Ana sayfa Eğitim ve Öğretim Gel derviş hırka giyelim! Hz. Hızır’dan Hırkatu’l ekberiye giyinmiş Allah Erleri:...

Gel derviş hırka giyelim! Hz. Hızır’dan Hırkatu’l ekberiye giyinmiş Allah Erleri: “Sıbgatullah” Yolu… Takva ve şefkat, İslam dininin ruhudur

325
0
PAYLAŞ

Gel derviş hırka giyelim!  Hz. Hızır’dan Hırkatu’l ekberiye giyinmiş Allah Erleri: “Sıbgatullah” Yolu…

Takva ve şefkat, İslam dininin ruhudur

Gel derviş hırka giyelim!

Alalım bir Hızır elini, gel derviş hırka giyelim

Tutalım can yolunu, gel derviş hırka giyelim

Ta ki hal olsun bu muamma, açılsın gök kapısı

Hırkadır bütün esma, gel derviş hırka giyelim

Bülbülün isteği gülün kokusudur,

Aşığın istediği “HU”dur.

Varlıktan soyunmak yolu budur

Gel derviş hırka giyelim

Fakirin elbisesi abadır, şöhreti itibarsızlıktır

Pirin sözünü dinleyelim, gel derviş hırka giyelim

Hakkı gibi eğer sen de Hakka bağlandınsa

Güzel elbise neyler, gel derviş hırka giyelim

Aşk sultanına bir aba yeter dervişler

İsmin derviş olan kaftanı neyler

Bu soyunmak hırkasında padişahlık vardır

Ma’na aleminde Sultan olur dervişler.

İbrahim Edhem tacını giyki Sultan olasın

Gönül yeter, tahtı ve sarayı neylesin dervişler.

Meryem oğlu İsa göğe çıktı bu hırka için

Dost olan dünya rüyası istemez dervişler.

Adem bir buğdaya sattı cenneti

Hakkı da bir pula saymaz cihanı dervişler.

Allahu teala nurların nuru, sırların sırrıdır

O’na vücudu hakiki derler

Vahdehu la şerike leh’in ne olduğunu bilmeyenler

Hakka vücud’u Mutlak diyenlere ta’riz ederler

Ey esrardan haberi olan aşık meydana gel

Ey Allaha arif olan meydana gel

Bak, neden siyah oldu Kabenin örtüsü

Gece ile gündüzü gör seyrana gel

Salikin karanlık gecesi nur olur

Zulmetteki nuru görüp imana gel

Küfür güçtür şüphesiz, iman ise kolaydır

Bu sözün sırrını anlayıp irfana gel

Hakikat taç ve hırkası herkese layık değildir

Hakkıya giydirme onu cahile, irfana gel.

Bir insan daim namazda olsa,

Huzurda olanı ölüm yenemez

Ölüm, varlık üzerine müessir olur

O varlığa da ruh değil beşeriyet derler

Gel şimdi kamil mürşitten nefes al

Heva ve hevesden geç yanlış yola düşüp aldanma

Vadi eymende ağaç hem nar hem de nur olur

Musa’nın gönlüne ışık doldurur

Gönül rahmine üflenen nefes

Nasıl olur da çocuk olarak gelir aleme deme

Kamil insanın varlığı Hakkın suretidir

Bu sırrı anlarsan nefes alırsın

Başı göklere erer ehli taçın ey Hakkı

Bu HIRKA’YA haset ederler gökteki melekler.

Gelin dostlar hırka giyinmeye gayret edelim

Muhammedi Ahlak ile süslenelim.

Seher vakitlerinde ilahi hilati giyinelim.

Hırkaya bürünmek, selamlanmak isteyen

El tutsun bir mürşid-i hakka bende olsun.

İnşallah Muhammedi olarak tezden vuslatı bulsun.

 

İsmail Hakkı Bursevi

Asıl adı: Muhyiddin Ebu Abdullah Muhammed b. Ali b. Arabi et-Tai el-Hatemi elEndülüsi.

Bir anlamda iç alemlerinde giyinmek istedikleri elbiseye dikkat çekmek istemişlerdir.  Kısacası hırkayı sohbetinde bulunma, edeblenme ve örtü olarak değerlendirmişlerdir.  Bu elbisenin aslı, Allah’ın benim sırrıma ilka ettiği, kalbime üflediği kadarıyla şudur:  Allah, kulunun kalbini giyinmiştir. Çünkü şöyle buyurmaktadır:

“Sema’ma, arz’ıma sığmadım, ama mü’min kulumun kalbine sığdım.”  Çünkü elbise, kendisine giyeni kaplar. Bu hakikat sır alemimde takdir edildiği ve alimler arasında da değerim arttığı için bu konuda bazı beyitler namzettim:

Bilesiniz ki ben en cimri alimim

Dinim ve sırrım hususunda,

En cömert değilim

Ama bu cimrilik değildir; lakın Fazilettir, en büyük keremdir.

Menziline konarım her defasında

En alim kalbim onu tahakkuk ettirdiği zaman

Ben güneşim, zatımı gösteririm, o zaman ki

İsterim ve terennüm beni izhar eder.

Bunu istediğimde, gerektirdiği için

Makamım ve yıldızlar beni gösterir.

Gaybımdan olan gece bürüdüğü zaman

Karanlık alem beni yitirdiğinde

Zatı olan hırkamı giydiğim zaman

Araplar acemler onun karşısında hayrete düşer.

İki elbiseyi birleştirme hali, Şibli ve İbni Hafif zamanından itibaren zuhur etti. Biz de bu hususta onların mezhebine uyduk ve elbisenin hem zahiri, hem de Batıni olması için önde gelen bir çok şeyhin sohbetinde bulunup onların edepleriyle edeplendikten sonra onların ellerinden bu hırkayı giydik. Çünkü terbiye edici şeyh, hırka giydirmek istediği müridine bakar, mürid hangi halde bulunuyorsa şeyh de bu hale bürünür. Bu hale tahakkuk eder, ona dalar, sonra bu halin gücü şeyhin üzerindeki elbiseye sirayet eder. Bunun üzerine şeyh o elbiseyi çıkarır ve bu müride giydirir. Bunun etkisi tıpkı şarab gibi organlarına sızar, onu bürür ve hal tamamlanmış olur. Böyle bir gün çok değerlidir. Yukarıda anlattığımız hususlara yönelik olarak insanların himmetleri azalınca, avam menziline indiler. Ancak bu hususla ilgili bir takım şartlar da koşulmuştur.

Bu hırkayı giymenin şartı, yüce Allah’ın avret yerlerinin örtülmesiyle yani önce elbise giyinmekle ilgili olarak izhar ettiği üzere bilinen bir şeydir.  Öyle ise bu gerçeğe göre elbiseleri şöyle sıralamak mümkündür:

Yalan ayıbı doğruluk elbisesiyle..

Hıyanet ayıbı emanet elbisesiyle..

Sözünde durmazlık ayıbı ahde vefa elbisesiyle..

Riya, ihlas hırkasıyla..

Kötü ahlak, güzel ahlak hırkasıyla..

Zemmedilen huylar, övülen huylar hırkasıyla..

Her aşağılık ahlak, üstün ahlakla..

Sebepleri terk etme, tecrit tevhidiyle..

Varlıklara güvenip dayanma, Allah’a tevekkülle..

Nimete karşı nankörlük, nimeti verene şükretmekle örtülür.

Sonra… Allah’ın övülen ahlaktan ibaret süsleriyle süslenirsin.

Bu süsleri şöyle sıralayabiliriz:

Seni ilgilendirmeyen hususlarda konuşmamak,

Bakması helal olmayan şeyden bakışını kaçırmak,

Takva esasına göre bedenin organlarının amellerini denetlemek,

İnsanlara karşı suizan beslemeyi terk etmek,

Geçmiş zamana karışan ve kiramen katibin tarafından yazılan eski amellerin üzerinde düşünmek,

Mevcut olan az rızka kanaat getirmek,

Hayırlı ameller dışında daha fazlasını talep etme arzusuyla yanıp tutuşmamak,

Nefsin ahlakını araştırıp kontrol etmek,

İstiğfar etmeyi ve Kur’an okumayı alışkanlık haline getirmek,

Nebevi edeb sınırları dahilinde kalmak,

Salihlerin ahlaklarını öğrenmeye çalışmak,

Dindarlıkta yarışmak,

Sıla-i rahimi gözetmek,

Komşularla şefkat esasına dayanan bir ilişki içinde olmak ve ırz noktasında cömert olmak…

Resulullah (s.a.v) bir hadiste bu hususa şöyle işaret etmiştir:  “Sizden biriniz Ebu Damdam gibi olmaya güç yetirir mi? Sabah uyandığında şöyle derdi:  – Allah’ım! Ben ırzımı kullarına sadaka olarak dağıtıyorum.”…

Asırlara hitab eden Hazret-i Şeyh Muhyiddin-i Arabi’nin (k.s) gerek diğer eserlerinde gerekse elinizdeki “Hırka” adlı eserinin içersinde bulunan mübârek sözleri, muhakkak ki hakikat arayıcılar için bir hayat menbaıdır. Çünkü O, takva elbisesini o en güzel şekilde giymiş ve giyinmekle de kalmayıp birçok insana da giydirmiştir. Takva elbisesi olan “HIRKA”yı giyinebilmek için gerekli olan şartları nasipkarlara öğretmek gerekir. Resullerin ve alemlerin efendisi Allah Resulu Muhammed Aleyhisselam’a Cenab-ı Hakkın “Kün!” emrince oluşanlar adedince binlerce ve binlerce salatu selam olsun. Onun ümmeti olmakla bizleri şereflendiren Cenab-ı Hakk’a hamdolsun. O, Hakkı söyler ve O doğru yola eriştirir.

Birincisi, bizzat “Tasavvuf” kelimesinin manasıyla irtibatlıdır. Şöyle ki: Tasavvufla ilgilenen, bir tarikata bağlı olan kimselere halk arasında “sofi” denmesidir. Bilindiği üzere lugat karşılığı olarak “sof” kelimesi “yün”, “sofi” kelimesi de yünden mamul elbise sahibi anlamına gelmektedir. Ayrıca bu giysiye dayanak oluşturan Hadislerin de bulunması tasavvuf ehli diye adlandırılan kimseler arasında özellikle çeşitli tarikatlar da eskiden beri yünden mamul elbise  giymek adet haline gelmiştir.  İkincisi, “yamalı elbise” manasına gelen “murakkaa” kelimesinin manasıyla irtibatıdır. Zira yamalı elbise giyenlerin halk arasında “zahit “yani zühd, takva sahibi olarak dünya süs ve makamlarından feragat ederek yaşayan kimseler olarak tanınmalarıdır. Bunun dayanağı da halife Ömer b. Hattab (r.a) ve suffa ehli sahabeler gibi selef kuşağının özellikle giysilerinin yamalı olması ve onların giysilerine “murakkaa” denmesidir. İslamın doğuşundan itibaren zahitler ve ilk kuşak mutasavvıflar giysiyi, fakr’ın yani Allah ile müstağniliğin bir ifadesi olarak algılıyorlardı.

Hicri 3./miladi 9. asırdan itibaren yamalı elbise / murakkaa “yeşil ölüm” olarak kabul edilmiştir. Yeşil ölüm, seyri süluk mertebelerinde yaşanan dört ölüm çeşidinden biridir, sufiler nazarında da murakka’nın bir giysiden çok kefen olarak algılanmasına sebeb olmuştur.  Resulullah’tan (s.a.v) rivayet edilen “ölmeden önce ölünüz.” Hadis-i şerifi de bu görüşlerine önder olmuştur. Onlara göre “murakkaa” giymek başka bir şey, züht ise başka bir şeydir.

El-Hucviri’nin “Keşfu’l Mahcub” adlı eserinde “yamalı elbise”yle ilgili özel bir bölüm “Hırka” kelimesinin manasıyla olan irtibatıdır. Zira kelimenin kökü “hırrık” kelimesidir ki cömert, kerim sahibi manasına gelmektedir. Dolayısıyla halk arasında ibadetlerine önem veren, dünyanın zevku sefasına yüz çeviren ve güzel ahlakla ahlaklanmış tasavvuf ehli dervişlerin giysilerine “hırka-i tecrid” denmiştir. Şeyhu’l Ekberin “Nesebu’l Hırka” adlı bu eseri işte “Hırka”yı bu yönüyle ele alarak hakiki manasını açıklamaktadır. Tasavvuf ıstılahın da, “hırka giyinmek”, “el almak” diye isimlendirilen bir hal daha vardır ki bu da, birebir görüşerek bilgi almak manasına gelen “telkin” anlamında kullanılmıştır. Telkin, bizzat Resulullah (s.a.v) tarafından fiili olarak uygulanmış ve biri Hz. Ali b. Ebu-talib (k.v), öbürü Hasan Basri olmak üzere iki silsile yoluyla tevatür yani kuvvetli haber olarak rivayet edilmiştir. Şüphesiz ki: O, Hakkı söyler ve O doğru yola eriştirir.

Birçok mutasavvıf onun görüşlerinden hareketlerle çevrelerine ışık olmuşlardır. Bunlardan birisi de Cenab-ı Şeyh’in hayranlarından olan yaklaşık edebiyatımıza iki yüze yakın eser vermiş yakın tarihimizin mutasavvıf edebiyatçısı M.K.Pilavoğlu beyefendi Muhyiddin- Arabi (k.s) tanıtmak için yazmış olduğu “Muhyiddini Arabi” adlı kitabının “Muhyiddin Arabi’ye Göre Ahlak Düsturları” bölümünde şunları yazmıştır. – Muhyiddin-Arabi’ye göre “Hırkaya Bürünme”nin ilk şartı olan takva elbisesini giymenin başı güzel ahlaktır ve ahlakın da özü sevgidir, şefkattir. Bütün eserlerinde o bunu bütün şümulu ile belirtir. Bir eserinde: İnsanlığa yapılacak şefkatten hasıl olan saadet, başka hiçbir şeyden hasıl olamaz.  Diyerek, en büyük saadetin insanlığa yapılacak şefkatte olduğunu duyurur. O, yalnız insanlara şefkatte kalmayıp, şefkatli nazarlarını bütün mahlukata da çevirir.

Ayrıca Cenab-ı Şeyh herkese bir gözle bakmayı, müsavamatı emrederlerdi. Bir eserinde şöyle demiştir: – “Müslümanlara müslüman olduklarından dolayı aynı muamelede bulun. Birisine padişah, birisine köle, birisine zengin, diğerine fakir, birisine çocuk, diğerine ihtiyar deyip ayrı ayrı muamelede bulunma. Hepsine bir gözle bak. Zira bil ki, İslâm şahs-ı vâhiddir. Bütün Müslümanlar O’nun azasıdır. Efrad-ı müslimîn olmazsa, İslâmiyetin vücudu olmaz.

Çünkü bir hadiste: “Müslümanların kanları müsavidir. Kısas ve diyette birdir.”  Buyrulmuştur. Ancak âlimin hakkı, kendisine tazim olunmak, cahilin hakkı kendisine nasihat olunmak, gafillerin hakkı kendisini uyandırmak, çocuğun hakkı kendisine şefkat mülâyemettir. Ey insan! Kötülüğe kötülükle mukabele etme. Fenalık eden kimseye yapacağın fenalığa Cenâb-ı Hak “seyyie” ismini vermiştir. Ey insan! Herkesle geçin. Ahlâkın temeli güzel geçinmekle başlar. İnsan güzel ahlâkından birini terk ederse terk ettiği kadar kötü huylu sayılır.  Ey insan! Suyunu kıskanmayan denizler, nehirler gibi ol. Hiç bir zaman darlık, sıkıntı seni infaktan alıkoymasın. Darlıkta, bollukta, musibette, meserrette sana infakı emrederim. Bu, erzak-ı ezeliyeye gönlünün razı olduğuna işarettir.

Muhakkak, bahil (cimri) olan infaktan korkar. Şeytan ona vesvese verip; eğer malını verirsen helâk olursun, ihtiyatlı bulun, bolluğa aldanma… gibi sözler söyler. Cenâb-ı Hak sana vaid buyurduğunu sen istemesen, âlem de istemese verir. Hiçbir civanmert helâk olmamıştır.

“Nesebu’l Hırka” adlı bu hacmi küçük fakat içeriği yönünden çok kıymetli eseri telif etmiş olan Cenab-ı Şeyhu’l Ekber (k.s.) hazretlerinin hayatı hakkında kısaca şu bilgileri verebiliriz:

Hırka Kitabının Nüshaları:  “Hırka Kitabı” nın birçok el yazması nüshaları vardır. Bunlardan dördü Şam kaynaklıdır. 1986 tarihinde “Min Resaili Seyyidi Muhyiddin ibn Arabi” genel başlığı altında Kahire’de basılmıştır. Ancak bu nüsha eksiktir. Güvenilir bulunan yazmaları şu kütüphanelerde bulunmaktadır. 1- İs’ad Efendi 1507 s.87-98 B (E nüshası). “Hırkatu’t Tasavvuf” adında. Bu yazma kolaylıkla okunmaktadır. Bizim esas aldığımız nüsha da budur. Nüsha asıl nüshadan istinsah edilmiştir. Ayrıca asıl nüshaya bakılarak okunmuştur. Kitapta nüshanın Şeyh Muhyiddin’in oğ lunun huzurunda 24 şeval 633/30 haziran 1236 pazartesi günü Şam’da okunduğu bildirilmektedir. 2- ez-Zahiriye 4134-s.112 B (Z1 nüshası) İsmi “Kitabu nesebi’l hirkati’ş Şeyhi’l ekber” eksiksizdir Asıl nüshadan istinsah edilmiştir.  3- ez-Zahiriye 5924 s.21a-25a (Z2 nüshası) ismi: “Risaletu’l hırka” 4- ez-Zahiriye 1739 s.118-120 (Z3 nüshası) ismi “Kitabu’l hı rka”. Yazılması h.1134 senesinde tamamlanmıştır. Sonundaki bazı sayfaları eksiktir. 5- ez-Zahiriye 6807 s.157 B-164 B (Z4 nüshası) ismi: “Kitabu nesebi’l hırka”. Girişinde şeyhin kendi el yazısı olduğu belirtilmektedir. Müstensih kendi yanından bazı eklemelerde bulunmuştur. Ayrıca son k ı smındaki bazı mevzular ve şeyh-i ekberin silsileleri saydığı son bölüm eksiktir. 6- Yahya Efendi 2415 s.1-3 B (Y nüshası) ismi: “Kitabu’l Hı rka” eksiksizdir. Kolayca okunmaktadır. Biz bu eserden de faydalandık. Ayrıca Cafer el-Kensusi tarafından Fransızca tercümesi ile birlikte olarak Marakeşte bastırılmıştır.

Futuhat-ı Mekkiye, Fusus-u Hikem başta olmak üzere birçok (yaklaşık beşyüz) eşsiz eser vermiş on ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs’de, Mekke, Medine, Fas, Mısır ve bir müddet Anadolu’da (Konya, Malatya) ve Şam’da yaşamış, cömertliğiyle meşhur Tayy kabilesine mensup Adiy bin Hatem’in kardeşi Abdullah bin Hatem’in neslinden gelmesi sebebiyle de “Hatemu’l Veli” diye anılan büyük bir mutasavvıfdır. 1165 (h.560) yı l ı nda Endulus’un Mürsiyye kasabasında Ramazan ayının 17 sinde evliyaullah arasında “Nimet Günü” olarak adlandırılan günde doğmuştur. 1240 (h. 638) tarihinde de Şam’da vefat etmiştir. Kabri, Şam şehrinin Salihiyye semtinde Kasiyyun dağının eteklerinde bulunan küçük bir caminin içersindeki türbede bulunmaktadır. Ve sevenleri tarafından ziyaret edilmekte ve ziyaretçilerine tıpkı dün olduğu gibi bugün de gerek camisiyle gerek de camisinin etrafında olan çarşısıyla hem maddi hemde manevi olarak rızık dağılmasına vesile olmaktadır. (Allah kendisinden sonsuz razı olsun.)

Muhyiddin-i Arabi hazretleri, kendisi eserlerinde belirttiğine göre yaklaşık sekiz yaşlarında babasıyla beraber doğduğu Mürsiyye’den ayrılarak İşbiyye’ye gitmişdir. Çok küçük yaşlarda olmasına rağmen önce babasından daha sonra ailesinde bulunan büyüklerinden ilim tahsil etmeye başlamış, birçok ünlü alimin ilim meclislerinde bulunarak onların bazılarından tefsir, hadis, fıkıh, kı raat ilminin yanı sıra diğer ilimleri ve tasavvuf ilimini de tahsil etmiştir.  Ve tahsil etmiş olduğu bütün ilimlerde büyük alim olmuştur.  Ayrıca yine eserlerinde belirttiğine göre Seyyid Abdulkadir Geylani hazretlerinin ruhaniyetinden feyz almıştır. Ve tasavvufun en önemli sembollerinden birisi olan Gavsu’l A’zam Seyyid Abdulkadir Geylani (k.s.)nin talebesi kendisinin de şeyhi olan Yunus bin Yahya el-Haşimi’ye emanet olarak bırakmış olduğu “Hırka”yı Mekke’de h. 599 senesinde giymiştir. Bu olay İbrahim-i Derubi Bağdadi’nin telif etmiş olduğu “elbazu’l eşheb” adlı eserinde şöyle rivayet edilmiştir:  – Gavsu’l Azam Seyyid Abdulkadir Geylani hazretleri, birgün gözde talebelerinden olan Cemadeddin Yunus b. Yahya efendiyi yanına çağırarak: “Benden sonra benim künyem olan Muhyiddin isminde Endülüs’den Allah’ın velisi, Resulullah’ın sevdiği evladım gelecektir. Bu h ı rkamı ona teslim edin” diye buyurmuştur. Gerçekten uzun yıllar sonra Mekke’de Yunus bin Yahya el-Haşimi k.s. kendisinin de talebesi olan ’Muhyiddin ibn-i Arabi hazretlerine hocasının vasiyetini yerine getirerek kendisine emanet olunan değerli h ı rkayı teslim etmiştir. Allah kendisinden ve soyundan gelenlerden razı olsun. Sahih olan rivayete göre daha sonra bu hırkayı hazreti şeyh talebesi ve üvey oğ lu olan Konya’da meftun bulunan Sadreddin-i Konevi’ye giydirmiştir.

Cenab-ı Şeyh’in “hırka” giymesi ile verdiği bilgilere göre kendisinin giymiş olduğu hırka sayısı altıdır. Bu hırkaların üç tanesi Hızır aleyhisselam’ın elinden hatta – birisini (Divanın da belirttiğine göre) ise Mekke’de Zemzem kuyusu ile Haceru’l Esved arasında giydiğini diğer üçünü de Resulullah s.a.v. efendimizin elinden giydiğini bildirmiştir. İlk hırka’yı h.592 senesinde İşbiliye şehrinde et-Tevzeri’den, ikinci olarak da h.594 tarihinde Fas’ta adı geçen İbni Kasım’dan almıştır. Hızı r Aleyhissamın elinden h ı rka giymesini ise kendisi Futuhat-ı Mekkiye 1/208 (27-37) de şöyle anlatmaktadır: – “Hızır’la şeyhlerimizden bir adam yani Ali ibn-i Abdullah ibn-i Cami dahi buluşmuştu. Kendisi ali el-Mütevekkil ile Ebu Abdullah Kadib’ül Ban’ın arkadaşlarından idi. Musul haricinde, Mukla’da bir bostanda ikamet ederdi. Hızır ona hırka’yı Kadib’ul-Ban’ın huzurunda giydirmişti. Bana da bu hırkayı Şeyh ibn-i Cami, kendi bostanında,(Musul h.601 senesinde) Hızır’ın ona giydirdiği yerde ve giydirme şekliyle giydirmişti. Ben hırka’yı bundan çok uzak bir yol ile (yani çok daha önceleri) arkadaşımız Abdurrahman ibn-i Meymun ibn-i Ebi’l-Burzi’nin elinden giymiştim. O da bunu Mısır ülkesinin şeyhlerin şeyhi Sadreddin ibn-i Hammuye’nin elinden giymişti. Onun da ceddi, h ı rka’yı H ı z ı r’ın elinden giymişti. Ben o zamandan beri h ı rka giymekliğe kail oldum (inandım). Hız ır’ın buna itibar ettiğini gördüğümde, ben de bunu insanlara başkalarına giydirdim. Bundan önce ise, halen malum olan hırka’ya kail değildim.

Zira bizim indimiz de hırka, ancak sohbet, terbiye ve güzel ahlaktan ibarettir. Ve buna takva elbisesi denir. “ Ve yine kendi ifadelerinden öğ rendiğimize göre “hırka” giydikten sonra çok nimetlere nail olduğunu yüksek makam ve mevki sahibi olduğunu bize şöyle bildirmektedir:  – “Allahu Teala bana öyle nimetler ihsan etti, bildirdi. Ki istersem kıyamete kadar gelecek bütün velileri, kutubları, isim ve nesebleriyle bildirebilirim. Fakat bazıları inkar ederler de, manevi kazançlarından kaybederler diye korkuyorum. Her ilmin aslı ilm-i ilahidendir. Çünkü Allah’dan başka her şey, yine Allah’dandır.” Şeyhu’l Ekber Muhyiddin-i Arabi k.s. yukarda ki ifadelerinden şunu anlamaktayız ki Hırka giyinmek, bir başka ifade ile Hırkaya Bürünmek suret olarak elbise giyinmek değil manevi anlamda takva elbisesine  bürünmek muttakiy olmak  yani takva sahibi olmak güzel ahlakla ahlaklanmaktır.  Hırka giymenin Kur’an ayetine ve “Semama ve arzıma sığmadım, ama mümin kulumun kalbime sığdım” şeklinde ki kutsi hadisten hareketle mümin kulun kalbinin nasıl olması gerektiğini bildirmektedir.

Şeyhu’l Ekber, satır aralarında ki parıltılarla önemli işaretler vermekte, tevhid inancının ekseninde açıkladığı Hakk Tealaya yönelik Miraç ve İsra kavramını anlatmakta, Allah ahlakıyla ahlaklanmanın bir başka ifadeyle  Allah boyasıyla boyanmanın “Sıbgatullah’ın”  yolunu, derin tefekküre dayanan olağanüstü nefis anlatımıyle kısacası kendisine özgü metoduyla  aktarmaktadır.

Resulullah Efendimiz (s.a.v.)in Rabbi Allahu Teala ile görüştüğü “kutsal Mirac” hadisesini anlattığı hadis-i şerifinde ki:   “Cebrail arkama nurdan bir bürde “hırka” koydu ve belime yakuttan bir kemer kuşattı ve elime yeşil bir asa verdi. Ayaklarıma yeşil zümrütten iki nalın giydirdi. Sonra elimi tutup Beytu’l Haram’a götürdü. Zemzem kuyusunda abdest aldırdı. Beyt-i Mükerrem’i yedi kere tavaf ettirdi ve Makam-ı İbrahim’de iki rekat namaz kıldırdı. Sonra Cebrail beni kanadı altına alıp Bey’at yani Mübaya’yı yedillah ve Sırr-ı Hilafet’i ta’lim ve telkin etti. Daha sonra Hatim’e varıp oturdum. Orada ikinci defa olarak Cebrail göğsümü yardı. Mikail kalbimin içindeki uyuşuk kanı atıp üç leğen zemzem -suyu ile kalbimi yıkadı. Mekke’nin Batha’sına götürüp Burak’a bindirdi. Sonra oradan Beytu’l Makdis’e getirdi. Mirac’a uruc ile “Kabe kavseyn’de Allahu Teala Refref yani yeşil bir döşek gönderdi ve ona bindirdi….’”   Buyurarak bizlere anlattığı bu özel yolculuğunun adeta Mirac’a hazırlık aşaması olan ilk şartlarından birisi Bürde’nin yani “Hırka”nın giyinmenin manasını tevil ederek anlatmakta ve hırka giyinmek için neler yapılması gerektiğini bildirmektedir. Çünkü O, ümmetin has bir velisi olmakla insanlığı insanı ihya etmiştir, kendisine bahş olunan ilmi cömertçe dağıtmış kıskanmamış hakiki bir önder, kıymetli bir mürşit kısaca Nebî (s.a.v.)ın mumunun devamı olmuştur olmaktadır inşallah da daim olacaktır.  (Allah, cümlemizi bu mumdan yayılan ışıkla aydınlananlardan eylesin. Amin.)

Cenab-ı Şeyh kendisi birçok defalar hırka giydiği gibi Divanında ki beyitlerinden öğrendiğimize göre kendisinin gönlüne giren müritlerinden yirmi beş kadına ve iki erkeğe hırka giydirmiştir. Şeyh’ten hırka alanlar arasında Ahmed b. Mesud el-Mukri el-Mavsili’nin kızları Ümmü Delal ve Ümmü Reslan da vardır. Bu ikisinin adı, Şam’da 636 ve 637 tarihlerinde Şeyh’e okunan Futuhat bablarını dinleyenler arasında geçiyor. Babaları, Musul’da 601 tarihinde “Ruhu’l Kudüs” adlı kitabı dinlemiştir. Şeyh de ondan hadisler ve haberler öğrenmiştir ki, bunları “Muhadaratu’l ebrar”da zikreder (A:266) Yine bu beyitlerden Şeyh-i Ekber’in beyitlerde sözü edilen kadın müritlerine yönelik derin bir şefkat beslediğini de anlıyoruz. Örneğin kadın müritlerinden biri olan Fatıma hanımefendi hakkında şunları söylüyor: Bir arzum vardı… olsun istiyordum Bir kızım.  Rabbim bu isteğimi gerçekleştirdi… Safiye adında başka bir hanımefendi hakkında da şunları söylüyor: Bütün faziletlerle geldi ve yükseldi benzerlerden Ahlakı tekamül etti, kutsandı Bütün isimlerle ahlaklandı Mihrabında ruhlar yanına gelirdi O Azra’nın (bakire Meryem’in) kızkardeşçağızı Betül’dür. Kadın müritlerinden olan Hanımefendi Bintu Zekiyyuddin için irad etmiş olduğu bir kasidesin de de hırka giymenin inceliklerini gözler önüne sermiş divanında yer alan bazı beyitlerde de, Bint Zeki’yi tarikatla ödüllendirdiğinden ve sufilik hı rkasını hak edene giydirme yetkisini verdiğinden söz etmekte şöyle söylemektedir: Bintu Zekiyyuddin’e hırkasını giydirdim Benimle edeb içinde sohbet etmesinden sonra Ahlaklandı, varidatları arındı Zatı en büyük şüphelerden temizlendi Bir çok ilimlere sahibtir ve bunları öğrenmiştir Almıştır, sadık bir mürebbi olan babasından O halde bu kız, istediğine hırkayı giydirsin İsimlerle ve neseplerle tahakkuk ettikten sonra Bütün insanlardan ve cinlerden, sohbetlerinden sonra Kitaplarımda yazdığım şartlara göre Bu kaside daha sonraları Hırkatu’l ekberiye olarak ün kazanmıştır.

Divanın akışı içinde yer alan başka beyitlerde şeyh, ruhi terbiyenin bir sembolü olarak hırka giydirdiği başka kadınlardan da söz eder ve isimlerini, Fatıma, Safiye, Bedr, Sittü’l İyş ve dünya, Şeref, Sittü’l abidin, Ümmü Muhammed, Zümürrüd, Zeyneb, Cemile, Uleye, Hind ve Ümeyme şeklinde zikreder.  Şeyh, Ümeyme’ye tarikat hırkasını giydirirken ona şöyle hitap eder:

Bu hırka içinde bir müddet Allah’a ibadet ettim İçinde İlah’a secdeler sundum İçinde ilimlerin kıvılcımlarını saçtım Onun içinde feraitler ve akitler namzettim Bunu giy, bizim mesleğimiz gereğidir Onun içinde Allah’ın ahitlerine bağlı kal Onunla zamanın yüzüne vur, çünkü o Bilirsen eğer, başkaları tarafından kıskanılır Onunla ilaha yaklaşmayı kast et, çünkü Böylesinin her zaman maksudu olur Ümeyme’nin layık olduğunu görünce Ona öncelik verdim ve bir ululama işareti olarak hırkayı ona giydirdim.

Bir eserinde bunu belirterek: Hayvanlar Allah’ın insanlara müsahhar ettiği mahluklardır. Bunun için onlara tahammüllerinden ziyade yük yükleme, üzerine bindiğin zaman öyle azametle binme!  Buyurur. Muhyiddin-i Arabi insanlara daima, iyi duyguda kalabilmeleri, şefkatle, tatlılıkla nazar edebilmeleri için, nefislerini muhasebeye çekmelerini emreder.

– Ey insan! Allah seni gaflet uykusundan uyandırsın. Bu fâni tercübehanede ne işlemiş ve söylemişsen bir gün cümlesine, âdil-i hakiki olan Allah’ın huzurunda cevap vereceksin. Bunu unutma! Bunu iyi idrak ettinse, muhasebeni sakın ahirete bırakma. Elinde fı rsat varken, burada nefsinle hesap gör. Bu senin için daha muvafıktır. Mezara girmeden evvel nefsini hesaba çek. Hayatta bulunduğun müddetçe nefsin tahsildar gibidir, iyi ve kötü şeyler alır. Sen onun hesabına memur bir kimsesin. Böyle yapmazsan o korkunç hesap gününde, seninle bulunmuşçasına söyler. Ve iyi bilirim ki, feryad ve fiğânının imdadına kimse gelmeyecek ve kimseyi bulamıyacaksın… Yalnız Kahhar ve mutlak olan Allah’ın “Biz size Resuller göndermedik mi? Sabah akşam bizi zikir ve tesbih et, demedik mi? Bu emirlerimizi icra için gece gündüz size müsaade etmedik mi? itabını duyarsın. O zaman gelince nedamet, pişmanlık fayda vermez. Nefsini muhasebe edemiyorsan bil ki, gözündeki perde kalındır. Allah’ın kapısından kovulmuşsundur. Sen o haremi ilâhi kapısını ağlayarak çal. Gözünü örten perdeyi bu suretle kaldırmaya çalış. Benim bir üstadım vardı. O gündüzleri işlemiş olduğu bütün işlerden, söylemiş olduğu bütün sözlerden dolayı gece olunca kendisini muhasebeye çekerdi. İstiğfarı mucib şeyler varsa, istiğfar eder, şükrü mucib amel-i salihler varsa Allahu Teala hazretlerine şükrederdi. Ben de üstadımdan fazla olarak bütün hatıralarımı yazıyorum.

Şüphesiz bu ifadeler Muhyiddin-i Arabi’nin yaşamı boyunca ne kadar itinalı hareket ettiğini göstermekte ve bunun içinde daima hassas davranıp insanlara Allah’dan korkmalarını, Allah’dan gafil kalmamalarını, her gün daha iyi amellerle çalışmalarını emreder.  Bir eserinde: Ey insan, ne halde bulunursan bulun, ondan kurtulup daha güzel bir hale vüsûlü Cenâb-ı Hak’tan dile ve cemî harekâtında Allah’dan gâfil olma! Der. Muhyiddin-i Arabi kadınlara ve aile efradına daima muhabbetli ve bağlı olunmasını tavsiye eder. Şüphesiz ki, bu ahlâk cemiyetinin temeli olan aile ocağının sağlamlığını beyan eden bir fikirdir. O bir eserinde bu hususta diyor ki: Ey insan, eğer evli isen ehl ü iyâlinle iyi geçin. Zira Allah’ın indinde en sevgili kul, ehl ü iyâline en ziyade hizmet edendir. Allah’ın sana nasıl muamele etmesini istersen, sen de halka aynıyla muamele et. Oğlun varsa, dünyevi menfaatlerden uzak olarak, Kitabullah’ı ona öğret. Ahlakı, dini, şeriat adabını da ona öğret. Onu küçükken sıkıntı ve riyazata alıştır ve pişir. Luğat manası; nefsi terbiye maksadıyla yemeği, içmeği ve uyumayı olabildiğince azaltarak, faydalı fikirlerle, ibadet ve ilimle meşgul olmak, nefsi hevasattan men etmek, mümkün mertebe halka karışmamak olan riyâzât, Muhyiddin-i Arabi’ye göre bütün kötülükleri önleyen hasletlerin başında gelmektedir.

İnsanlar bununla sabırlı olmayı bazı olaylar karşısında metanetli (dayanıklı) davranmaya alışarak kemâlata erişirler. Ve riyâzat ile ilgili olarak; Ey insan, daima az yemek ye. Az yemek kalbe ferahlık verir, ibadetin zevkini arttırır, tenbelliği giderir. Buna binaen acıkmadıkça yeme, uyku galebe etmedikçe uyuma.

Ey insan! Sana lâzım olan işlerin en mühimi de vaktini boş geçirmemekliğindir. Daima vaktini en hayırlı işlere hasret.  Gaflet ölümü ile ölmüş kimselerden uzaklaş. Onlardan yardım bile isteme. Kimseye yük olmamaya çalış. Kendi işini kendin gör. Ey insan, sözünde işinde kazancında daima ehl-i takva olmaya çalış. Takva, bu dinin ruhudur.  Cenâb-ı Hak, Kitabında daima takvayı emretmiş, bu kitab-ı ilâhinin de Allah’dan haşyet duyanlar için bir ışık olduğunu duyurmuştur. Takvâ, ancak kâmil müminlerin, Nebîlerin, Resullerin ahass âdetindendir.”

Yakın tarihde yaşayan Ruhulbeyan tefsiri müellifi olarak tanınan, gördüğü bir rüya üzerine iki aylık bir yolculukla 1129 yı l ı nda ailesiyle birlikte Şam’a giderek Şam’da yüzüncü eseri olan tarikat ve tasavvuf hakkında bilgiler ihtiva eden “Kitabu’l Hitab”ı ve ardından da “Kitabu’l Necat”ı telif eden Celvetiye yolunun önemli Şeyhlerinden olan İsmail Hakkı Bursevi k.s. hazretleri “Hırka”yı ve Hazreti Şeyhu’l Ekberin önemini bizlere “Silsile-i Name” Celvetiye yolunu anlattığı eserinde şöyle anlatmaktadır: – “Nübüvvet ilahi bir nurdur. İlk zuhur Adem a.s. ile başlamış Seyyidu’l Beşer Hazreti Muhammed s.a.v. ile son bulmuştur. Bütün bunlar itibaridir, zira Nübüvvetin aslı birdir, velayet ise ilahi bir sırdır ki bu ümmete nisbetle, silsile itibariyle ilk zuhuru Hz. Ali keremallahu vechehu ile tamamlanması Hatemu’l evliya olan Muhiddin İbnu’l Arabi hazretleri iledir. Aslında Velayet de birdir. Resulluğun aslında da üstünlük yoktur. Lakin velayet mertebesinin zuhuru, birbirine tercihi her asırda kemaliyle keşfedilmemiştir. Bu yüzden eski zamanlarda evliyalar gizli işaretleri kafi gördüler, hakikatleri lisan veya kalem ile etraflıca bildirmediler. Zuhur ve tafsil tedricidir. Hatemu’l evliya zamanı olunca, O, tafsile me’zun olduğundan şu üç şeyi açıkladı: Birincisi: Geniş olan “Rahmaniyyet”i, İkincisi: “Kaza ve Kader sırrını” Üçüncüsü olarak da: “Vahdet” sırrını ki Vahdet-i Vücud yoluna gidip birçok delil meydana getirmiştir. Cümle enbiya ve evliya bu yolda gitmişlerdir. Hatemu’l Evliyanın varlığı bütün evliya ve enbiyaya siper olmuştur. Söz ile kavranılması mümkün olmayan böyle bir önemli şeyi  Şeyhu’l Ekberi inkar edenler, bilmezler ki Muhammediyet’in aslı olan kimse hürmetsiz olamaz. Enbiyaya dil uzatanlar nasıl kafir olmakta iseler, evliyaya taarruz etmek de küfrü manevidir. Çünkü evliya, enbiyanın mahzarı ve mürsellerin sırrıdır, onun için kendilerinin şerefli isimleri anılırken “Kaddesallahu Esrarehum” derler. Velayet mevkisinde olmaları Nebiyliğin son bulmuş olmasındandır. Fiilen Nebiylik yapamazlar zira nübüvvet Hatemu’l Nebi olan Efendimiz s.a.v. ile son bulmuştur. Ancak İnsan-ı Kamillerle manası devam etmektedir. Elbise, insanın dış görünüşünün süsü olduğu gibi, kalbin libası da Hakkı muhittir (İnsan-ı Kamil) ilahi isimlerin hakikatını idrak etmek kalbin süsüdür. Efendimiz s.a.v. in elinden hırka giymek buna işarettir. Salik için hırka nın sırrı budur. Ehil olan da bu berekatı bulur. Bu kadar işaret kafidir…

 

ŞEYH-İ EKBER’İN HIRKA KİTABI

 

Bismillahirrahmanirrahim

Besmeleden sonra ben, Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Arabi et-Tai diyorum ki: Bu benim hattımdır: inayet ehli kullarının üzerine güzel isimlerini (esmau’l hüsna) giydiren, böylece onları en şerefli, en yüce bir yere yerleştiren Allah’a hamdolsun.  Seçtiği ve kendisinin şekillendirdiği kullarından yükselenler bunlarla kabe kavseyn ev edna (iki yay kadar veya daha yakın) makamına yükseldiler. Bu yüzden ilahi yakınlığı en esenlik verici şekilde yaşadılar. Sonra. onlara dedi ki: Bilesiniz ki, bizden olanın bizden başkasından alması caiz değildir…  Onlardan kimi miracında rahattır, semizlemese de. Kimi israsında zahmet çekmekte, yorulmaktadır; mana hasıl olduktan sonra karşılaştığı zorluklara aldırmamaktadır. Kimini safi, sırdaş, sevgili ve yaren edinmiştir. Ama her biri ezeli inayet sayesinde emanet ehlinin güvenilir seyyidleridir.  Bu noktadan itibaren ilahi ruhla beraber duranlar ile bir atımlık meniden ibaret olanların yanında duranlar birbirinden ayrılmaktadır.  Rahmet ise, her şeyi kuşatmıştır. Bu yüzden yüce Allah, dilediği zaman uzağın yakınlaşmasını mümkün kılmıştır. İlka esnasında yakınlıkla vasfolunması için. Çünkü yakınlığı elde edenin amacına ulaşacağını bilir. Hak ona sır aleminde hal lisaniyle, bu, ancak bizimle olur, demektedir. Kullarının göğüslerinde takdir etmiştir ki: ilahi huzur, en yüce ulu sıfatları ve en aşağı denilen nitelikleri camidir…  O’na hamdederim. “Ben” değil “O” diyenlerin hamdiyle. Çünkü onların içine ilka etmiştir. Ne güzel koruyucu ve ne güzel kaptır bu.  Resulü Mustafa’ya (s.a.v) salat ederim. Her zaman Kur’an ile terennüm ederdi. Bir salat ve selam ki harf harfe, mana manaya değdiği sürece devam etsin. Telaffuz edilip terennüm edilen kelimeler anlam buldukları müddetçe de ehl-i beytine salat ve selam olsun.  İmdi…

Hamd ve salavattan ve de bize nasip ettiği en güzel salattan sonra Allah’a sığınıp iltica ederek diyorum ki: “Bize bunu gösteren Allah’a hamdolsun. Eğer Allah size bunu göstermeseydi, biz bunu göremezdik. Rabbimizin Resulleri hakkı getirmişlerdir…”  Kerem sahibi Resulün yüce ve hikmet sahibi Allah’tan getirdiği münzel Kitab olan Kur’an-ı azim’de yer alan ayetlerden biri de şudur:  Ya beni ademe kad enzelna aleykum libasen yüvarı sev’atikum ve riyşen ve libasüt takva zalike hayr zalike min ayatillahi leallehüm yezzekkerun. Ey Adem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek elbise ve süslenecek elbise inzal ettik. Takva elbisesi elbette en hayırlısıdır… İşte bu Allah ayetlerindendir ki belki düşünüp öğüt alırlar. (Araf, 26)  Şu halde zahiri elbiseden zorunlu olan, ayıp yerleri örten elbisedir. Bu ise, koruma anlamına gelen vikaye kökünden türemiş takva elbisesi (koruyan elbise)dir. Ayette süslenecek elbise anlamında kullanılan “er-Riş” ise, korunmaya ek olarak süslenme amacıyla giyilen elbisedir. Bundan maksat da Allah’ın gaiplerinden kulları için çıkardığı ziynetlerdir ve bunları dünyada ve kıyamet gününde müminlere has kılmıştır. Ki bunları kullandıkları için hesaba çekilmeyeceklerdir.  Ama bu niyetin d ışında övünmek ve kibirlenmek maksadıyla bunlarla süslendikleri ve giyindikleri zaman, aynı elbise, dünya hayatının süsüne dönüşür.

Maksat değiştiği için aynı elbiseye ilişkin hüküm de değişir. Oysa yüce Allah, kulların kalplerine takva elbisesi indirmiştir çünkü ayette “enzelna” inzal ettik ve Takva elbisesi, daha hayırlıdır buyurmuştur. Bu elbise, zahiri elbise suretinde de olabilir. İç dünyanın ayıplarını örten zaruri elbise de bunun kapsamına girer. Bundan maksat da mutlak olarak haramlardan kaçınmaktır.  Yine bir kısım takva elbisesi vardır ki zahiri süslenme giysilerine benzer. Bu da, güzel ahlak elbisesidir. Hoşgörü, ıslah edicilik gibi erdemli fiiller bu kapsama girer.   Yüce şari (şeriat koyucu) bu zahiri süslerden hakkını almanı mubah kılmışsa da, bunları terk etmek kişinin iç dünyasının süslenmesini sağlar. Dolayısıyla bunlar Allah’ın Batıni süsleridir.  Yüce Allah’ın, seni, edinmek üzere teşvik ettiği bütün Batıni giysiler bu kapsama girer. Bundan da anlaşılıyor ki, Batıni elbise, şeran zahiri elbise suretindedir. Zahiri elbisenin durumu maksadına ve niyetine göre değişebildiği gibi, Batıni elbise de maksadına ve niyetine göre değişir.  Bu husus, Allah ehlinin kalplerine bir hakikat olarak yerleştiği için, zahiri ve Batıni elbiseyi birleştirmek ve iki süsle birden süslenmeyi irade etmişlerdir. Ki iki güzelliği birleştirerek iki cihetten sevap almak istemişlerdir. Dolayısıyla şu h ı rkayı giyinmenin sebebi onlarca malumdur. Bir anlamda iç alemlerinde giyinmek istedikleri elbiseye dikkat çekmek istemişlerdir.  Kısacası hırkayı sohbetinde bulunma, edeblenme ve örtü olarak değerlendirmişlerdir.  Bu elbisenin aslı, Allah’ın benim sırrıma ilka ettiği, kalbime üflediği kadarıyla şudur:  Allah, kulunun kalbini giyinmiştir. Çünkü şöyle buyurmaktadır:

“Sema’ma, arz’ıma sığmadım, ama mü’min kulumun kalbine sığdım.”  Çünkü elbise, kendisine giyeni kaplar. Bu hakikat sır alemimde takdir edildiği ve alimler arasında da değerim arttığı için bu konuda bazı beyitler namzettim:

Bilesiniz ki ben en cimri alimim

Dinim ve sırrım hususunda,

En cömert değilim

Ama bu cimrilik değildir; lakın Fazilettir, en büyük keremdir.

Menziline konarım her defasında

En alim kalbim onu tahakkuk ettirdiği zaman

Ben güneşim, zatımı gösteririm, o zaman ki

İsterim ve terennüm beni izhar eder.

Bunu istediğimde, gerektirdiği için

Makamım ve yıldızlar beni gösterir.

Gaybımdan olan gece bürüdüğü zaman

Karanlık alem beni yitirdiğinde

Zatı olan hırkamı giydiğim zaman

Araplar acemler onun karşısında hayrete düşer.

İki elbiseyi birleştirme hali, Şibli ve İbni Hafif zamanından itibaren zuhur etti. Biz de bu hususta onların mezhebine uyduk ve elbisenin hem zahiri, hem de Batıni olması için önde gelen bir çok şeyhin sohbetinde bulunup onların edepleriyle edeplendikten sonra onların ellerinden bu hırkayı giydik. Çünkü terbiye edici şeyh, hırka giydirmek istediği müridine bakar, mürid hangi halde bulunuyorsa şeyh de bu hale bürünür. Bu hale tahakkuk eder, ona dalar, sonra bu halin gücü şeyhin üzerindeki elbiseye sirayet eder. Bunun üzerine şeyh o elbiseyi çıkarır ve bu müride giydirir. Bunun etkisi tıpkı şarab gibi organlarına sızar, onu bürür ve hal tamamlanmış olur. Böyle bir gün çok değerlidir. Yukarıda anlattığımız hususlara yönelik olarak insanların himmetleri azalınca, avam menziline indiler. Ancak bu hususla ilgili bir takım şartlar da koşulmuştur.

Bu hırkayı giymenin şartı, yüce Allah’ın avret yerlerinin örtülmesiyle yani önce elbise giyinmekle ilgili olarak izhar ettiği üzere bilinen bir şeydir.  Öyle ise bu gerçeğe göre elbiseleri şöyle sıralamak mümkündür:

Yalan ayıbı doğruluk elbisesiyle..

Hıyanet ayıbı emanet elbisesiyle..

Sözünde durmazlık ayıbı ahde vefa elbisesiyle..

Riya, ihlas hırkasıyla..

Kötü ahlak, güzel ahlak hırkasıyla..

Zemmedilen huylar, övülen huylar hırkasıyla..

Her aşağılık ahlak, üstün ahlakla..

Sebepleri terk etme, tecrit tevhidiyle..

Varlıklara güvenip dayanma, Allah’a tevekkülle..

Nimete karşı nankörlük, nimeti verene şükretmekle örtülür.

Sonra… Allah’ın övülen ahlaktan ibaret süsleriyle süslenirsin.

Bu süsleri şöyle sıralayabiliriz:

Seni ilgilendirmeyen hususlarda konuşmamak,

Bakması helal olmayan şeyden bakışını kaçırmak,

Takva esasına göre bedenin organlarının amellerini denetlemek,

İnsanlara karşı suizan beslemeyi terk etmek,

Geçmiş zamana karışan ve kiramen katibin tarafından yazılan eski amellerin üzerinde düşünmek,

Mevcut olan az rızka kanaat getirmek,

Hayırlı ameller dışında daha fazlasını talep etme arzusuyla yanıp tutuşmamak,

Nefsin ahlakını araştırıp kontrol etmek,

İstiğfar etmeyi ve Kur’an okumayı alışkanlık haline getirmek,

Nebevi edeb sınırları dahilinde kalmak,

Salihlerin ahlaklarını öğrenmeye çalışmak,

Dindarlıkta yarışmak,

Sıla-i rahimi gözetmek,

Komşularla şefkat esasına dayanan bir ilişki içinde olmak ve ırz noktasında cömert olmak…

Resulullah (s.a.v) bir hadiste bu hususa şöyle işaret etmiştir:  “Sizden biriniz Ebu Damdam gibi olmaya güç yetirir mi? Sabah uyandığında şöyle derdi:  – Allah’ım! Ben ırzımı kullarına sadaka olarak dağıtıyorum.”…

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here