üstad 1957′de Muazaffer Aslan’ı 6 aylığına Erzurum’a hizmete gönderir. Onun sadeliği, mütevaziliği, ilmi ve sahabeye benzer abide duruşu Hocaefendiyi çok etkiler. Genç Gülen ‘bu devirdede sahabe gibi yaşamak ütopya değilmiş’ diye düşünür. Buradaki sohbetlerin sonunda tren garında Muzaffer Hoca’yı uğurlamaya gelen sadece üç öğrenci vardır: Fethullah Gülen, Mehmet Kırkıncı ve Hüseyin Hatemi. Sohbetlerine katılım on veya onbeş kişiyi geçmemiştir ama dönüşte üstadtan şu müjdeyi alır: Muzaffer’in 6 aylık Erzurum seferinden elde edilen semere 20 yıllık Risaleyi Nur hizmetine bedeldir. Kırkıncı Hoca, Gülen ile ilgili şunları ifade ediyor:

Hilkaten dürüst, halim, iffetli bir genç idi. Müşfik ve merhametli idi. Her nutku bir belagat ve fesahat şaheseriydi. Hocaefendi, bizden bin adım ileri attı. Hariçteki hizmetleri ile de milletimizin dışarıdaki itibarını artırdı. Bediüzzaman Hazretleri’nin ‘Size kat’iyyen ve çok emarelerle ve kat’i kanaatimle beyan ediyorum ki, gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükümet, alem-i İslam’a ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak, mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini mefahir-i tarihiyesini onun ibraziyle gösterecektir’ sözüne masadak oldu. Yüzlerce ve binlerce gencin fazilet ve irfanına vesile olmuştur. Bu ağır vazife, genç yaşta saçlarının ağarmasına sebep olmuştur.’

Kırkıncı Hoca, Hocaefendiye yazdığı bir mektupta “Bu kudsi hizmetinizi değil ki biz, felekler ve feleklerdeki melekler dahi tebrik ediyor.” demişti. Gönül Damlalar adlı eserinde ise Hocaefendi için; “Letafetli bir lebib ve fesahatli bir edip” tâbirini kullanmaktadır. Hocaefendiye gönderdiği ve 1997 Ramazan bayramında Zaman gazetesinde “Her ehl-i hamiyeti ağlatan zulüm” adıyla yayınlanan bir mektuplarında Kırkıncı Hocaefendi şöyle demektedir;

“Sizi iki cihanda bahtiyar etmeye vesile olacak kutsi hizmetinizde Cenab-ı Hakk’ın size yüz binlerce sadık mücahitleri hayrul halef olarak bahşetmesi en büyük tesellimizdir.” Ve şöyle devam ediyordu: “Muhterem efendim, sizin saffet ve masumiyet içerisinde geçirdiğiniz hayatın sayfa ve yaprakları gayet açık ve parlaktır. Katiyyen bu gibi hadiseler mir’at-ı kalbinize toz konduramaz ve hizmetinizi gölgeleyemez. Zira bu gayretinizi bütün Anadolu ve âlem-i İslam, hatta cevv-ü sema ve fezayı âlem alkışlıyor, belki kâinat dahi memnun, mesrur oluyor.”

Artı Haber adlı dergide bir soru üzerine Kırkıncı Hoca şöyle diyordu:

“Fethullah Hoca çok muhterem bir zattır. On sene benim yanımda kaldı. Devletin yapması gerekenleri yapıyor. Okullar açtı, çocuklar orada Türkçe öğreniyorlar, Müslüman oluyorlar. Onu baş tacı etmek lazım. Zaten ben onun çocukluğunu bilirim, müşfik, devletine bağlı. Hatta milliyetçilik namına benden biraz daha ileriydi.”

Hocaefendiye Nurlardan ilk bahseden Mehmed Kırkıncı hoca olmuştur. Hocaefendi Rotterdam sohbetinde Kırkıncı Hoca’dan şöyle bahsediyordu:

“Bana Risale-i Nur’u tanıtan da o oldu. Abimizdi, hamimizdi. Hâlâ da hâlisane hizmet eder -kendisi nasıl düşünürse düşünsün- ama düşüncesi oydu: Ellerini dizlerine vurur; “Hocaefendi akibetimden çok endişe ediyorum” derdi.

Kırkıncı Hoca Aksiyon dergisine verdiği röportajda Hocaefendi ile alakalı şunları söylüyordu:

“1956′da tanıştık, 1966 yılına kadar beraber iman ve Kur’an’a ait hakikatleri okuduk. Bu süre içinde aramızda tatlı bir uhuvvet ve muhabbet teessüs etmişti. Onunla birlikte geçirdiğimiz zamanları tahattur ettikçe kendimi firdevsi bir saadet içerisinde hissediyorum. Bazen cumaları müftü efendiden izin alarak herhangi bir camide vaaz ederdi Hocaefendi. Sabahtan öğleye kadar risaleden bazı yerleri ezberler, kürsüye çıkar, kekelemeden konuşurdu. Bak ben kekeliyorum ama onda kekeleme yok. İşte onları ezberleye ezberleye kendine bir hal geldi. Öyle bir hafızası var ki, 1966′ya kadar beraber bulunduğumuz her şey hafızasanda. Onun vaaz ve nasihatleri en duygusuz insanı bile heyecana getirip ağlatır. Dünya zevkleri onu hiçbir zaman aldatmadı. İbadetine düşkündü, geceleri teheccüd namazını kılar ve secdeye kapanarak bu millet için dua ederdi. Dalalet ve sefahat girdabına düşen, dini ve milli seciyelerini kaybeden gençlerimiz için ağlar ve necatları için halisane niyaz ederdi. İslamiyet’in neşir ve tebliğini farz telakki eder ve bunu ifaya çalışırdı. Bu çalışmasında da muvaffak oldu.

Onun en bariz meziyetlerinden birisi de vatan ve milletini çok sevmesi idi. Kendisi için değil milleti için yaşar ve düşünürdü. O nedenle, onun hizmetlerini çekemeyenler, ona karşı olanlar memleketin, milletin dostu değil. Kendisine yapılan saldırılara rağmen azim ve sebatla, sabır ve tahammülle taviz vermeden davasını takip etti. Bir gün adaletin zulme, hakkın batıla galebe edeceğine inanıyordu. Fikir ve irfanla ve neşriyatla insaniyete hizmet etmeyi gaye edinmişti. Hoşgörü sahibi idi. Muhaliflerine bile kat’iyyen düşman nazarı ile bakmazdı. Hakikate muhalif hiçbir menfi harekette bulunmamıştır.”

Kırkıncı Hoca, “Hayatım- Hatıralarım” adlı anı eserinde risalelerin Hocaefendi üzerindeki etkisine şöyle değiniyor;

“Feyz kaynağı olan Risale-i Nurları tahkik ve tetkik ettikten sonra Hocaefendi yepyeni bir hususiyet kazanmış oldu. Risale-i Nur’daki cevherler onun ruhunu alevlendiren bir mürşid-i azam oldu. Risale-i Nur’un rahle-i tedrisinde istidatlarını yoğurdu. Onun düsturlarını kendisine meslek ittihaz etti. Hocaefendi o cevherleri aşk mayası ile yoğurarak gençlerimize verme bahtiyarlığına erişti. Şimdi ise hizmeti bütün dünyanın gözlerini kamaştıracak bir hal aldı. Çağımızda iman ve İslam aksiyonunun müstesna temsilcilerinden biri oldu.”

Hocaefendi’yi hayatta en fazla üzen hadise Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın suikastla zehirlenerek 17 Nisan 1993′de öldürülmesiydi. Gece ve gündüz bir hafta hiç durmadan ardından ağladı. ‘O bulunduğu yerde tek adamdı, yeri doldurulamaz’ diyordu. İlginçtir, Haziran 1993′de çok sevdiği annesi Refia hanım vefat ettiğinde Hocaefendi hiç ağlamadı. Bu benim şahsi meselem, arkadaşlarımı buna karıştırmam düşüncesindeydi. Talabeleri bir gün eline kendi yazdığı anne şiirini vererek okumasını istediler, daha ilk cümlede gözlerinden yaşlar boşandı ve şunu itiraf etti: Evet, odamda annemin ayaklarım üşümesin diye benim için ördüğü patikler çekmecemde duruyor. Her gün açıp bakıyorum ve odamda iki saat sessizce ağlıyorum.

Kırkıncı Hocaefendi şunları da ifade ediyordu: Yıllar sonra annesinin vefatı üzerine Osman Hoca ve Ahmet Şahin’le birlikte taziye için gittik. Dört saat yanında kaldık. Çok güzel sohbetler oldu. Birkaç gün önce bir rüya görmüştüm.

Rüyada geniş bir bina, ucu bucağı görünmüyor, zemini de halı gibi döşenmiş. Hoca efendi birden yanımda durdu ve binayı bana anlatmaya başladı.

Dedim: “Buraya gelmeden önce böyle bir rüya gördüm. Tabiri nedir?”

Dedi: “Estağfurullah, siz daha iyi bilirsiniz.”

Ben de “Sizin hizmetinizden çok gelişeceğine işarettir” dedim.

Hocaefendi: “Bu sizin hizmetiniz, sizin, sizin…” diye ağlamaya başladı.

İzmir’de hapisteyken Nazım Gökçek, Necmettin Bey ziyaretine gideceğiz. Gitmeden öncede bir rüya gördüm. Rüyada Cebrail, elinde bir masa saati. Bana “Al bunu Fethullah Hocaya ver.” Ziyaretine gittiğimizde bu rüyayı anlattım. “Hocam, bunu işittikten sonra 10 sene hapiste kalsam hiç aldırmam” dedi. Yüz yetmiş ülkede okul yapmak ne demek? Cebrail’in rüyadaki saati bu işte…

Ben, “Cenabı-ı Hak, Bediüzzaman’ı kendisini anlatmak için yaratmış, Fethullah Hocayı da hizmet için yaratmış.” diyorum. Benim inancm bu…

Kırkıncı Hocanın hizmetlere dair gördüğü iki rüyasını Hocaefendi bir sohbetinde şöyle anlatıyor:

“Benim öteden beri hep kendisine saygı duyduğum bir zat. 5–10 yaş benden ilerde olmasının yanı başında aynı zamanda 5–10 sene evvel de Hazret-i Bediüzzaman’ın dünyasına erken uyanmış olması itibarıyla benim saygı hisleri, saygı duygularıma bir o kadar daha saygı ilave ettiren bir insandır. İki sene evveldi, bu müesseselere gelmişti. Bana iki enfes şey anlattı. Bunlardan bir tanesi şuydu: Gözyaşlarıyla, 60 yaşındaki insan hıçkıra hıçkıra anlattı. Az belki ayrı gibi görülebilirdi. Ben görmem de, o da görmez, başkaları görebilirdi. Şafii-Hanefi ayrılığı, Şafii-Maliki ayrılığı içinde biraz da metotta, usulde değişik yollarla aynı hedefe varma ayrılığı gibi bir şey. “Etturuku ilallah bi adedi enfasi halaik” Allah’a giden yollar mahlukatın solukları sayısınca. İşte bundan nasiplilik içinde mini bir farklılık, bir ayrılık. Tabii bunu neye söylüyorsun. Çünkü “Sizin hizmetiniz” deyip de, başarıları ifade ederken böyle bir insanın o başarıları gözyaşlarıyla ifade etmesi çok manidardır. Dedi ki; “Bu müesseseleri gördüm. Her birisi dünyayı idare edecek büyük saraylar gibi geldi. O saraylarda beni gezdirdiler. Bir yere gelince o saraylarla alakalı insanları, görünce, anladım ki meğer dünyayı idare eden o saraylar bu hizmet ve bu hizmetin arkasındaki insanlarmış” dedi. Ve hıçkıra hıçkıra ağladı. Ve sonra arkasından ayrıbir şey anlattı: “Gördüm ki yine” dedi. “Anadolu seller içinde, seylâplar içinde. O seller binalar? önüne katıp bir kütük gibi sürükleyip götürüyor. Ve herkes endişe telaş içinde. O esnada ümitlerin ayakta kalması düşünülemez. Herkes sarsık, belki her vicdanda yeis yaşanıyor. Fakat o esnada nereden çıktığı belli olmadan birden Bediüzzaman belirdi. O selin içinde, sizin yurtlarınızı, pansiyonlarınızı, evlerinizi, kaya gibi kucaklıyor, selin önüne koyuyor ve bir baraj yapıyor. GAP barajı gibi bir baraj yapıyor. Derken sular çekildi. Zararlı olma durumu inkitaa uğradı. Ve faydalı bir baraj haline geldi. Anadolu da seylâpların erozyonundan kurtuldu.” Bunlar iki sene evvel derin duygularla, coşkun heyecanlarla anlatıldı.”

Hizmet’in İzmir’de başlamasının da bir hikmeti vardır. Levanten, Rum ve Ermeni nüfusu nedeniyle Osmanlı döneminden beri ‘Gavur İzmir’ denilen bu şehir Eylül 1922′ün ilk haftası kaçan Rumlar tarafından yakılmıştı, yıkılmıştı. Cumhuryet’in ilk 50 senesinde de İzmir, dinin merkezi değildi. 1966′da Hocaefendi, Edirne’den Kestane Pazarı camisine imam ve vaiz olarak atandığında tarihin akışı değişti. Kur’an Kursu’nda beş yıl boyunca müdürlükte yapan Hocaefendi, Kestane Pazarı Cami vakfı kurucu ve yetkililerini zor durumda bırakmamak için öğrenci kamplarını hep kendi bulduğu bütçelerle dışarıda yapmıştı. 1968′de Buca’da ilk kampa gittiklerinde 75 öğrenci vardı ama bunların erzak ve iaşesini nasıl karşılayacağını bilmiyordu. 30 yaşındaydı, o yıl ilk defa hacca da Diyanet görevlisi olarak gidecekti. İkinci sene 1969′da Manisa kampında öğrenci sayısı 250′ye çıkmıştı. Tüm bunların masrafını karşılayan fakir İzmir esnafıydı. Hocaefendi, 1969’da İzmir’de Tepecik mahallesinde ilk Işık Evi sayılan dersaneyi açtığında üniversite ve lise öğrencisi talebelerini burada eğitmeye başlamıştı. Bu evde kalanların hepsi daha sonra Gülen’in kuracağı sosyal hareketin önde giden atlıları ve üst düzey yöneticileri olacaktı. İçlerinde kimler yoktu ki… Abdullah Aymaz, Mehmet Atalay, Ali Candan, Hüseyin Rencber, Halil İbrahim Uçar, Mehmet Kadan ve İlhan İşbilen. Fehmi Koru ile Abdullah Aymaz aynı lisede okuyordu ve Koru Gülen’in tedrisinden geçen ilk talabelerdendi. Nur talabelerinin öğrenci dersanesi nasıl çalıştırılır hiç biri bilmiyordu. Bu nedenle staja ihtiyaçları vardı.

Gülen, kırk kişilik bir topluluk oluşturarak Ankara’da Dışkapı semtinde Nur apartmanında oturan Bayram Yüksel’in dersanesine bir gezi düzenledi. Aynı gün başka bir yerden gelen 40 kişilik başka bir grupla evde 80 kişi olmuşlardı. Evde olanlara şahit olan, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Bekir Aksoy, Fethullah Hocaefendi’yi ilk defa orada gördü. 31 yaşındaki bu genç bu dünyadan değildi. Hal ve haraketleri, edebi, saygısı, oturuşu bir başkaydı. Dizleri üstünde genç bir medrese talabesi gibi tir tir titriyor, buram buram terliyordu. Bayram Yüksel, ders yapması için Risaleyi Nur’u genç Fethullah’a uzattı. Uzun boylu, yakışıklı, yüzünden nur damlayan Gülen Hocaefendi’nin dilinden tek bir kelime döküldü: Estağfirullah…

Bayram Yüksel, ısrarla Gülen’in dersi okumasını talep ettikce hep estağfirullah kelimesini işitti. Bardaktan boşanan yağmur altında kalmış gibi sırılsıklam ter olan Hocaefendi, edep ve terbiyesinden kıpkırmızı olmuştu. Bir büyüğün karşısında nasıl oturulur, nasıl konuşulur hal lisanıyla gösteriyordu. Bekir Aksoy, çok etkilenmişti. Eski evliya menkibe ve siyer kitaplarında gördüğü bir tabloydu bu. Kitaplarda kaldı, bir daha yaşanmaz sanıyordu. Tam 40 defa Gülen Estagfirullah dedi ve Bayram Yüksel’in olduğu ortamda Risaleyi Nur’u okumaktan hayâ etti, saygıda kusur etmedi. Gülen’in karakter ve ahlak yapısına aşık olan Bekir Aksoy, herkes gittikten sonra Bayram Yüksel’e şunu söyledi. Bu şahıs, Fethullah Gülen çok büyük bir şahıs olacak, ömrümün sonuna kadar ona hizmetçi olmak isterim. 1979’da ABD’ye imam olarak gönderilen ve orada kalan Aksoy’un bu duasını Cenabı Allah kabul edecekti. 1992 yılında Fethullah Gülen ilk defa ABD’ye geldiğinde yanından yer almayan Aksoy, 1997’de ikinci gelişinde yine tercümanlık ve rehberlik yaptı. 21 Mart 1999’da Gülen’in zoraki sürgünle daimi olarak ABD’de Pensilvenya’da kamp yerine yerleşmesinden sonra yanından hiç ayrılmadı, özel kalemi oldu. Ankara’da ilk talebe hizmetlerini başlatan Bayram Yüksel ağabeydi ve Bekir Aksoy’da en samimi ilahiyatta okuyan öğrencilerdendi. Hacı Bayram’daki meşhur 27 numaralı ev çok hizmet etti. Bayram ağabey, iki dakika boş zamanı olsa hemen boynunda asılı duran torbadan Risale-i Nur çıkarır, okurdu. Onun, Risale-i Nurlara böylesine bağlı olmasına her Nur şakirdi hayran olurdu. Cenaze namazının bizzat Hocaefendi tarafından kıldırılmasını vasiyet etmiştir. Hatta Bayram Yüksel, 1997’de dar-ı bekaya irtihal etmeden önce teveccühü en uç noktaya taşıdı.

Hocaefendi, Bayram abinin teveccühünü şöyle anlatıyordu:

“Bayram abi enfes şeyler anlattı bana. “Tamamen bu neşri size devredelim” dedi. Bunlar hep Allah’ın lütfu…”

Üstadı 1956’da tanıyan ve ABD’ye ilk Risaleleri götürme ve ABD Kongre müzesine hediye etme emrini bizzat üstattan alan Hekimoğlu İsmail, bugüne kadar 55 yazdı, hepsini okudum. Mütevazi bir Nur şakirdiydi. Bayram abiyi ve Gülen’i Hekimoğlu şöyle anlatıyor: Hacı Bayram Camii civarında çok sade bir evde otururdu. Bir gün dedi ki, “Ben evde bir saat oturdumsa, bin kere tövbe etmem lazım. Bu kadar çok talebe, bu kadar çok yapılması gereken iş varken…”

Yine bir gün Hacı Bayram 27 numaralı evde ders yapıldı. Bayram ağabey, dersten sonra ocağı yaktı, kaynayan suya erişte attı, biraz da salçayla karıştırıp ikram etti. Dersten sonraki ikramlar için saatlerce mutfakta uğraşmak diye bir şey yoktu. Başka bir gün yine bizi yemeğe davet etti. Gittik. Çorba yapmış. On kaşıkta bir şehriye tanesi geliyor kaşığa… Amma o çorbanın tadını unutamam…

Fethullah Gülen Hocam’ın buyurduğu gibi,

“Ben Hazreti Üstad’ın etrafında bir kısım itibarıyla hakikaten ümmi, fakat hizmet felsefesine vâkıf öyle dâhilere şahit oldum ki, isim de tahsis edebilirim… Bayram ağabey, mektep okumamış bir köylü çocuğu idi. Fakat vallahi-billahi-tallahi bir devletin başına koyun, o nurları çok hazmetmiş olması itibarıyla, idare ederdi.”

Bediüzzaman’ın, “Japonya’ya Bayram’ı göndereceğim.” demesi üzerine bir kardeşimiz, “Üstad’ım, oralara tahsilli ağabeyleri gönderseniz daha iyi olmaz mı?” diye sorar. Üstad der ki, “Tahsil değil, ihlas hizmet eder…”

Teksaslı Gazetecinin Ziyareti

Birkaç ay önce Gülen’in Pensilvanya’daki kaldığı çiftlik evine gelen Teksaslı Amerikan gazeteciye duvarda yazılı olan levhada ki ‘Burada ya ahireti konuş veya sus’ yazısını tercüme etti Bekir Aksoy. Sonra da şaşkın şaşkın bakan muhatabının kafasındakileri okumuş gibi şunları söyledi:

Siz dünya çapında 150 ülkede faaliyet gösteren, okulları ve üniversiteleri olan bir sosyal hareketin liderinin kaldığı mekanda herhalde dev bilgisayarlar, Uganda masası gibi ülke birimleri bulmayı bekliyordunuz. Milyar dolarlarla oynandığına göre muhasebeciler ordusu çalıştırılıyor olmalıydı. Böyle hummalı bir çalışma göremeyince şaşırdınız değil mi? Gülen sadece ahiret ile meşguldür, dünya kelamı etmez ve ettirmez. Zaten kendini dinleyenlerden dünya makam ve zenginliklerine talip olmamalarını sadece Allah’ın rızasını, hoşnutluğunu kazanmalarını istiyor. Siyasetten uzak duruyor.

İzmir’de Bornova’da Hisar camisinde Hocaefendi ilk vaaza başladığında Yaşar Tunagür Hocaefendi’nin sohbetlerini kasede kaydeden Cahit Erdoğan da camidedir. Ancak kayıt aletini getirmemiş, bu genç hoca yaşar hocadan daha iyi değilki kaydı hak etsin diye düşünmüştü. Vaaz boyu kıvranmış durmuş, terlemiş, bin pişman olmuştu. O gün kendisine söz verdi, Hocaefendi’nin hiç bir vaaz ve sohbetini kaçırmayacak ve kaydedecekti. İlk kayıtları gizli yapmıştı, zira çok mütevazi olan Hocafendi ‘ben buna layık değilim’ diye izin vermiyordu. Onu ikna etmesi kolay olmamıştı. Tuzcu Cahit Hacı Kemal Erimez’den yardım istedi. Hacı Ata’nın net tavrı olmasa belkide Hocaefendi vaazlarının Cahit Erdoğan tarafından kayda alınmasına izin vermeyecekti. ‘Rahmetli Cahid Erdoğan bey Bediüzzaman’ın sağlığında sesini kaydetmek için teybini de ziyarette yanında götürmüş, fakat Üstad izin vermemiş ve Cahid ağabeye: “Bu teyb ilerde büyük hizmet edecek” buyurmuştu. Daha sonraları bu teyb Fethullah Gülen hocaefendinin vaaz ve sohbetlerini ilk kaydeden ve bizlere intikalini sağlayan Cahid Ağabeyin vesilesi ile aynı teyp olmuş, Üstadın ihbarını da tasdik etmişti.’ Tuzcu Cahit abi ahir ömründe İstanbul Çamlıca’da yaşadı. Çamlıca Kuran kursu’nun revirine bakan sağlık memuru olarak hergün iğnelerini vurmak için evine gidiyordum. Allah rahmet eylesin, Cahit abinin kaydettiği kasetler bir neslin kurtarılmasında önemli rol oynadı.

‘Evet’, dedi Amerikan gazeteci, burada kalan şahsiyet sanırım ruhani biri. Çok sade, mütevazi, ruhaniyet ağırlıklı bir mekan. Bildiğim her şey yanlış olmalı. Buraya doğruları yazmaya geldim, psikolojik savaş ürünü çakma haber peşinde değilim.

Elin Amerikalısı Gülen’i ve örnekleri kendinden olan 21. yüzyıla şekil veren veya verecek olan Gülen Hareket’inin Türk İslam medeniyetinin ana kaynaklarını tanımaya, hiç olmazsa samimi gayret ediyor. Ancak ülkemizin aydını halen suskun, medyası onca yediği yalanlama tokadına rağmen halen açık arıyor…

Fethullah Gülen ve Siyaset

28 Şubat 1997 sürecinde Gülen Hocaefendi’yi siyasete bulaştırmak isteyen derin devlet güçleri, fesad komitesi medya ile el ele vermiş imaj bozma operasyonu sergiliyordu. 1998 Şubat ayında “İşte MİT raporu” diye bir belge gazetelere düştü. Susurluk olayı patlak verince, MİT Başbakan Erbakan’a 17 Aralık 1996′da bir bilgi notu ulaştırmıştı. Bu notta 58 isim yer alıyordu. O rapor, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal tarafından Erbakan’a sunulmuştu. 58 isim arasında Tansu ve Özer Çiller’in, Mehmet Ağar’ın, Mehmet Eymür’ün, çok sayıda mafya mensubunun, hatta Fethullah Gülen’in bile adı vardı. 1998′de gazetelerde yayınlanan MİT’e ait bilgi notunun bir bölümü kamuoyundan özenle gizlenmişti. Bugün de gizleniyor. Çünkü o raporun her sayfasının altında bütün bilgilerin basından, özellikle Doğu Perinçek’in Aydınlık adlı dergisinin 22 Eylül 1996, 17 ve 24 Kasım 1996 tarihli nüshalarından alındığıbelirtiliyordu. Azerbaycan darbesi iddiaları, Çiller Özel Örgütü’ne ilişkin haberler hep basın kaynaklarından derlenmişti.

Dediğim gibi her sayfanın altına “İddialar basından alındığı biçimde aktarılmıştır” diye ibare düşülmüştü. Zaten, bu bilgileri Erbakan da o tarihte kamuoyuyla paylaşmıştı. Demek Milliyet’teki haberin yeni bir tarafı da yok.

O raporda, meselâ Fethullah Gülen’in CIA bağlantısı şu şekilde anlatılıyordu:

“Gülen, eski CHP milletvekili Kasım Gülek ile yakındır. Gülek, Moon Tarikatı üyesidir. CIA bu tarikatla işbirliği halindedir. Dolayısıyla Fethullah Gülen de CIA ile ilişkilidir.”

Aynı rapor, Gülen ile mafya arasındaki münasebeti de şöyle bir mantığa dayandırıyordu: “Haluk Kırcı, Türkmenistan’da bulunduğu sırada ‘Hoca efendinin görüşlerine inanıyorum’ demiştir. Çatlı’yı İsviçre’deki cezaevinden CIA kaçırmıştır; daha sonra Haluk Kırcı ölen Çatlı’nın yerine geçmiştir.” Haluk Kırcı, Fethullah Gülen’e sempati duyduğuna göre, bir ucu CIA ve Mossad’a, diğer ucu Susurluk’a dayanan karışık bir yumak işte bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Beni hayrete düşüren, medyanın, yeni bir şeymiş gibi, Şubat 1998′de, kamuoyunu yönlendirmek amacıyla paylaşılan bilgileri, ısıtıp yeniden gündeme getirmesidir. Bu raporun arkasında tekrar hatırlatalım: Doğu Perinçek’in Aydınlık gazetesi var. Doğu Perinçek Ergenekon sanığı. Zaten MİT’in yazdığı o bilgi notu da, kaynak olarak Aydınlık dergisini gösteriyor. Özellikle gazeteciler hafıza zaafına uğrayınca, fark etmeden tehlikeli misyonları üstlenmiş oluyorlar.

Hocaefendi siyasilerle görüşmesinin nedeni şöyle izah ediyor:

Siyasilerin bizimle görüşme talepleri, elbette sadece benim şahsımdan kaynaklanmıyordu. Onlar, bizim arkadaşlarımızda gördükleri veya zannettikleri potansiyel gücü, ‘rey’e çevirebilmek cehdi ve gayreti içindeydiler. Aslında bir siyasi lider için böyle bir davranış gayet normal ve tabiidir, ancak, eskiden beri ruhuma hakim olan bir düşünce vardır. Bu adamlar politikacıdır; görüşmeleri, konuşmaları hep birer siyasî yatırım olabilir. Bugün burada bizimle oturur bir şeyler konuşurlar. Yarın gider bunu bir yerde kendilerine malzeme yapabilirler. Bu iş basına akseder ve bunun tekzibi de mümkün olmaz, ancak, tavrımızın siyaset üstü olduğunda şüphe edilmemelidir.

Fethullah Gülen Hocaefendi, mürşidi Said Nursi gibi, ‘siyasetden şeytandan kaçar gibi kaçan’ ve takipçilerini kesinlikle siyasete sokmayan tek sivil ve dini toplum örgütü lideri Türkiye’de. Her seçim döneminde bazı isimler gündeme yalan yanlış getirilir. Gülen, hiç bir zaman ‘şuna oy verin’ diye yönlendirme yapmayacak kadar demokratik, nezaket sahibi biri. Tüm siyasi parti liderleri kendisiyle bu beklenti ile görüştü, iskeleye yanaştı; ama sonuç alamadı. AK Lideri ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan buna dahil. 12 haziran 2011 genel seçimi öncesi ısrarla the cemaatden 50 milletvekili isteyen ve ısrarla göndermeyen Gülen değil mi? Erdoğan’ın aşırı talebinden sonra bugün AK Parti saflarında milletvekili olan İlhan İşbilen ve Muhammed Çetin’den başkasına kefil olmayan ve ‘yapmasalar daha iyi olur’ diyen Gülen’i ve the cemaat’ı politika yapmakla suçlayanlar insafsız, vicdansız, karaktersiz değil mi? Gülen siyasete girdiği, gücü, parayı, makamı ve iktidarı elde ettiği halde imanen, kalben sağlam kalabilmiş tek bir insan tanıdığını söylüyor. Merhum şehidimiz Turgut Özal. Gülen, birde merhum diğer şehidimiz Muhsin Yazıcıoğlu’nun bir siyaset adamı değil bir alperen olarak orada bulunduğunu dile getirerek yiğide hakkını veriyor. Gülen’in kısacası siyasette harcayacak talabesi de yok, boşa harcayacak zamanı da.

O, tüm halkımızı kucaklamak, siyasi tefrika yoluyla bölmek istemiyordu. Elbette sorumlu bir vatandaş olarak görüşlerini söyleyecek ve elinden geldiği kadar kendini sevenleri yönlendirecektir. Bunun adına siyaset yapmadan siyaset yapmak denir. Siyasilerle irtibatını sağlayan, yıllarca yanında bulunmuş yetkin bir iş adamı, Aralık 1995 seçiminde Gülen’in haberi olmadan DYP Lideri Tansu Çiller’e gidip ‘beni İstanbul’dan birinci sıradan birinci aday yapacaksınız’ diye girişimde bulunduğunda Çiller bile buna inanmamıştı. Çiller’in sordurmasıyla bunu öğrenen Gülen’in sinirlenerek bayıldığını ve ‘bu zatla ilgimiz yoktur’ diye Zaman gazetesine ilan verdiğini hatırlıyorum. Bu zat hatasını anlamış, iki gözü iki çeşme ağlıyordu. Bu zatı muhteremi Çiller’in 1995′de Bakü’ye yaptığı gezide yakından tanımıştım. Gezi programına Bakü Türk Koleji ve Kafkas Üniversitesi alınmayınca köpürmüş ve büyükelçinin canına okumuştu. Çok samimiydi. Çiller onu kıramadı ve büyükelçiye rağmen ayak üstüde olsa Azeri lider Haydar Aliyev ile Kafkas üniversitesini ziyaret etti. Ancak Bakü Büyükelçisi Ömür Orhun, Bakü Türk kolejine adım atmamakta yeminliydi. Aralarında çıkan laf dalaşı, muhteremin büyükelçi Orhun’un gözünün üstüne bir yumruk atmasıyla kavgaya dönüştü. Korumalardan önce ben araya girdim ve ayırsamda ikinci yumruğuda yedi büyükelçi. Gözleri mosmor olunca kara gözlük kullanmak zorunda kaldı. Bu kadar samimi olan birinin ihanet edeceğini hiç sanmıyordum. Daha sonra ortaya atılan, ‘evvelden sokulmuş uyuyan bir ajan’ olduğu yalanlarına hiç inanmadım, inanmayacağım.

Ancak şu gerçeğide gözardı edemem. Muhteremin bol para harcama ve lüks yaşama zafiyeti vardı. Bu nedenle bir yandanda Turgay Ciner’in adına açtığı hesaba yatırılan 60 bin doları afiyetle yedi ve İstanbul’da Beykoz’da tahsis edilen evde kalıyordu. Park Holding’in 10 yıllık dönem bilançolarına maliyeciler bakarsa bunu görecekler, benim nasıl bildiğimi ise sormayın, gazeteci kaynaklarını açıklamaz. Gülen, bir ay huzuruna onu kabul etmedi. Bir hafta geldi, onun dergahında ağladı. Yüzüne dahi bakmadı. Affetme ufku geniş Gülen, nihayet onu bir daha Türkiye’ye dönmemek ve tüm zamanını bu hizmetlerde sarfetmek kaydıyla, Afrika’da hizmete gönderme şartıyla affetti. Ama dinlemedi. Tersini yaptı, bir defa şeytanların kucağına düşmüştü. İmtihanı kaybetmişti, nefsine yenilmişti. Bir gün geri döneceğine, hatasını anlayacağına inanıyorum. Bu hizmetin çayını çorbasını içen unutamaz. İşte Gülen budur. Teklif var, ısrar yoktur ama kendini bırakanı kendi adına affetsede, the cemaat’a zarar verdiği, Hakkın hukukuna tecavüz ettiği için hesabını Allah’a verecektir, ahirette mutlaka ince hesap görülecektir. Doğan içinde, generaller içinde aynı durum söz konusu. 28 Şubat davası bu dünyada belki bir sorunu çözer ama büyük mahkemedeki hesaplaşmada kıl kırk yarılacak ve hesap çetin geçecektir. Gönül isterki hesap o tarafa kalmadan bu dünyada eşeklik edenler çıksın özür dilesin, neyse cezası çeksin, toplumda barış ve huzur olsun. Böylelikle bir daha aynı palavralar atılmaz. Adalet yırtılmaz.

Erbakan’ın Israrı

Peki kim olabilir bu Gülen’i tehdit eden şantajcılar? Gülen, ‘bu sırlar benle mezara gidecek’ diyor ama biz tek tek inceleyelim. Merhum Necmeddin Erbakan’la ilk yüzyüze buluşmam 1989 belediye başkanlığı seçimleri öncesine rastlar. 20 yaşında Alanya’da genç bir esnaftım; gazeteci değildim. 30 yıldır Erbakan’den medet uman, emekli asker olan babamı Erbakan Alanya belediye başkanlığı adaylığı için düşünüyordu. Dar daireli bir ev toplantısında Erbakan, ‘Özal ve Fethullah Gülen, CIA’nın ajanlarıdır. Bir numaralı düşmanımız Zaman gazetesi ve Gülen Grubudur’ dediğini bu kulaklarımla duymasam inanmazdım. Erbakan’a göre kendi partisine oy verenler müslümandı; vermeyenler’ patates din’indendi. Kıpkırmızı olmuştum, babamı adaylıktan vazgeçirdim, yine de babam seçim kampanyasında tüm araçlarını onlara tahsis etti. Ses çıkarmadım. Bu olayı birkaç yıl sonra Gülen’e bir talabesi vasıtasıyla ulaştırdığımda Gülen’in ‘Susma, yorum yapmama hakkımı kullanıyorum’ dediğini ibretle öğrendim. Gülen’in ufkuna, vizyonuna aşık oldum. Erbakan’ı ülkemize getiren ismin Faruk Gürler ve Muhsin Batur paşalar olduğunu yıllar sonra öğrenecektim. Dini yapıları, tarikatları tek elde toplayıp kontrol etmek isteyen Gladyo ve Türkiye’deki generalleri Erbakan’a yumurtaları tek semette toplama görevi vermişti. Gülen’in siyasete girmeme kararına Erbakan 1970 öncesi pek bozulmuştu. Erbakan, Gülen’in Buca ve Manisa’da öğrencilerle yaptığı kamplara tam üç kez geldi ve hepsinde Hocaefendi’den ‘ Biz siyasete girmeyeceğiz’ kelamını işitti. Son geldiğinde Gülen, Erbakan ile yüzyüze görüşmek istememiş, yalan söylemek istemediği için de elindeki sopa ile bir yerde bir daire çizip, ortasına sopayı değdirip’ Burada yokum’ deyin lütfen diye mesajını iletmişti.

1994 belediye başkanlığı seçimlerinde RP’nin başarısını tüm hezeyanlarına rağmen sevinmiştim. Aralık 1995 seçimlerinde Gülen’in ne düşündüğünü öğrenmek için Altunizade’de sohbetine girmek istemiştim. Yurt dışında olduğum için o zamana kadar hiç oy kullanmamıştım, ilk defa yurtdışına giderken hava alanında oy kullanacaktım. Gülen, yanlış anlaşılır düşüncesiyle kimseyle görüşmüyordu. Küçük bir imasınını bile yanlış yorumlayanlar oluyordu. Sürekli onla görüşenler bile yanına giremiyordu. Bu kafa karışıklığıyla hayatımın en büyük hatasını yaptım ve RP’ne oy attım. Bu dönemde Gülen Grubu’na ciddi baskılar vardı, şantaj dostlardan da geliyordu. Erbakan’a kızgın olmama rağmen ‘ehveni şer’ diye ona oy atmam, Milli Görüşcü kardeşlerden nefret etmediğimi yeterince göstermiyor mu? Bugünde AK Parti’ye ‘ehveni şer’ diye oy veren çoktur. Sanıldığı veya uydurulduğu gibi the cemaat iktidarı AK Parti ile yarı yarıya paylaşmıyor veya iktidarı ele geçirmeye çalışmıyor. Mevlana’nın parti kurması ve hükümeti ele geçirmesi için organize çete kurması ne kadar saçmaysa Gülen’in ve takipçilerine isnad edilen iftiralar o denli saçmasapan, bilumum şeytanların çıkardığı fitne fesatlardır vesselam.

1996′da REFAHYOL hükümetinin başbakanı Erbakan çok şımarmıştı. Gülen’i siyasi rakip olarak görüyordu. Bazı odaklar, bu sıralarda Gülen ile Erbakan’ı karşı karşıya getirmek için ince oyunlar oynadılar. Gülen’i onaylar gibi gözüktüler. Gülen, bu devreyi lehine iyi kullanarak hoşgörü ve diyalog girişimleri başlattı, medyanın her çeşitinde boy göstererek derdini çok iyi anlattı, zenginler kulübü patronları ile iftarlarda buluştu. Rahmi Koç ile aynı masada iftar açtı. Cumhurbaşkanı Demirel, onun elinden hoşgörü ödülü aldı, sanat dünyası ve entellektüel kesim onu keşfetti, açtırdığı okulları gezdi. Daha sonra Hava Kuvvetleri Komutanı olan MGK Genel Sekreteri Orgenaral İrfan Kılıç, Selanik’te Atatürk’ün adına bir İmam hatip mahiyetinde okul açtırması konusunda Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak vasıtasıyla Gülen’e mesaj gönderdi. Gülen, ‘neden imam hatip istiyorlar ki, laik okul olsun daha iyi’ dedi. Afganistan ve Kuzey Irak’taki Türk okullarının açılımında arada referans olarak meşhur statükocu İhsan Doğramacı vardı. Doğramacı, bu devrede Bakü Türk kolejine yaptığı ziyarette değişmişti. Yıllardır sövdüğüm adamı okula götürmek için kapısında üç gün yatmıştıkda, Doğramacı’yı zor ikna etmiştik. Bunun hikayesinden bir roman çıkar ya, neyse. MİT ve derinciler, Doğramacı olur verince bu okullara Kuzey Irak ve Afganistan’da destek verdi. Bazıları, eşek ya, semerlerini yediler; Gülen’i avlamak isterken avlanmışlardı. Barış ve huzur ortamını bozmak için devreye giren fitneci güruhu, Gülen’in oluşturduğu bütünleşme, bir, diri ve iri olma misyonunu 1999′daki maskeli baloda baltaladı.

Bunun için Erbakan’a akıl almaz bir iş yaptırdılar veya kendisi bunu seve seve yaptı. Bilemiyorum, günahı kendi boynuna. Tarihten ders alınmazsa tekerrür eder diye bunu hatırlatıyorum. MİT’de Terörle Mücadele Başkanı olan Mehmet Eymür’ün meşhur 2. MİT raporunu yazdı ve the Cemaat’a ilk çeltik atıldı. Mesut Yılmaz Başbakan olunca Kutlu Savaş’a meşhur Susurluk Raporunu yazdırdı. Mafya ve karanlık ellerle irtibatlı 58 isim üzerinde duruluyordu. Erbakan, başbakanlığa gelen MİT raporuna 59. isim olarak hiç ilgisi olmadığı halde Fethullah Gülen’in ismini ekletti veya onun haberi olmadan eklediler. Bugünkü MİT krizine ne kadar benziyor. Bununla kalmadılar. İstihbarat örgütlerimizin hızlı ’007 James Bond’u kod adı ‘Yeşil’ olan Mahmut Yıldırım ile Gülen’in ilgisi olduğu ortaya atıldı. Zaman gazetesi, Yeşil’in cep telefonuyla kimlerle görüştüğüne ilişkin bir listeyi sekiz sütuna manşet verdi. Sesleri kısıldı. Yeşil, MİT’den JİTEM’e kadar tüm istihbarat örgütlerimize çalışan başbakandan bakanlara, üst düzey askerlerimize kadar herkesle pervasızca telefonla görüşen derin bir adamdı. İlgisi olamayacağı Gülen’le irtibatlandırma, kamu oyundaki olumlu imajını yıkmaya yönelikti. Erbakan’ın toplumu geren konuşmalarını Gülen ustaca yatıştırdı. İçimizdeki beyinsizlerden dolayı milyona yakın insanı toplama kamplarında öldürmek isteyen dıştaki şeytanlar ve içteki yardakçılarına manevralarıyla Gülen engel oldu. Bu dehşet planın ayrıntılarını yakında açıklayacağım, küçük dilinizi yutacaksınız. O zaman Gülen’in ülkemizi nasıl bir badireden kurtardığını anlayacaksınız.

28 Şubat sürecine gelinmesi, başörtüsü krizi Erbakan’ın belkide bilinçli ahmak politikalarının sonucudur. Bilinçli değilse bile o güne kadar Özal’dan beri sorun olmayan başörtüsü ile üniversitede kızlarımızın okuma şansını Erbakan, sarfettiği ‘Rektör başörtülüye selam duracak’ cümlesiyle elleriden aldı. Halbuki Erbakan deha seviyesinde zeki biri, böylesine açık hataları neden yapıyordu? Bu dönemde Allah’a, peygambere küfredecek kadar din düşmanı olan bir azınlık gemi azıya aldı. Eski Cumhurbaşkanı Demirel’in hükümeti kurma görevini, ekibini tasfiye ettiği için kızgın olduğu Çiller’e değilde azılı rakip partisi ANAP’ın başındaki Mesut Yılmaz’a vermesi düşündürücüdür. Asker baskısıyla DYP’den istifa eden Demirel’in truva atları, Yalım Erez sendromu siyasi tarihimize kara leke olarak geçti. Bu talep askerlerden gelmişti. 6 defa gidip 7 defa gelen Demirel koltuğa sıkı sıkı yapışmıştı, artık gitmek istemiyordu. İstediği kadar ’28 Şubat’ın başına geçerek zararı azalttım ve milletimi hizmet ettim’ desin, şeytanların kurguladığı oyunda kuklaydı. Çiller’in yakıştırmasıyla ’28 Şubat’ın Onbaşısı’ olmayı içine sindiren Mesut Yılmaz, siyasi kariyerini bitiren biçimde ‘post modern darbecilerle-kolkola’ görüntüsünü çekinmeden verdi. 1998 Eylül’ünde Zaman gazetesinde köşe yazmaya başlayan sürgün yazar Mehmet Barlas, henüz 22. yazısını yazmıştı ki, birden ayrılmak zorunda kaldı. Demirel ve Yılmaz’ın azılı düşmanı Barlas’a Zaman’ın kapı açması üzerine Mesut Yılmaz, Zaman gazetesini Barlas’ın ifadesiyle tehdit etti ve şantaj yaptı. Daha sonra başka bir partide faaliyet gösteren genel başkan yardımcısı, eski vali Hayri Kozakçıoğlu telefonla arayarak ‘Barlas’a yazdırmaya devam ederseniz. Okullarınızı kapatırız.’ şeklinde bir şantaj savurdu. Ben buraya kadarını biliyorum. ANAP Muhabiri arkadaşım Ömer Şahin daha fazlasını bilir. Anlaşılan şantajın boyutu daha büyüktü. DGM savcısının hazırladığı komplo iddianameye destek verilmesi de söz konusuydu. Verildi de. ANAP’ı tarih sahnesinden silen işte bu görüntüdür.

Karanlık odaklar Gülen’in idam fermanını 1999 başında imzaladı

1998 Mart MGK’sında Fethullah Gülen dosyası masaya yatırılmıştı. Dışişleri ve İçişleri’nden gelen olumlu raporların karşısına MİT masaya, eski Ankara Emniyet İstihbarat Bölümü’nden telekulak skandalı nedeniyle tasfiye edilen Cevdet Saral ve Osman Ak ekibinin raporunu koydu. Başbakan Ecevit’in Gülen’i savunan açıklaması oy avcılığı için değildi. Ecevit, 1992′de Gülenle iki defa görüşmüş onun samimiyetine inanmıştı. Gazeteci Sadullah Amasyalı arkadaşım Ecevit’e Gülen’i tanıtmasa, bu açılım olmazdı. Elbette Allah’ın takdiri, planı ve dilemsi vardı ama bireysel emekler unutulmamalı. Gülen taraftarlarının DSP’ye oy verdiğini, tabii bazı saftorik arkadaşlar hariç, sanmıyorum. Gülen’i bitirmek için çalışan ekip pes etmemişti. Artık Ergenekon’un gerçek karakutusu, Albay Ergenekon Veli Küçük’ün Osman Gürbüz adlı bir tetikçiye öldürttüğü anlaşılan Necip Hablemitoğlu, dananın kuyruğunun kopma noktasıdır. Hablemitoğlu ve ekibine, Gülen’le ilgili yalanda olsa raporlar hazırlamasını, Orta Asya ve Azerbaycan’da imajının sarsılması için derinciler destek verdiler. Hablemitoğlu başarılı olamadı. İtiraf etmeliyim, bu konuda zamanında fitneden haberdar olup Azeri medyasını evvelden örgütledim ve Hablemitoğlu Bakü’de sap gibi ortada kaldı. 28 Şubat Ekibi genel koordinatörü, Başbakanlık başdanışmanı ünvanını taşıyan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya idi. Erkaya, Rus Lider Boris Yeltsin ile görüşüp, ‘Gülen’in okullarını kapatırsanız sizden silah alırız, helikopter ihalesini size veririz’ diyecek kadar şantajı ve yemlemeyi bilen biriydi. O sırada Allah, Üzeyir Garih’i Gülen’in yardımına gönderdi ve Rus liderleri ikna eden Garih, Erkaya’nın akıl almaz oyununu bozdu. Erkaya eceliyle öldü, ancak Garih’i kimin öldürttüğünü arayanların daha derin araştırma yapmasını tavsiye ederim. Garih, Gülen’i savunduğu için global şebeke tarafından infaz edildi. İsrail’den gönderilen ve TÖMER’de Türkçe dersi aldıktan sonra tetikci Yener’i ayarlayan, ancak Yener beceremeyince infazı yapan kara kuru kızı MOSSAD’ı araştırın savcı beyler!

Karanlık odaklar Gülen’in idam fermanını 1999 başında imzaladı. Suikastla öldürülmesi, İBDA-C adlı sözde ‘İslami terör örgütü’ne ihale edildi. Bu örgütde Özel Harpci askerlerimizin çakma kuruluşudur. Gülen’in derhal ülkeyi terketmesi, aksi halde öldürüleceğini haber veren isim Ecevit’in o dönemdeki ‘ kara kutusu’ yardımcısı Hüsameddin Özkan’dı. Ecevit ciddiye almaz diye bizzat kendide aradı ve uyardı. Gülen, 22 Mart 1999′da ülkeyi terketmeseydi, öldürülecekti. 1999 genel seçimi öncesi tablo böyleydi. Gülen takipçilerinin bu karanlık tabloda kime oy verdiğini bilemiyorum. Ancak büyük oranda MHP’ye kaydığı söylenebilir. Oysa MHP, bu partiden ayrılarak BBP’ni kuran Muhsin Yazıcıoğlu’nun aklını Gülen’i çeldiğini düşünerek ona kin biliyordu. Halbuki böyle bir durum söz konusu değildi. Yazıcıoğlu’nun Gülen’e olan sevgisi bu iddialara neden olmuştu. Azerbaycan ve Orta Asya’da Gülen Grubu’nun önünü kesmek için rahmetli başbuğ Alparslan Türkeş talimatlar vermiş ve Azeri lider Elçibey’in aklı 1992-1993 periyodunda çelinmişti. Kullandıkları iftirayı hep gizledim. ‘Bunlar kene gibidir, kanınızı emerler’ demişlerdi saf Elçibey’e. (Kendi ağzından duydum) 1996′da günah çıkartan Türkeş, Gülenden özür dilemiş ve onun hizmetlerini takdir etmişti. Elçibey ise 1998′de ve ölmeden önce Ağustos 2000′de bana verdiği son röportajında günah çıkardı ve Gülen’den affını istedi, hatta yaz dedi, bende ‘Fethullahçıyım’. Gerçi Zaman’ın editörleri taşra baskısında girdikleri bu ifadeyi şehir baskısından çıkardı ve Elçibey’in tevbesine inanmadı ama ben samimiyetine şahidim, inanıyorum. Bu açılımdan sonra MHP’nin 28 Şubat süreci sırasında Gülen’e şantaj yapacağını sanmıyorum. MHP’de böyle ‘şerefsiz’ bir siyasetçi göremiyorum. 28 Şubat sürecinde bize en fazla bilgi sızdıran Erkan Mumcu ve bazı onurlu MHP milletvekilleri idi. 28 Şubat’ın gerçek kitabını yazarsam belki isimlerine yer veririm ve tarihe bu gizli kahramanlar geçmiş olur. Mumcu, derinci güce teslim olmasaydı, geçmişte yaptıkları ile kahramanlaşabilirdi, kendi ayağına asker tehditi (İsmail Hakkı Karadayı telefonu olayı) nedeniyle 2007′de kurşun çıkarak siyasi hayatını kara leke ile noktaladı. Bugünkü MHP’nin Devlet Bahçeli başkanlığında izlediği politika talihsizdir, birileri sanki MHP’ye şantaj yapıyor, Engin Alan gibi 2001′den beri Ergenekon’un operasyon başkanı olan birini zorla milletvekli yapmaya çalışması buna en bariz delildir. MHP ve başkanı Ergenekon’un esiri gibi davranıyor. Pek çok ülkücü arkadaşım şokta, hakkı savunması gereken mert ülkücü kardeşlerim iki arada bir derede beynamaz durumundalar. Yetmedi mi sayın Bahçeli!

1999 seçiminde hüsrana uğrayan ANAP ve DYP, Gülen Grubu’ndan oy alamadığı için kızgındı. Gülen’e her zaman kibar davranmış, aslında hırçın biri olmayan CHP Lideri Deniz Baykal, zaten oy beklemediği için Gülen’e şantaj yapan parti ve lideri olamaz. Baykal derinlerden aldığı icazetle siyaset yapmış ve tasfiye edilmiş biri olsada samimi inançlı biridir. Seks kasediyle tahtından edilen Baykal, okyanus ötesine selam çakarak, fitnenin çok yakınındakiler tarafından çevrildiğini itiraf etti aslında. Tansu Çiller, Asya Finans’ın açılış törenine katılmış ve Gülenle aynı ortamı paylaşarak hizmetlerinden dolayı teşekkür etmişti. Bu dönem Gülen’i herkesin alkışladığı bir dönemdi. Asıl yiğitlik onun hakkında asılsız iddialar, iftiralar atıldığı 1999 Haziran fırtınasında onu savunabilmekti. Çiller bu cesareti gösteremedi. Ne Yılmaz, ne Çiller, ne Bahçeli, ne Demirel iki çift olumlu laf etti. Sadece Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Celal Güzel ve Ecevit, ‘erkek’ çıktı. Daha önce Gülen Grubu’nun önünü Azerbaycan ve Orta Asya’da açmak için defalarca referans mektupları yazan, elinden ödül alan Demirel’de inanılmaz bir ikiyüzlülük gösterdi. TRT’de kartlaşmış bir dinazor olan Kutlu Altuğ’un karşısına geçip, ‘Madem Gülen devleti ele geçirecek, parti kursun’ diyecek kadar saçmaladı. Demirel, cumhurbaşkanlığının sonuna kadar darbecilerin sözlerini dinleyen, bunca yıldır kendisini desteklemiş seçmenini aldatan bir profil çizdi. 28 Şubat davasında yargılanması gerekir. 40 yıldır milletimizi nasıl uyuttuğunu anlatsa yeter.

Çevik Bir ve ekibi, 28 Şubat sürecinde inanılmaz şantaj, tehdit usüllerine başvurdular. 1998 Mart MGK’sında Gülen’in ipinin çekilememesinin baş sebebi, o dönemde Dışişleri Raportörü Bakanlık Müsteşar Yardımcısı, daha sonra Müsteşar, sonra Washington’da 5 yıl büyükelçimiz, emekli olduktan sonra ise ASAM’ın başına geçen ve bugün CHP Adana milletvekili ve CHP Genel Başkan Yardımcısı olan Osman Faruk Loğoğlu idi. Bir ve ekibi Loğoğlu’nun evine 31 Mart 1998 aşkamı giderek olumlu raporunu değiştirmesi için şantaj yaptı ve cesur yürek Loğoğlu’ndan ‘yanlış biliyorsunuz, bu okullar Türkiye’nin imajını parlatıyor’ nasihatı dinledi. Babam kadar sevdiğim ‘kankam’ Loğoğlu şaşırmasın, bu olayı ondan duymadım, o akşam orada olan Bakü’deki devletin açtığı okulun müdürü Mehmet bey anlattı. Bakü büyükelçiliğimizin Basın Müşaviri Turgut Er ise, Loğoğlu’nun Bakü büyükelçisi iken yazdığı ve MGK’ya sunduğu büyükelçiler raporunu bana okuttu. Loğoğlu’nu CHP’deki konumu nedeniyle anlıyorum, yinede kamu oyunu doğru bilgilendirme sorumluluğu var. Aydın, demokrat, asil duruşunu sergilerse, CHP belki ileride iktidar olur. Yobaz ve bağnaz anlayışla halkın gönlünü kazanması ise çok zor.

Ecevit’in Sağlam Duruşu

İsmail Hakkı Karadayı eminim 1 Nisan 1998′de Bakü havalimanında kendisine yaptığım 1 Nisan şakamı asla unutmamıştır. Şaka değildi tabi. 1918′de şehit olan Türk askerine anıt mezar yapılması projesini Azerbaycan Zaman’ın manşetine taşımıştık, bu projeyi havalimanında ona zoraki olarak anlattım. 5 dakika elini sıktım bırakmadımda dinlemek zorunda kaldı. Karadayı’nın the cemaat’ı infaz ettirmediğini o gün anladım. Teşekkürler, biz iyiliği unutmayız. Türk askerine anıt mezarı Şehitler Hıyabanına yaptırdığınız içinde şükran borçluyuz. Biraz biz zorlamış olsakta önemli olan neticedir. Değil mi sayın Saldıray Berk? Siz o gün orada Bakü Askeri Ataşesi olarak bulunuyordunuz. The Cemaat’ın zararlı değil faydalı olduğunu en iyi bilenlerdensiniz. Keşke insaflı, vicdanlı olabilseydinizde bugün hakkınızda açılan davada işlediğiniz suçları hiç işlemeseydiniz.

Bir ekibinin Nisan 1999 MGK’sına sunduğu ve kısmen kabul ettirdiği irticaya karşı yaptırımlar konulu politika önerileri ve Nisan 2000′de alınan 109 emirin birer kopyası elimde. Getiren MHP milletvekillerine şükranım. Bu belgeyi Zaman Haber müdürü Ali Akkuş yakınlarda yayınladı. 28 Şubatcıların yargılanmasını sağlayacak asıl hukuki belge budur. İddianame açıklanınca göreceğiz. 28 Şubat kararlarından daha dehşetlisi olan bu rapora göre, Gülen’in okullarına el koyup, başlarına Milli Eğitim’den müdürler tayin edilmesi, yurtlarının tasfiyesini öngörmüştü. Ecevit’in ‘ iç savaş çıkar’ diye itiraz etmesine kızan Bir, bunun üzerine Gülen’le ilgili DGM sürecinin başlatılması ve grubunun tahakküm altına alınması için senaryolar üretti, medyayı top gibi kullandı. Ancak emekli edildikten sonra medya sözünü dinlememeye başladı. Hele cumhurbaşkanı adaylığı fiyaskosu ile iyice gözden düştü.

Hocafendi, eğer ahirette insanlara şefaatci olmak, kurtarmak için elinde yetki olsa ilk kurtaracağı iki ismi telaffuz ediyor. Biri 1966′da İzmir kahvehanelerine gidip halk sohbeti yapmaya çalıştığında ona hakaret etmelerini engelleyen Eşrefpaşalı Koca Yusuf adlı ismi cismi pek bilinmeyen biri. Demek ki Hocaefendi kahvehanelerde insanların ağır küfürleri ve vurdumduymazlığından öylesine sıkılmış ki, Koca Yusuf’ın ‘Kesin ulan, dinleyeceksiniz bu hocayı’ diye kahvehaneyi susturmasıyla ilk defa rahat bir nefes almış. İkincisi geçmişte işlediği günahları ve hataları kendi boynuna ne olursa olsun Bülent Ecevit. En yakın siyasi dostların bile suskun kaldığı, ağzını açamadığı, iftiralara destek verdiği o günlerde, dostların ağlatan karanfil sopalarına inat Ecevit bir gül gibi sıyrıldı ve ‘Gülen’e ben güveniyorum, kefilim’ dedi. Ecevit’i fikrinden caydıramayan derin devlet şürakasının yargısız infazı yarım kaldı. Ecevit’in sağlam duruşu Davos zirvesindede devam etti. Ankara’da bu yıllarda kendisini izleyen bir Başbakan muhabiri olarak samimi olduğuna canı gönülden inanıyorum. Neticede seçimlerde Gülen cemaatı Ecevit’in partisi DSP’ye oy vermedi, Ecevit’in tavrı da oy avcılığından değildi, samimi inandığı bir düşüncenin arkasında durmaktı, mertlikti.

2000 yazında medyada yeniden fırtına kopartılmak istensede, ilk fırtınadaki ‘Düğmeci Ali Paşa’ evinin asasöründe 24 saat ‘ düğmeye basmayın’ diye bağırdığı için sesi kısılmıştı; tekrar düğmeye basan bulunamadı. Bu operasyonda kullanacak dezenformasyon malzemesini bize getiren Radikal gazetesinden Deniz Zeyrek’te teşekkürü hak ediyor. Psikolojik savaş için Cumhuriyet gazetesinin nefesi yetmedi. Tek yol kalmıştı. Asker nefesi. Devrin Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun ‘Gülen devletin altını oyuyor’ işaretini alan DGM savcısının ertesi gün 2000 Eylül’ünde açtığı davanın beraatle sonuçlanacağı 80 sayfalık iddianamedeki saçmalıklardan belliydi. Bu iddianameyi ilk okuyan ve hukuki hataları haber yapanlardanım. İddianameyi yazanlar adeta Nur davasını, Said Nursi’yi yargılıyordu. Suçta bireysel hukukunu unutmuşlardı, tek kişilik terör örgütünü dayandırdıkları kurum ve kuruluşlar, devletin yıllardır denetimi altında, izni ile açılan legal kurumlardı. Dava, 2003′de Gülen’in deyimiyle’ Ne cennet, ne cehennem’ şeklinde zımni beraat ile sonuçlandı. Yargıtay Genel Kurulu’nda 2008′de aldığı kesin beraata kadar sonuç almaya çalışan global ve yerel çete hiç rahat durmadı ve sonunda hüsrana uğradı. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır, 28 Şubat çetesi kendi kazdıkları kuyuya kendileri düştüler.

Bütün bunları bugüne nasıl gelindiği bilinsin diye yazıyorum. Seçmen, zaten kime oy vereceğini iyi biliyor. Gülen’e kimin şantaj yapmış olabileceğini umarım anlatabildim. Yazdıklarımın belgeleriyle ispatını Gülen başka bahara ertelemiş olabilir, ancak 28 Şubat savcılarına düşen görev, 28 Şubat post modern darbesinin bu yönünü de araştırmaktır. Bence CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu’nun ifadesine tanık olarak savcıların acilen başvurması gerekir. Süreci yakından bilen Loğoğlu, o dönemde direnme cesareti gösteren değerli bir bürokrattı, bugünde düzgün kişiliğinin gereğini yapmalıdr.

Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya 31 Mart 1998 MGK’sında the cemaat’ı infaz kararı aldırmadığı için teşekkür borçluyuz, savcılar ise Karadayı’nın şahitliğine ve tanıklığına muhtaç. Karadayı konuşmadan 28 Şubat davası net anlaşılamaz. 1960 darbesinden bugüne kadar her darbenin bir tarafından çıkan Karadayı, ABD’nin Cumhuriyetçi derin devletinin kaybettiğini artık görmeli. Kıvrıkoğlu’ya Gülen davasını kimlerin zorla açtırdığı bulunmadan bu dava öksüz, yetim kalır. Kıvrıkoğlu’nun vereceği ifade tarihi değiştirecektir. Kıvrıkoğlu’da Çevik Bir ekibini tasfiye sürecini 1999 Marmara depreminden sonra başarıyla yürüttüğü için teşekkürü hak ediyor. Karadayı ve Kıvrıkoğlu, depremden önce Gölcük’te yapılan toplantıda, ülkemizde bir milyon insanın toplama kamplarında öldürülme projesine onay vermeyen isimler olarak Güven Erkaya, Çetin Doğan, Çevik Bir ve diğer MOSSAD şürakasını nasıl durdurduklarını veya engel olmak isteselerde olamadıklarını çıkıp anlatmalılar ki, bu millet neden depremle ikaz edildiğimizi anlasın ve deprem sayesinde nasıl bir beladan Allah’ın bizi kurtardığını öğrensin. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye reva gördükleri zulmü, eziyeti itiraf etmeliler ve özür dilemeliler ki, vicdanları rahatlasın, ordumuz hak etmediği zandan kurtulsun. 17 Ağustos 1999 depremi, Türkiye’nin kırılma günüdür, depremde ölen şehitlerin hatırına Allah ülkemize bir defa daha özüne dönmesi için mühlet vermiştir. Herşey göründüğü gibi değildi.

Fethullah Gülen, 20. yüzyılın son çeyreğinde Türkiye’ye damgasını vurmakla kalmadı küresel bir hareketi Allah’ın izin ve inayetiyle yoktan ilmek ilmek oluşturdu. Bu hareketin, Müslüman Kardeşler, Rabıta, Tebliğ Cemaati gibi diğer uluslar ötesi İslami yapılanmalardan en önemli farkı, dini değil eğitimi ön plana çıkarması; böylece sadece Müslümanlara değil her inançtan insanlara seslenebilmesidir. Bu hareketin 21. yüzyılda da etkisini kaybetmemesi, tam tersine sürekli güçlenmesine bakarak tam bir başarı öyküsüyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Kuşkusuz bu başarı kolay elde edilmemiştir ve ana öznesi sıfır liderlik anlayışını getiren mütevazi vaiz Fethullah Gülen’in kendisidir.

Saadet Asrından Örnekler

Şifreli yazmıyorum, net biçimde gazetecilik, sosyolojik ve dini açıdan durum tesbiti yapmaya çalışacağım. Zengin ve fakir uçurumunun, eşitsizlik ve adaletsizliğin, kast sisteminin halen hüküm ferma sürmesinin asıl sebebi, yeryüzü mirasçısı olacak, Hakk’ın şahsi manevisini yükselten camianın, henüz Asr-ı Saadet’deki kıvama ulaşamamasıdır. Ölçünün, kıvamın, şartların neler olduğunu Fetih suresinin son ayetinde yapılan mükemmel tanımlamalardan anlıyoruz. Ashab-ı Kehf’in 300 yıllık uykusundan uyandığını ve dünyaya bir kez daha asrı saadet muştularını sunduğunu basireti olan kavrıyor. Ashab-ı Kehfi ele veren ve kendi mağaralarına çekilmesine yol açan paraydı, yani maddiyattı, dünyevilikti…

Muhammedin Resulluah (SAV). Kast sisteminin olmadığı, iman kardeşliğini ve takvayı esas alan, eşitliğin, adaletin insan ve hayvan haklarının zirveye ulaştığı, fitne ve fesada imkan tanınmayan, cahillik, yobazlık, tasssup, ırkçılık, fakirlik, ihtilaf ve ayrımcılığın sona erdiği bir medeniyet kurdu. Hatemü’l Enbiya’nın her derda deva bulan, bir neşterde çözümlediği o medeniyetle insanlık öylesine ayağa kalktı ki, nurunun ışığı 30 yılda tüm alemi hızla kapladı. Öyle bir medeniyetin benzeri bir daha görülmedi. O’nun elinde sihirli bir değnek yoktu ama Kur’an vardı. İnsandı, iyi bir kuldu. Etrafında hale oluşturan sahabeleri, adanmış ruhlardı, kamil insanlardı. Özveri, fedakarlık, diğergamlık, vefa mertlikte eşsizdiler. Ölümden korkmuyorlardı, yaşatmak için yaşıyorlardı. Asla siyasi iktidar mücadelesi yapmadılar, dünya sevdası, şeytanın kullandığı insani zafiyetler onlarda görülmüyordu. Bir insan kalbi, gönlü kazanmayı hacca gitmeye, tüm dünyanın hazinelerine, makam ve mansıplarına, şan ve şöhrete tercih ediyorlardı. Veda hutbesini verirken Kutlu Mesihi, Nebi’yi dinleyen ve tabi olmuş 130 bin sahabe bulunuyordu. Ulvi mesajı iletmek için çatlarcasına dünyaya dağılan sahabelerden sadece 10 bininin mezarı Medine ve Mekke’de meskundur. Vehhabiler mezara karşı olduğu için onları ziyaret etmeniz bugün mümkün değil. Birinci müslüman vasfı, Kur’an ahlakına sahip olup, Peygamber Efendimizin (SAV) sünnetine aynen riayettir.

Burada parantez açarak, Anadolu’nun sahabe mezarları cenneti olduğunu hatırlatayım. İstanbul’da 27, Diyarbakır’da 400 sahabe mezarı var. Memleketim Çorum’da sahabe mezarı olduğunu annem Nehire Arslan’ı aile kabristanlığımıza 1989’da gömerken fark ettim. Çünkü Sahabe Yayan Dede ile komşudur annemin mezarı. Bunun dışında Çorum’un Hıdırlık adıyla anılan mahallinde bulunan küçük bir tepe üzerinde üç sahabe türbesi daha var. Bu sahabelerin Süheyb-i Rumi, Ubeydi Gazi ve Kerebi Gazi oldukları rivayet edilir. Bu üç sahabeye ait türbeler Çorum’da en çok ziyaret edilen yerlerdendir. Yayan Dede fazla bilinmez, türbesi yoktur, sade bir mezardır. Çorum halkı tarafından gelin alma ve sünnet törenlerinde buranın ziyaret edilmesi bir gelenektir. Ayrıca bu mekanın çevresinde bulunan yeşil alanda Hıdrellez şenlikleri yapılır. Bu sahabeler, Çorum’un asırlardır manevi dinamikleridir.

Tekrar konuya dönelim. Fetih suresinde müslümanın ikinci en büyük vasfı doğruluk, sadıklık ve sıddikiyet yer alır. Peybamberlerle haşrolur sıddıklar. En büyük sıddık 1. Halife Hz. Ebu Bekir’dir (RA). Miraç hadisesi gibi inanılması güç bir olay meydana geldiğinde kafirler ve münafıklar hemen O’na koşarlar ve “dostun bunları söylüyor, hala peşinden gidecekmisin?” diye alay ederler. Hiç tereddüt etmeden cevap verir. O söylemişse doğrudur. “Doğrucu Davud musun?” diye halk arasında bir deyiş vardır. Öz değil özgedir bu söylence! Oysa doğruyu söylemek müslüman vasfıdır. Şaka yollu bile yalan söyleyemez gerçek müslüman. Aldatmaz, mübalağa etmez. Takiyye yapmaz. En zor kaldığı durumda ‘Tevriye’ denilen doğruyu sanatlı söyleme hakkına sahiptir. Aldatmak ve yalancılık, hile ve iki yüzlülük müslüman gömleğine yapıştığı sürece Asrı Saadet kıvamını tutturmamız ne mümkün! Hz. Ebubekir (RA), halifeliği döneminde yalancı peygamberlere, fitnelere göz açtırmadı. Bugünün küfür ve iman savaşı, kılıçla, topla tüfekle değil, medenileri kalemle, sözle ikna olduğuna göre, doğru söyleyeni dokuz köyden kovanlar, bilmeden Asr-ı Saadet medeniyetine ihanet ediyorlar demektir. Kabiliyetleri yerinde istihdam ustasıdır Sıddık-ı Kerim ve damadı… Yanlış yerde görevlendirme, laçkalık ve haksızlık meydana getirir çünkü… Samimiyet, ihlas, kardeşlik ancak doğruluk ile ebed müddet devam eder…

Fetih suresinde bahsi geçen, kafirlere karşı pek şiddetli, müslümanlara karşı tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmiş pek merhametli sahabe, 2. Halife Hz. Ömer, Faruk’ul Azam’dır (RA). Hakkı batıldan ayırmada üzerine yoktur. Koca Sasani devletini ve Roma’yı iki vuruşta felç eden koca halife, kum üzerinde yatacak kadar mütevazidir. İdare ettiği devleti Osmanlı’dan daha büyüktür ama o kendisinden yardım isteyen yaşlı kadının un çuvalını sırtında taşıyacak, gizli gizli ev işlerini görecek kadar halk adamıdır. Roma imparatoru elçisiyle ona birgün düşmanlarını öldürmesi için çok güçlü bir zehir gönderir. Elçinin gözleri önünde hediye zehri önce Bismillah çekip bir dikişte içer, Allah’a imanı ve güveni o kadar sağlamdır ki, ecelin bir olduğunu ve O’nun izni olmadan kimsenin canını almayacağına emindir. (Siz denemeyin sakın) Elçi bayılır, uyanıncada müslüman olur. Kudüs’ün anahtarlarını teslim almaya giderken devesini kölesiyle paylaşır, şehre girerken devenin üstünde köle yularını çeken halife vardır. O zaman Yahudiler ve Hıristiyan liderler derki, işte Tevrat ve İncil’de vasfını gördüğümüz lider budur. Çünkü kenti ele geçirmesine rağmen Romalılar gibi süslü püslü giyinmiş Müslüman komutanlara anahtarı vermek istememişlerdir. Tüm ısrarlara ragmen Havra ve Kilisede namazlarını kılmaz adalet timsali halife. Daha sonra gelecek müslümanların gerçek müslüman kıvamından saparak buraları camiye çevirmesinden endişe duyar. Vasıf kriteri değişmemiştir, bu tarife uyan bir müslümanlar topluluğu oluşmadıkca ne Filistin sorunu çözülür nede Kudüs’ün statüsü…

Müslümanlara karşı sonsuz şefkati, cömertliği, alicenaplığı, yumuşak huyluluğu 3. Halife Hz. Osman (RA) temsil eder Fetih suresinde. Susuzluk çeken müslümanları Mekkeli müşriklerin sömürüsünden kurtarmak için henüz Mekke dönemi yaşanırken ve Mekke feth edildikten sonra tek tek su kuyularını satın alan ve halka bağışlayan ve binlerce insanın kalbini kazanarak müslüman olmasına vesile olan verme kahramanıdır peygamberimizin iki kızıyla da evlenmiş damadı. Tebük seferine hazırlanan orduyu neredeyse tek başına teçhiz eder, bin devesini yüküyle (kıyaslayacak olursak bin adet Mercedes aracını) himmet eder, bağışlar. Kur’an hafızıdır, Kur’an’ın kitap haline getirilmesi için hafızları toplayan, İslam’ın dört ayrı merkezine göndererek orjinal Kur’an’ın bugünlere gelmesini sağlayan ufuk insanıdır. Zayıf bedenlidir, bunu Topkapı müzesinde sergilenen ince hafif kılıcından anlayabiliyoruz. Ancak yüreği ummanlardan geniştir, imanı ve himmeti tüm kainata denktir. Cennetle müjdelenir, çünkü zenginlerden hesapsız cennete gidecekler kendilerine Allah’ın verdiklerinden cömertce Allah yolunda harcayanlar, en güzel ticareti yaparak ahiret yurdunu satın alanlar; fakiri, yetimi, yolda kalmışı doyuranlar, dulu gözetenler, hastalara ve yaşlılara yardım edenler ve cebinde var iken hiç bir hayır işine yok demiyenlerdir. Cimri zenginin işi zor hesap gününde.

İbadette derinliği, ulviliği, namazlaşma vasfını, ulaşılması güç zirveyi Fetih suresindeki sıraya göre 4. Halife Hz. Ali (RA) hak etmiştir. Haydar-ı Kerrardır, Allah’ın Esadullah’ı Arslanıdır, çiftbaşlı Zülfikar kılıcının üstadı, sahibidir, harb meydanlarının cengaveridir, cesareti ve cesametine denk biri bugüne kadar gelmemiştir, gelmeyecektir. Atının adı Düldüldür, tıpkı peygamberimizin katırının adı Düldül olduğu gibi; çünkü peygamberimizin tıpatıp kopyası, takipçisidir. En fazla rüku ve secde edenlerin kralıdır, neredeyse hiç bir gece namazını kaçırmamış, namazını kazaya bırakmamış, nafile namazlarda uzaktıkca uzatmış, çok abdest almasından dolayı abdestin nuru tüm uzuvlarında parıldamış bir namaz abidesidir. Birgün sabah namazını kaçırır, o kadar tevbe eder, ağlar, yalvarır ki, güneş Allah’ın izni ile yeniden batar O’nun namazını ikame etmesi için. Bundan sonra hiç bir namazını kaçırmaz, zira şeytan aynı duaları tekrar eder diye O’nu namaza bizzat kaldırır. İlmin kapısıdır, evliyaların, erenlerin şahıdır, şiir, mersiye uzmanıdır, şairdir, ledünni ve gizli alemlerin anahtarı ondadır, ilimlerin sultanıdır, kalp ve ruhların çıkabileceği Everest tepesinde tahkiki imanda zirvedir, gönüllerin piridir. Her hücresi her dem ubudet ve ubudiyette Allah diyen Hz. Ali’yi (RA) sevmeyen müslüman olamaz, müslüman kalamaz. Bu Hz. Ali’ye ben aşığım ve bu nedenle en büyük Aleviyim, en büyük Şiayım, yolunun yolcusuyum; ilmine, ilhamına erişmek için tüm kainatın servetini bir salisede gözüm kırpmadan veririm. Namazlaşmadan Hz. Ali’yi (RA) sevdiğini iddia edenleri siyasi buluyorum, samimi bulmuyorum. Ehli velayeti temsil eder O, siyaseti değil…

Hz. Hasan (RA) ve Hz. Hüseyin’in (RA) şehit edilmesiyle ve halifeliğin ellerinden zorla alınmasıyla adalet çatlamıştır ve Asr-ı Saadet dönemi sona ermiştir. Öyle bir çatlak ve fitne oluşmuştur ki, 14 asırdır kapanamamıştır. Arap ırkçılığını, elit asilliği hortlatarak kast sistemini saltanat ile yeniden geri getiren Emeviler, İslam’da birliği parçalamış ve Ehl-i Beyti kovarak laneti hak etmişlerdir. Ömer Bin Abdüzaziz dışında Asr-ı Saadet kıvamında adil bir halife çıkaramamışlardır, onuda zaten 2.5 yıl sonra zehirleyerek öldürdüler. Yolsuzluk, debdebe, zulüm ve eşitsizlikler, ayrımcılıklar siyasetin alışkanlığı haline geldi. Abbasiler sistemi revize etselerde ırkçılığı yenemediler, saltanatın insan haklarının ruhuna aykırı düzeni, Türklerin müslüman olup orduyu ve ilmiye sınıfını eline geçirmesiyle yeni bir ivme kazandı. İslam’ın hamisi olan Selçuklular, Fars sistemini İslamileştiren, Sufi İslam’ı yerleştiren yapısıyla Arapların bağnazlığını tarihe postaladı. Haçlılarla boğuşan, ilim ve kültürde Arapların ilk yüzyılarda kurduğu İslam medeniyetini zirveye taşıyan Selçuklularda Asr-ı Saadetin kıvamını tam yakalayamadılar. Roma’nın hukuk ve devlet sistemini İslamileştiren, Anadolu’da eskiden kurulmuş, batmış 21 ayrı medeniyetin tortularını harmanlayan, Selçuklukların mirasını zorda olsa devralan Osmanlı, en az 300 yıl dünyaya medeniyet dersi verdi. Ancak kullandıkları devşirme sistemi yozlaşınca, Kur’an bayraktarlığını bırakıp Frenk hayranlığına kendini kaptırıp, bilim ile dini ayırınca, ilimde, teknolojide çağı ıskalayınca, insan kalitesi yukarıda saydığımız beş prensibi ihlal edince 624 yıl sonra battı ki, batması haktı…

Türkiye Cumhuriyeti, Asr-ı Saadet kıvamında insan yetiştirmeyi hiç gündemine almadı, tam tersine yasakladı, dini toplum hayatından çıkartarak imkansızı başarmak istedi, başaramadı. Elbette belleklerin silinemediği bir teknoloji ve bilim dünyasında çakma tarih, kültür, din ve medeniyet kurgulanarak insan ruhlarının tatmin edilmesi mümkün değildir. Üzerine ölü toprağı serpilmiş nesiller üzerinden 300 yıl geçti, Ashab-ı Kehf, milletimizi özüne döndürmek için son bir defa daha geri döndü. Allah’ın nuru üflemekle sönmeyeceğine göre, inananların yeryüzü mirasçısı olmasına dünyanın tüm küfür şebekeleri bir araya gelse güçleri yetmeyecektir. Çünkü 21. yüzyılın yeni Asr-ı Saadet medeniyetini kuracak ve en az 40 yıl ayakta kalmasını Allah’ın izniyle sağlayacak bir Şahs-ı Manevi geldi, küfrün beli kırıldı, batıl zail oldu.

Şahsen, Türkistan ve ötesine hicretim Ağustos 1990′da başladı. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” demiş atalarımız. Hakla batılı ayırt etmeyi vazifesi bilenler için her zaman bir 10. köy vardır. Hep bir Ebu Zer Gifari, bir Behlül-i Dânâ gibi yaşamak, ismimin manasıyla müsemma olmak istemişimdir. 1991 ve 1993’de Gülen Hocaefendi şahsıma özgü iki defa benzer duayı yapmıştı: İlkinde, 1991′de istanbul’da yapılan cetele yarışmasında birinci olduğum için verdiği hediye olan ‘Hüzmeler ve İktibaslar’ kitabını imzalarken, ‘Hakkın batıldan ayrılmasında mübarek ve mücehhez ‘dava arkadaşım’ demişti, ikincisinde cevşenimi imzalarken; ‘Hakkın batıldan ayrılmasında muazzez dava kardeşim’ Faruk Arslan beye diyordu… Dava arkadaşı mı yoksa dava kardeşi mi daha üstündür diye Çamlıca Kuran Kursu’nun Müdürü Harun Bulut Hoca’ya sormuştum. Elbette ‘dava kardeşi’ demişti, kardeşler birbirine vefalıdır. Dava dostları ve dava arkadaşları daha sonra gelir.

Uhuvvet Muhafaza Edilmeli

28 Şubat davası sürecinin Nisan 2012’de başlamasıyla bazı bukalemonlar, takiyyeciler, Fethullah Gülen Hocaefendi’den medet ummaya başladılar. Oysa Gülen 28 Şubat sürecinin en fazla mağdur edilen ismidir. 9 yıl süren sancılı davasını açtıran 28 Şubat generalleriydi, destekleyen Doğan, Ciner ve Uzan medyalarıydı. Uzanlar hak ile yeksan oldu. Ciner kaç defa şekil değiştirdi, sayamadım. Haziran 1999’da düğmeye bastığını itiraf eden Ali Kırca tevbe etti. Dava beraat ile sonuçlanınca tebrik ve özür dilemek için ilk arayanda Aydın Doğan idi. Doğan özründe samimi miydi? Allah bilir ama pek sanmıyorum.

AK Parti ile the cemaat arasında kavga çıkartmaya çalışan aynı şeytanlar değil mi? MİT ile Polis ve yargı krizini yumurtlayanlar, AK Parti ile the Cemaat’ı eğer birbirine düşürürsek, ‘AK Parti ilk seçimde itibar ve oy kaybeder, koalisyon dönemleri gelir ve askeri vesayeti tekrar kurarız’ planları yapanlar, aynı şer şebekesi değil mi? AK Parti’de bazı densizlerin hata yapma, yanlış tavırlar içine girme lüksü olabilir ama büyük Türkiye adına, İslam dünyası adına the Cemaat’ın şeytanlara prim verme hakkı, hukuku, şansı yoktur.

1973’de “Ben sizin tanıdığınız gibi münafık bir üstad tanımıyorum” diye siyasileşen Nur talabelerine karşı çıkan Fethullah Gülen Hocaefendi ile 2012’de “bırakın dünyayı, makam peşinde koşmayın, sadece Allah rızasını kovalayın, siyasetle uğraşmayın” diyen aynı şahıstır. Çizgisi değişmemiştir, elbette hizmetin devamı için strateji izlemesi normaldir. Münafıklardan hoşlanmaması doğaldır. Bazı politikacılar, herkesi kendileri gibi çıkarcı sanıyor ve Gülen Hareket’ini haksız yere hedef alıyor. “Kendi ayağına kurşun çıkana acınmaz” derler ama ayağına makinalı ile saydıranlara ne demeliyiz bilemiyorum. Gayretullah’a dokunulursa ve hizmete engel olunursa günah kuldan gider…

Ahmet Şahin hocamız Hocaefendi’nin kardeşlik ve birlik mesajını şöyle aktarıyor:

İslam tarihi boyunca maneviyat büyüklerinin üzerinde en çok titredikleri konu, “Kardeşliğimizin korunması” olmuştur. Birlik beraberliğimizin özünü teşkil eden bu kardeşliğimizin korunması konusu, halen hepimizin bir numaralı meselemiz olma özelliğini devam ettirmektedir.

Nitekim Hocaefendi de sohbetlerinde hep bu kardeşliğimizi koruma konusuna vurgu yapmış, özellikle Uhuvvet Risalesi’nden verdiği bir misalinde de “bir nizaa değmeyen!” dünyevi konuların ayrılık sebebi olmaması gerektiğine işaret ederek şu tespitleri dikkatimize sunmuştur:

Uhuvvet Risalesi’nde Üstad Hazretleri, Hâfız-ı Şirazî’den “Dünya öyle bir metâ değil ki bir nizâa değsin!.” ifadesini naklediyor. Zannediyorum hiçbirimiz “Hafız-ı Şirazi bu sözüyle mübalağa yapıyor.” diye içimizden geçirmemişizdir. Demek Hafız-ı Şirazi doğruyu söylüyor, hakikati ifade ediyor. Gerçekten de dünya öyle bir meta değil ki bir nizaa değsin de birlik beraberliğimizi bozsun!..

Öyle ise biz, bu doğruyu hayatımıza ne kadar yansıtıyor, fiilen ne kadar benimsiyoruz? Burası cayi dikkattir!..

Bunları düşününce “O hâlde ne güne okuyoruz bu kitapları, ne diye Kur’ân ve sünnetle meşgul oluyor, ne diye Nurlarla iştigal ediyoruz ki?” diye sormadan edemiyorum kendi kendime.. Şayet bu uyarılar bize bir şeyler ifade etmeyecekse, kemalat-ı insaniye adına elimizden tutup bizi Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a ulaştırmayacaksa, niçin zamanımızı israf ediyoruz bu türlü meşguliyetlerle?..

Doğrusu, bîzarım bir nizaa değmeyen konularda bile birbirini affetmeyen kardeşlerden, bağışlamayan dostlardan. Dedi-koduya meyleden çevrelerden..

Demek bir yerde bir rehabilitasyona, davranışlarımızı yeniden gözden geçirmemize ihtiyacımız var. Kanaatimce hepimiz için geçerli bir husus bu.. Zira çok küçük şeyleri büyütüyor, dil ucuyla dahi olsa hemen gıybetlere giriveriyoruz. Böylece zihinler gıybet mülâhazasıyla kirletiliyor; gönüllerin aydınlık çehresine gıybet ziftleri akıtılıyor.

Halbuki gıybet büyük bir günahtır. Gıybet eden kimse, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe yaptığı gıybet günahı bağışlanmaz!.. Gıybet eden, önce gıybetini yaptığı kimseye sevaplarını verecek, yetmezse onun günahlarını yüklenecek, helalleşme ancak böyle gıybetçinin iflasıyla mümkün olacaktır!. Demek ki gıybetin, gıybet yapanı iflasa sürükleyen kısımları da söz konusudur…

Mesela, insanların hüsnüzan besleyip arkasından gittiği büyük zatlar hakkında gıybetle konuşmak büyük bir günahtır. Çünkü böyle bir zatın gıybeti, arkasında olan bütün insanların hakkına girme gibi altından kalkılamayacak bir günahı netice verebilir. Demek bazı gıybetlerde sonuç bu kadar büyüktür..

Eğer temelde biz, Allah Teala’nın büyük gördüklerini büyük görüp büyük kabul etmiyorsak, neticede nice küçük mevzular gelip bu büyük meselelerin yerini alacaktır/almaktadır da.! Hâsılı, dertliyim, üzgünüm, bîzarım mü’minlere yakışmayan tavır ve davranışlardan, ortaya konulan birlik beraberliği bozacak zaaf ve boşluklardan!.. Evet, bîzarım birbirini affetmeyen kardeşlerden, bîzarım hep kusur gören arkadaşlardan, bîzarım kardeşinin hata ve kusurlarını kaydedip, sevaplarını hiç görmezden gelenlerden!..

Şunu da ifade edeyim ki; bütün bunları, kendi heva-ü hevesime göre değil, sizin de saygı duyduğunuz kaynaklara bağlı olarak dile getirmeye çalıştım. Bu sebeple diyebilirim ki; eğer bu söylenenlere gerçekten inanıyorsak, o zaman gelin, kardeşliği zedeleyecek her türlü duygu ve düşüncenin rüyalarımıza dahi girmesine hep birlikte fırsat vermeyelim!.

Gelin bize sırtını dönenleri dahi kucaklama ahlakımıza devam edelim, Mevlânâ gibi hareket ederek, “Dövene elsiz, sövene dilsiz” olma düsturunu hayatımıza hayat kılma azmimizden geri kalmayalım!.

Çünkü bugün ülke çapında birlik beraberliğe, dünden daha çok muhtacız!

Özetle, ne münafık bir üstad Said Nursi tanıyorum, nede Fethullah Gülen Hocaefendi. Onlar sözlerinin eri, mert, centilmen, beyefendi insanlar. Sıdk, doğruluk, sadakat, vefa, ihlas, samimiyet ve ismet sıfatları, fıtratları olmuş iken aksini iddia edenlerin münafık olma ihtimali yüksektir.

FARUK ARSLAN
19 Ağustos 2013

Kaynak: http://malatyasonhaber.com/index.php/t%C3%BCrkiye/item/10256-munafik-bir-ustad-tanimiyorum

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here