Ana sayfa Eğitim ve Öğretim ERDOĞAN’IN BİLİM İNSANLARINA YURDA DÖNÜN ÇAĞRISINA CEVAP! BİLİM İNSANLARI TUTUKLANIRKEN BU ÇAĞRININ...

ERDOĞAN’IN BİLİM İNSANLARINA YURDA DÖNÜN ÇAĞRISINA CEVAP! BİLİM İNSANLARI TUTUKLANIRKEN BU ÇAĞRININ ANLAMI NE? BİLİM İNSANLARI BU ÇAĞRI HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR? Akademisyenler hangi Türkiye’ye dönsün? Prof. Dr. Sedat Laçiner’e 9 yıl 4 ay hapis cezası!

264
0
PAYLAŞ

ÇAĞRI KARŞILIĞINI BULACAK MI? ERDOĞAN: “BATIYA GÖNDERDİĞİMİZ GENÇLER ÜLKE İÇİN ZEHİRLİ HALDE GERİ DÖNDÜ” ERKAM TUFAN SORUYOR KANADA MEMORİAL ÜNİVERSİTESİNDEN PROF. DR. MEHMET EFE ÇAMAN CEVAPLIYOR…

Akademisyenler hangi Türkiye’ye dönsün

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Akademisyenler “gelin” denince bir ülkeye gitmez. Beyin göçü başladı mı, bunun son durak olduğu bilinmelidir, çünkü böyle kararlar kolay alınmaz. Oksijenin bittiği yerde yaşanılması olanaksızdır. Özgürlüğün olmadığı yerde de bilim yapılması! Filmden bahsetmiyorum elbette! Gerçek, özgür düşünceden bahsediyorum; eleştirel, sorgulayan, özgürleştirici düşünceden. O kadar çok örneği var ki bunun, saymakla bitmez. Ama gelin ben size bir örnek vereyim, kendimden, kendi yaşadıklarımdan. Çok özet, oldukça kısa – bir gazete makalesi için uzunca olsa da; affınıza sığınarak!

Çocukluğumdan beri eline ne geçirse okuyan bir çocuktum. Şanslıydım da aslında, çünkü babamın harika bir kütüphanesi vardı. Dünya ve Türk klasikleri, denemeler, dosyalanmış – bazısı daktilo ile yazılmış – yüzlerce tiyatro oyunu, ansiklopediler ve sözlükler, siyasi kitaplar, şiir kitapları, antolojiler, öyküler, felsefi kitaplar. Babamla annemin boşanmalarının ardından babaannemle dedemlerin evine taşınmıştık. Ben galiba üç buçuk ya da dört yaşlarındaydım. Babaannemle dedemin Erenköy’deki evinde de oldukça iyi sayılabilecek bir kütüphane vardı. Dedem tarihe çok düşkündü ve coğrafya aşığı bir insandı. Babamın kütüphanesiyle birleşince, adeta bir semt kütüphanesi kadar kitapla dolu bu evde, kitap okumamak sanırım olanaksızdı. 12 Eylül’de babamın siyasi kitapları çatı arasına taşınırken, kitabın ve kitap okumanın Türkiye’de bazen çok tehlikeli bir şey olduğunu öğrenecektim. Babamın tüm sol-politik kitapları ve Nazım Hikmet külliyatı, karton kutular arasında, eski halıların ve abajurların, vazo ve sandıkların, tahta bavullarla naftalin kokulu eski “babaanne esvaplarının” arasına gizlenen bu kitaplar, yeniden gün yüzüne çıktıklarında, ben artık onları anlayacak ve okuyacak yaşa gelmiş olacaktım. Evdeki Kuran’ın yanında duran Tevrat’ın, kütüphanedeki yeni çeviri İncil’in, 1930’lu yıllardan kalma saman kâğıt baskı Nutuk’un, Fabl kitapları ve polisiye romanların, Dormen Tiyatrosu dergileriyle Kent Oyuncuları’nın basılmış broşürlerinin, Hayat Ansiklopedisi’yle Larousse ciltlerinin (ciltlerden biri eksikti nedense), dedemin Akbaba Dergisi koleksiyonunun ve diğer binlerce kitabın arasına itinayla gizlenen bu siyasi kitaplar, sonra düzenlenecekti yeniden. Siyasi durum elvermemeye başladıkça, babam da kitaplarını yeniden düzenleyecekti. İşte büyürken bunlar oluyordu. Bir taraftan da Yeditepe Oyuncuları’nı kuran babam, Füsun (Önal) abla ile beraber Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde Kelebekler Özgürdür’ü oynuyordu, kapılar-bacalar kırılıyor, ilk Avni Dilligil ödülü, hem de tüm oyuna veriliyordu! Melodisi aklımda (bu güne mesaj adeta): “İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür!”.

Saklanan yasaklı kitaplar, yaşanan bir darbe, CHP’li bir memur ailesi, o aileden çıkan, hukuk okuyup sonrasında tiyatroya gönül kaptıran asi bir baba, Milliyet Çocuk dergisi, çizgi roman dönemi, ansiklopedi okuma dönemi, arada bir yaz boyunca peder beye yazarken eşlik ettiğim Rüyaların En Güzeli adlı çocuk oyunu… Her sabah uyanınca babamın kahve ve sigarasının kokusu ve 1970’lerden kalma bir Sony müzik setinin radyosunda dinlenen klasik müzik veya jazz ile arada babaannemin dinlediği Türk Sanat Musikisi ile dolu sabahlar. Jandarmanın ve polisin bol olduğu, hatta darbe dönemi Akbank önünde makineli tüfeği ile nöbet tutan jandarma er Deniz Ağabey ile arsada futbol oynamalar falan. Gök gözlü bu er, uzun yıllar benim için tüm ordunun mertliğini ve iyiliğini temsil eden kişi olmuştur. İşte bu enstantanelerini kısaca anlattığım çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinden bu günlere, en büyük sorunu özgürlük oldu Anadolu topraklarının. Özgürlük!

1991 yılında, 19 yaşımı bitirmeden gittim Almanya’ya. Annemin Alman vatandaşı olması ve onunla beraber olmak da çok önemli bir motifti benim için, kabul ediyorum. Ama esas neden, bir gün geriye, Türkiye’ye dönüp, vatana hizmet etmekti. İdealist birçoğumuz gibi, ülkemin aydınlık geleceğine inanıyordum. Yürekten sevdiğim ülkeme iyi bir eğitim alarak dönmek ve akademide iyi bir araştırmacı ve hoca olmak istiyordum. Babam benim yoluma hiç müdahale etmemiştir! Asla desteğini azaltmamış, daima bana güvenmiştir. Elbette benim de aktör olmamı istedi. Ama hiç ısrarcı olmadı, akademiye yönelmeme. Esasında uzun yıllar dayımı örnek aldığımı düşünmüştüm. Annemin ağabeyi, tek dayım, profesördü. Bilge (Şen) teyzemin ilk eşi Aligül (Ayverdi) eniştem gibi, o da Teknik Üniversite kökenliydi. Aligül eniştemin babası da efsanevi sanat tarihçisi rahmetli profesör Ekrem Hakkı Ayverdi’ydi. Ailemin bu akademisyenlerini örnek aldım, evet. Fakat yıllar sonra, akademik kariyerde esas önemli olanın alınan bilimsel formasyon değil, edinilen bilgiyi iyiye ve olumluya kullanmak konusundan taviz vermeyecek olan karakter olduğunu anlayacaktım. Ve o karakterin vücut bulmuş şekli babamdı. Hadi Çaman.

Beni yanında mı istemiyordu?

Almanya’dayken onunla epey mektuplaşmıştık. Bana mektuplarında hep aldığım kararın – Almanya’ya gitme – çok doğru olduğunu anlatıyordu. Kitaplarını çatı arasına saklamak mecburiyetinde kalan İstanbul Hukuk’ta eğitim almış, sonrasında da Türkiye’de ilk on en erkek iyi oyuncu rahat giren bir adamın, az gelişmiş ve en iyi ihtimalle yarı-özgür bir ülkede edindiği tecrübelerini oğluna yansıtmaya çalışması, yadırganmalı mıydı? Ben babamla hep tartıştım, ona hep meydan okudum. Hep onu kışkırttım, hep sınırlarını görmek istedim sabrının. Sınırları yoktu! Bana sinirlense de, asla sesini bile yükseltmeden sessiz sakin konuşur, en kızgın olduğum anlarda bile mantığına ve zekâsına hayran bırakırdı. Bu adamın benim Türkiye’ye dönmemi istememesinin anlamını çözemiyordum. Beni yanında mı istemiyordu? Yoksa ülkesine mi güvenmiyordu? Bu adam nasıl solcuydu? Kendini sanatına adamış, bu uğurda çok daha rahat edebileceği hukukçuluk varken, kıt-kanaat ve istikrarsız bir hayat olan tiyatroculuğu seçmiş, her daim solcu olmuş bu idealist kişi, nasıl olur da oğlunun kendi gibi idealist olmasını istemezdi?

“Bu adamlara güvenme, amaçları demokrasi değil çünkü!”

Lisans-yüksek lisans birleşik eğitimini Friedrich-Ebert Bursu kazanarak 6 yılda tamamladım. 2004 yılında doktoramı Bavyera Elit Bursu ile bitirdim. Bu burslar sayesinde babama yük olmasam da, o her zaman madden ve manen yanımda oldu. Birbirimizi 1991-2005 yılları arasında sadece yazları görebildik. Tam 15 yıl! Ne ben Türkiye’ye dönme sabit fikrimden vazgeçtim, ne de peder beni dönmemeye ikna etme çabasından. Özellikle Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesiyle beraber, babamın ısrarları arttı. Peder Türkiye’de akademisyenlik yapılamayacağına inanıyordu. Özellikle insani bilimler ve sosyal bilimler için uygun bir özgürlük ortamı olmadığını söylüyordu. “Bu adamlara güvenme, amaçları demokrasi değil çünkü!” diyordu. Bense ona demokrasi kuramlarından, demokratikleşen Doğu Avrupa’dan, 1970’lerdeki, üçüncü dalgadan bahsediyor ve Türkiye’nin de tüm zorluklara karşın demokratikleşmekte olduğunu söylüyordum. 2005 senesine geldiğimizde, ben artık bir yıl da bir Alman üniversitesinde doktor öğretim görevlisi olarak da ders vermiş ve tecrübe kazanmış olmanın verdiği şevkle, iş başvuruları yapıyordum. Hiçbir torpil-tanıdık kullanmadan (kullanmak istesem pederin binlerce bağlantısı vardı, ama zaten ben istesem de bunları devreye sokmazdı – idealist!) Yıldız Teknik’te ve Kocaeli Üniversitesi’nde görüşmeye çağırıldım. Yıldız’daki çok iyi geçmesine karşın, orada olan sol grup beni çok sevmedi – bölümdeki o dönem Yardımcı Doçent olan dostum (Profesör) Mehmet Hacısalihoğlu’nun benim fikirlerimin bölüme çok fazla liberal geldiğini söylediğini hatırlıyorum. Evet, her ne kadar Almanya’da Sosyal Demokrat Parti’ye (SPD) üye olmuş, üniversitede de Genç Sosyalistler (SPD’nin gençlik kolu) grubuna meyilli, hatta SPD’ye yakın Ebert Vakfı’ndan burs kazanmış biri de olsam, bu formasyon Türkiye’deki kutuplaşmış üçüncü dünya tipi anti-demokratik Leninist sola uymuyordu. Tüm gruplar gibi, Türk solu da demokrasiyi sevmiyordu! İnsan haklarıyla sorunları vardı. Liberal demokrasiye “burjuva demokrasisi” diyen bu grup, esasında demokrasiye “gâvur icadı” diyen ve iktidara gelince “tramvaydan inmeyi” planlayan İslamcılarla ideolojik ruh ikiziydiler. Babam bunları elbette hayat tecrübesiyle benden çok daha iyi “hissediyordu”.

“Uyarmamış mıydım oğlum ben seni”

Kocaeli’nde göreve başladığımda, babamın düşüncelerinde değişim olmadı. Benimle gurur duyduğunu biliyordum. Bakışlarından anlıyordum. Ama benim Türkiye ortamında kaybolmamdan, sistemin beni harcamasından korkuyordu. 2007’de – babamın vefatından bir yıl önce – doçent olduğumda üniversite yönetiminin başörtüsüne özgürlük için imza vermemden dolayı bana kadro vermemesi ve benimle “uğraşmaya başlaması”, babama yansıtmaya çalışsam da, onun cin gibi zekâsıyla sezdiği ve bana bakışlarıyla adeta “uyarmamış mıydım oğlum ben seni” dediği dönemdi. Peder ölüm döşeğinde ALS ile savaşırken, Kocaeli Tıp Fakültesi yoğun bakımında kaldığı birkaç aylık süre içinde, babamı hastaneden atmakla tehdit eden dönemin rektörü Sezer Şener Komsuoğlu ve diğer şahsiyetsiz yöneticiler, yaptıkları alçaklıklarla “sol” cenahın benim gibileri üniversitede barındırmayacağını bana – ve yoğun bakımlık olmasına karşın kafası saat gibi çalışan pedere – çok net gösterdi. Pes etmedim tabi. Yalova’da yeni üniversite kuruluyordu. Bir başka meslektaşla beraber Yalova’ya geçmek durumunda kaldık. Kocaeli Üniversitesi’ndeki baskılardan kurtulmak ve unvanını aldığımız, ama kadrosuna (politik nedenlerden dolayı) atanmadığımız doçentliğimiz için başka yol görememiştim o zamanlar.

Babamın sesi hala kulaklarımdaydı: “Geri dönme olum!”

Bölünmüş parçalanmış, kutuplaşmış ve siyasileşmiş, iyi ile ve doğru ile bağlarını etik seviyede tümüyle koparmış bir akademiyada var olma savaşı veriyordum. İlla bir şeye doğru ya da yanlış demek için, o şeye neden olan kimmiş diye bakmak mı gerekiyordu? Türkiye’de evet, tam da bu gerekiyordu! Taraflara göre pozisyon alan akademisyenler üniversiteleri yönetiyordu. Genç akademisyenlerin üniversitelere alımından akademik yükseltmemelere, özlük haklarını ilgilendiren kadro açılımlarından ilanların formüle edilişine kadar herşey, taraflara göre belirleniyordu. Bitaraf olanın bertaraf edildiği çarklar işliyordu. Babamı 22 Eylül 2008 günü, tam 10 yıl önce kaybettik. Ama babamın sesi hala kulaklarımdaydı: “geri dönme olum!”. Geri dönmüştüm. Çünkü onun oğluydum. Biliyordum ki, her zaman ülkesinin ve insanının biraz daha aydınlanmasını isteyen, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar tiyatro götüren, asla kendi cebini değil, içeriği, sanatı, duyguyu, doğruyu, adaleti, hak ve hukuku haykıran bir babanın oğlunun idealist olmaması olanaksızdır! Savaştım, mücadele ettim. Asla bize çay getiren Pakize Hanım’a, fakültenin dekanına veya kıdemli bir profesörüne gösterdiğim saygıdan eksiğini göstermedim. Öğrencilerime haksızlık yapmadım, kendi kızıma ve oğluma hak gördüğüm muamele neyse, onu yapmaya çalıştım. Asistanlarımın elinden tuttum, onların kariyerlerine katkıda bulunmaya, önlerini açmaya çabaladım. Vicdanım çıkarlarımdan önde oldu. Gayrı Müslim bir asistan adayı, çalıştığım vakıf üniversitesinde “yanlış dininden dolayı” (!) en çok hak eden o olduğu halde mütevelli heyeti tarafından veto edilince, babamdan utandım, kendimden utandığımdan daha çok! Gezi olayları sırasında orantısız polis şiddetine sosyal medyada tepki gösterince, AKP’deki teşkilatlardan sorumlu genel başkan yardımcısı olan, danışmanlığını yaptığım Süleyman Soylu tarafından uyarıldım. Ders verdiğim AKP Siyaset Akademisi’nden atıldım. Üniversitemin rektörü utana-sıkıla sosyal medyada Gezi ile alakalı eleştirel paylaşımda bulunmam konusunda beni “uyardı” – çok nazikti, bu tehdit gerçekten babacan bir uyarı gibi yapıldı; düzgün bir adamdı rektör ve onun da benim gibi o yaşanan komedyadan rahatsız olduğunu sezmiştim. Neydi bu başımıza gelenler? Babamın haklı olduğunu anlamaya başladığım olaylardandı, Edgar’ın işe alınmaması ve Gezi’den dolayı rektörden “uyarı” almam.

Örnek bir fakülte oluşturabilirim hayali

O zamanlar atsan atılmaz satsan satılmaz diye ifade edilen kamu üniversitelerindeki profesör kadrosunun bana dokunulmazlık sağlayacağını, beni düşüncelerimi özgürce ifade etmem konusunda özgürleştireceğini düşünmüştüm. Türk-Alman Üniversitesi’nde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi dekan vekilliğine atandığımda, sistemi içerden dönüştürmeye yönelik en ciddi fırsatın elime geçtiğine inanıyordum. Örnek bir fakülte oluşturabilirdim. Özgür bir akademik ortam, liyakat, saygı ve bilimsel merakın ödüllendirildiği bir sistem inşa edebilirdim. Hem Alman konsorsiyumunda, Almanya’nın en iyi bir düzine üniversitesi ile işbirliği yapacaktık. Eski Alman parlamento başkanı Prof. Dr. Rita Süssmuth da dâhil, birçok saygıdeğer akademisyen bu kuruldaydı. Fakat Türkiye’deki savrulma günden güne kendisini gösteriyordu. Alman tarafının çaresizlikle bu erozyonu üniversitede hissettirmemeye çalışmalarının da boşa çıktığını görmeye başlamıştım. Maalesef Almanlar, kendi menfaatleri ile Türkiye’nin menfaatleri arasında seçim yaparken, rasyonel olanı yapıyordu. Biz kendi göbeğimizi kesmeliydik. Kendi ülkemiz ve kendi halkımız için ülkemizin demokrasisi, anayasası, özgürlükleri için mücadele etmeliydik. Dekan vekili olarak, bulunduğum pozisyonun da “sistemi içeriden dönüştürmek için” yeterli olmadığını anlamam çok uzun sürmeyecekti. Merkeziyetçi bir ülkede otoriteryan bir rejim, hızla her yeri ahtapot gibi sararken, özgürce karar alma yetkisine sahip olmayı ummak çok ütopikti.

Kadıköy’den Bostancı’ya gitmek için bindiğim sarı dolmuşta Bahariye’de bir şetleri protesto etmekte olan silahsız, şiddete başvurmadan slogan atan sol görüşlü bir avuç gence yüzlerce polisin vahşice biber gazı ile saldırması esnasında yaşanan dram bardağı taşıran son damlaydı. Binlerce insanın çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek sokakta olduğu yoğun bir insan ve araç selinin arasında ortalık kimyasal gazla doldu. Dolmuşta bulunan minik çocuğun annesinin gözlerindeki dehşet ve çaresizliği hala net olarak görebiliyorum! Yaşlı bir teyzenin nasıl öğürdüğünü ve ağladığını da! O biber gazı saldırısının sonrasında birkaç hafta yoğun öksürük bana unutturmayacaktı yaşanan vahşiliği. 1 Ocak 2015 günü, eşim Marina ile beraber, ciddi konuşmaların yapıldığı ve ciddi kararların alındığı yeşil koltukta, bir karar aldık. Bu ortamda çocuklar büyümemeliydi. Bu ortamda gelecek karanlıktı. Sosyal bilimler okumamın belki de tek faydası, ülkede makaranın boşaldığını, serbest düşüşe geçildiğini zamanında telhis etmem oldu belki de. Dekan vekilliğinden istifa ettim, yurtdışında sabbatical (bir yıllık araştırma izni) olanaklarını araştırmaya başladım. 15 yıl Almanya’da bir gün bile ülkesine dönmemek aklından geçmemiş olan bir akademisyen, Türkiye’yi terke karar vermişti!

***

Hangi Türkiye’ye dönsünler onu açıklamadı

Türkiye’den beyin göçü başladı – yüz binler terk ediyor memleketi! Doktoralı, yayınları olan, deneyimli akademisyenler yanında, kariyerlerinin başında veya ortalarında olan genç akademisyenler de Türkiye’den göçmeye bakıyor. Tayyip Erdoğan akademisyenlere Türkiye’ye dönme çağrısı yaptı. Hangi Türkiye’ye dönsünler onu açıklamadı ama. 8000’e yakın akademisyenin KHK’lar veya başka anti demokratik oldu-bittilerle işten atıldığı, hain diye damgalandığı Türkiye’ye mi dönsünler? Karanlık tiplerin “kanlarında duş almak istediği” akademisyenlerin bizzat Erdoğan’ca “hain” olarak ilan edildikleri Türkiye’ye mi dönsünler? Okuldan çok hapishane yapımına önem veren bir rejimin olduğu ülkeye neden gelsin parlak beyinler? Yolsuzluğun ve ekonomik krizin kronikleştiği, tutuculuğun ve dogmanın çığ gibi büyüdüğü, evrensel olanın değil, nasyonalizmin ve radikal dinciğin gençleri devlet eliyle zehirlediği bir ülkede bilim insanları ne yapacak? Her hapishanenin bir fakülte kadrosu gibi “donanımlı akademisyenlerce doldurulduğu” bir yere kalkan “gece yarısı ekspresleri” müşteri bulur mu sanıyor diktatör? Yurtdışında yüksek eğitim görenlere “Batı tarafından kültürel bakımdan zehirlenenler” diye bakılan Türkiye’de IŞİD ve Nusra’cı radikallere “bizim çocuklar” diye göz kırpılan bir ortam bir tür “akademisyen safarisi” mi diye düşünüyor? Hani heyecan aranan, adrenalin salgılanan bir tür “bilim surviver’ı”! Mesela NASA’da çalışan bilim insanlarını içeri tıkan Türkiye’ye mi gelsinler? Freedom House ve birçok uluslararası standart tarafından düşünce ve basın özgürlüğü liginde son sıralarda olan Türkiye’ye mi?

Birileri ona keşke şunu anlatabilse: Akademisyenler “gelin” denince bir ülkeye gitmez. Belirli koşullar lazım, asgari koşullar; Türkiye’de artık olmayan koşullar! Beyin göçü başladı mı, bunun son durak olduğu bilinmelidir, çünkü böyle kararlar kolay alınmaz. Oksijenin bittiği yerde yaşanılması olanaksızdır. Özgürlüğün olmadığı yerde de bilim yapılması! Filmden bahsetmiyorum elbette! Gerçek, özgür düşünceden bahsediyorum; eleştirel, sorgulayan, özgürleştirici düşünceden. O kadar çok örneği var ki bunun, saymakla bitmez. Bu satırları yazan, 47 yaşında babasını artık daha iyi anlayan bir adam – ülkesinin tüm zorluklarına karşın, göçünün yine de “bayrak yarışının devamı olduğuna inanan”. O bayrağı alacak başkaları olacaktır, olmalıdır. Umarım bu söylediklerime, bir başka idealist genç benim yaşadığım hayal kırıklıklarını bizzat yaşayarak hak vermek durumunda kalmaz – en azından ileride! Döndüklerinde harakiri yapmamış olacakları asgarilikte bir ortam oluştuğunda en azından!  Umarım gelecekte özgürlükle bilimin bu savaşı kazandığını görür birileri. Ve mutlu olurlar. O gün gelirse eğer, emin olun babam ve ben de mutlu oluruz. Her ülkesini seven insanın olacağı gibi! Fakat şurası kesin, o gün bu gün değil. O gün çok ama çok uzak.

Prof. Dr. Sedat Laçiner’e 9 yıl 4 ay hapis cezası

Eski Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner’in yargılandığı davada karar çıktı. Sözde F… iddiasıyla yargılanan Laçiner, 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Laçiner’in, özellikle muhalif duruşu ve iktidar partisinin özellikle dış politika alanındaki yanlışlarını eleştirmesi yüzünden tutuklandığı ve hüküm aldığı belirtiliyor.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra tutuklanan ve cezaevinde tutsak olan isimlerden biri olan Laçiner, 26 ayı aşkın süredir içerideydi. 20 Temmuz 2016’da gözaltına alınan ÇOMÜ Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner, sevk edildiği mahkemece 23 Temmuz’da tutuklanmıştı.

Çanakkale 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmaya, tutuklu Laçiner ile avukatı ve yakınları katıldı Laçiner, savunmasında, masum olduğunu belirterek, üzerine atılı örgüt üyeliği suçunu kabul etmediğini ve ülke için yanlış bir şey yapmadığını söyledi. Laçiner, beraatini istedi. Laçiner’in avukatı da müvekkilinin beraatini ve tahliyesini talep etti. Verilen aranın ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti, Sedat Laçiner’i 9 yıl 4 ay 15 gün hapse mahkum etti.

Eşi mektup göndermişti

Sedat Laçiner’in eşi Saadet Laçiner’in geçtiğimiz aylarda eşiyle ilgili Fehmi Koru’ya bir mektup göndermişti. Fehmikoru.com‘da ‘Birlik-beraberlik günlerinde sıfır yanlışlık şart. 2 örnek…’ başlığıyla yayımlanan makalede Laçiher gündeme gelmişti. İlgili kısım şöyleydi;

“2014 öncesinde bir vesileyle yolum Çanakkale’ye daha doğrusu Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’ne (ÇOMÜ) düşmüştü.

Orada geçirdiğim saatler içerisinde nasıl şaşırdığımı anlatamam.

Anadolu’nun bağrındaki bir üniversitede hemen her alanda bilimsel çalışmalar yapılıyor ve bulunduğu çevrenin nüfusunun dörtte biri kadar –40 binden fazla– öğrenciyi bünyesinde barındırıyordu üniversite.

En fazla dikkatimi çeken ise, açılan bir kampanya ile Türkiye’nin dört bir tarafından gönderilen kitaplarla oluşturulan muazzam kütüphanesi olmuştu ÇOMÜ’nün…

Gazetecilik günlerinden tanıdığım o zamanki rektörü Prof. Sedat Laçiner, ÇOMÜ’yü, kısa zamanda, diğer başarılı üniversitelerle rekabete hazır hale getirmişti.

Muhabirlikten akademik alana ve yazarlığa

Konuyu şimdi hatırlamamın sebebi Prof. Laçiner’in eşinden aldığım bir hatırlatma oldu: Meğer Sedat Laçiner de 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından gözaltına alınıp tutuklananlardanmış ve 18 aydır cezaevinde yatmaktaymış…

Avukatı Recep Seyhan, mahkemeye sunduğu dilekçede, müvekkilinin muhalif duruşu ve iktidar partisinin özellikle dış politika alanındaki yanlışlarını eleştirmesi yüzünden tutuklandığını vurgulamakta. (Sedat Laçiner dilekçesi)

Saadet Laçiner de, “Eşim Çanakkale’de tutuklu olduğu için basın tarafından unutuluyor” demekte.

Unutulmamalı.

Milliyet’in Ankara bürosunda başarılı bir diplomasi muhabiriydi Sedat Laçiner; oradan akademik hayata atıldı; yüksek lisans ve doktorasını İngiltere’nin itibarlı üniversitelerinde (Sheffield ve Londra King’s College) tamamladı.

Çok sayıda kitabı ve ilgi alanı olan dış politika konularında yüzlerce makalesi çeşitli gazete ve dergilerde yayımlandı.

Zihninin berraklığı ve nitelikli bir araştırmacı olduğu eserleri ve makalelerinden bellidir.

Şimdi o tutuklu.

Bir genel tespitimi yeri gelmişken burada paylaşayım: “Tutuklu yargılama cezaya dönüşüyor” diye bir kanaat var ya, tamamiyle yanlış bir kanaat değil o; ama daha da önemlisi, mahkemelerin tutuklu yargıladıkları kişilerle ilgili genel bir tutumları: Uzun süreli tutuklu kalmış olan kişiler hakkında beraat kararı vermekte zorlanıyor sanki mahkemeler…

Hiç değilse bana zorlanıyorlar gibi geliyor.”

Hukuk devletinden “alıverebilen devlete”

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

“Sıkıntı çekiyoruz be ağabey. Cidden geçinemiyoruz ya!”. Sus! Ağzını kapalı tut! Kısık sesle bile konuşma. Aman, söylemeyiver, sus. Fikir beyan etme. Etliye-sütlüye karışma. Uyumlu ol birazcık. Netameli işler bunlar. Hassas konular. Anlıyor musun? “Ama kira, yol parası, elektrik, su…”. Maddecisiniz maddeci! Maneviyat yok! Sıfır! “Ağabey, estağfurullah da, inan bildiğin gibi değil. Minibüs otobüs param kalmıyor ayın sonunda!”. Hadi oradan! Kim söylettiriyor ulan bunları sana kim! İsim ver bana! “Ne alakası var ağabey!”. Muhalefet etme! Tenkit yapma! Eksilerden ve eksiklerden bahsetme. İşini yap, önüne bak, sağla-solla ilgilenmeyi kes. “Oldu o zaman. Sorun yok. Kapatalım mı mevzuu artık?”. Önce kafana sokacaksın! Anlayacaksın! Manipülasyon yapan dış mihrakların gazına gelmeyeceksin. “FETÖ ağzını” kullanmayacaksın! CeHaPe gibi hainlik yapmayacaksın! Derdin ne senin, rahat mı battı? Söylemeyiver, söylemen gerekirse de kısık sesle söyle. Hatta kimsenin duyamayacağı bir şekilde, fısıldayıver, olmadı dudaklarını kıpırdat düşünürken. Bak, kendini tutamıyorsun, o zaman düşünme arkadaşım, düşünme ya! “Zati düşünemiyorum gayrı ben!”. Hala kinayeli konuşuyorsun bak! “Pardon ağabey!”. Oraya buraya müdahil olma! Negatif yaklaşma olana bitene. Optimist olacaksın! Bardağın yarısı boş deme bak! Bardağın yarısı dolu! Bardağın diğer yarısı boşalsa da, doluymuş gibi yapacaksın. Çünkü bu yaşadıkların sorundan kaynaklanmıyor. Senin psikolojin bozulmuş.

Mesela sen kriz varmış gibi hissediyorsun. Hop, dolar yükseliyor. Esasında yükseliyor mu yükselmiyor mu o da tartışılır. Manipülasyon var. Sus! Ben konuşacağım! Dinle sen! Konuşma. Dolar esasında Türk lirası düşüyormuş gibi algılandığı için yükseliyormuş gibi algılanıyor. İnsanlar bu algı üzerine dolar almaya başlıyorlar. Çünkü işte algı operasyonu ya, o operasyonun sonucunda sanal olarak dolar lobisi paramıza operasyon çekiyor! Bunun sonucu olarak dolar alan vatandaş, doları yükseltmiş oluyor. Türk lirasını ise düşürmüş oluyor. “Ama ağabey, başta dolar zaten yükselmemiş miydi? Kendin söylemedin mi ya sen?”. Bak sana konuşma dedim kardeşim, diline sahip ol. Çeneni tut. Gaganı kapa. Ağızın var ya ağızın, bildin mi? Hani üst çene kafatasına sabit, alt çene serbest? Hah! Onun alttaki olanını da sabitleyeceksin kardeşim! Sus! Ağzını hayırlı işler için kullan. Ye, iç, denekleri kontrol etme görevini icra eden gaz sibobu muhalefetimsi kontrol grubuna salla mesela. Birkaç defa “FETÖ” de. Olmadı, berbere git, orada sana berber anlatsın neyin ne olduğunu! Bak ama sakın ola, orada da ağzını açayım deme. Hayır be, ne kıl kaçması. O da var tabi. Kapalı tut ağzını saçlarını keserken berber – bak bunu iyi düşündün sen vallahi! Ama asıl, konuşma diyorum yani.

Sen kendini Amerikan dizisinde mi sandın!

“Anladım ağabey. Yani ekonomik kriz, hediye jumbo jet, Suriye, anayasa, Amerikan Pastör, NASA’lı bilim adamı, Alman, Avusturyalı, Fransız, velhasıl beynelmilel gazeteciler, S-400, Zarrab ve Halkbank, masum Harbiyeli öğrencilerin başına gelenler…”. La ne diyorsun sen ya? Olum, anlatamadım mı? İlla 155’i mi aratacaksın ya bana sen? “Ağabey, sadece örnek veriyorum – konuşmamam gereken şeyleri sayıyorum!”. Sen benle dalga mı geçiyorsun? Sen “FETÖ’cü” müsün? Sen Yahudi lobisine mi çalışıyorsun? Seni CIA mi yetiştirdi lan? Sen mankurt musun? Yemek yediğin kaba şey eden vatan haini misin sen ya? Nesin sen? O kadar çok suç unsuru var ki dediklerinde? Belki de sen bunların hepsisin, tümüsün? Sen faiz lobisine mi çalışıyorsun? Almanya’ya gittin mi sen? Evinde Bosch makine varmış, kuzenin de 1991 model Volswagen Golf’e biniyormuş. Alman casusu musun? DITIP’de sordururum ben seni! Osmanlı Ocakları’nda alırlar ifadeni. Sen nerelisin lan? Diyarbakırlı mısın? Hakkârili mi? Kütüğün nerde senin? “Ağabey, sustum bak. Etme, eyleme. Bir sakin ol!”. Hah, adam ol adam! İşte hizaya gel! Önce bismillah de. Önce ağzını bir hayra aç. Yok olmadı, susacaksın! Herkes yerini bilecek! Ne lan bu? Sen kendini Amerikan dizisinde mi sandın!

Konuşma. Sus. Söz gümüşse sükût altındır demiş atalarımız. Konuşanı kimse sevmez! Az konuş, molla desinler. Sen kriz var dedikçe, sanal olarak devletin altını oyuyorsun. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne kast ediyormuş gibi, yükselen dolardan, düşen liradan, 250 milyar dolar borcun 365 gün içinde geri ödemesinin yapılacağından, 500 milyon sterlinlik reis-i tayyareden, yazlık, kışlık saraydan, içerdeki on binlerce vatan haininden, kamudan ayıklanan yüz binlerce teröristten falan söz etmektesin ya mütemadiyen! Akıllı olacaksın! Adam olacaksın! Sen kime çalışıyorsun! Söyle bir! Kim senin mamanı veriyor? Sizi kim yetiştiriyor ya? İsrail, Amerika, Almanya, kim? Gezi hadiselerinde tencerende yemek mi kaynıyordu, yoksa maile balkonda tencere mi çalıyordunuz gürültü-patırtı? Cuma neredeydin la sen? Adresini ver, imamlara sordurayım seni mahallende, bakalım cumalara devam ediyor muymuşsun? La! Alevi misin yoksa?

Bak bir örnek vereyim. Velev ki şöyle dedi biri: “Maaşlarını alamamış ama havaalanı inşaatında çalışan işçiler. Bazısı 6 oy olmuş…”. Cevap vermen illa da gerekirse: Evet, havalar soğudu, ama bugün en azından güneşli dersin. “Ne diyorsun sen ya? Ne güneşi? Havaalanı diyorum. İşçiler diyorum. Maaşları diyorum!”. De ki: Rüzgâr da yok. İyidir, iyidir. Ya da, numara 155 kardeşim! Tek yön arıyorsun, bedava üstelik! Maksat devlete millete hizmet!

Salak mıyım ben konuşayım bu ortamda ya?

“Ağabeyim, biliyorum elbette. Zaten benim söylediğim bir şey yok. Salak mıyım ben konuşayım bu ortamda ya?”. Biliyorsun da madem, neden ekonomiye falan giriyorsun? Amacın nedir? Ne yapmak, nereye varmak istemektesindir? “Ağabey ben de zamanında ocağa çok girip çıktım! Gözünü seveyim…”. Seni soyun mu bozuk! Sen Ermeni misin ulan? Erivan’a git Ermeni’ysen! Ya da git, hizmet ettiğin efendin Amerika’ya orada yaşa! Burada adam olacaksın! Susacaksın ulan susacaksın! “Şşşşşt. Duyacak şimdi birileri gözünü seveyim. Yerin kulağı var! İnan benim alakam olmaz bu işlerle. Ekonomi zaten gayet iyi, ayrıca ben maaşımı TL olarak alıp TL olarak harcıyorum. Zati döviz alacak olsam asgari ücretin neresinden arttırıp da alayım güzel ağabeyim? Alacağım dolar – haydi aldım diyelim – ne kadar cürüm yapar!”.

E anayasal demokratik hukuk devleti bitti ya! Olacağı buydu. O yüzden Konuşma. Hatta daha sağlamı, düşünme. Düşünmemeyi beceremiyorsan, çoluk çocuğunu düşün. Bu işin başka türlüsü de var. Alıverirler adamı! Yeni “devlet” bu!

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here