Pazartesi, Aralık 10, 2018
Ana sayfa Video Dr. Bülent Keneş: “Hizmet Medyası, iktidarla olan ilişkilerini yanlış konumlandırdı”

Dr. Bülent Keneş: “Hizmet Medyası, iktidarla olan ilişkilerini yanlış konumlandırdı”

735
0
PAYLAŞ

Engin Sezen, The Circle

 The Circle’in Diyaspora’daki Hizmet Hareketi Aydınları başlıklı mülakatlar serisi 21 Mart, 2018’de sona erecek. Yayımlanmayı bekleyen hazır 12 mülakatın yanısıra, halen beklediklerim de var. Hepsi 21 Mart’a yetişmese bile değerlendirilecek ve  bu mülakatlar kitaplaşacaklar. The Circle da yoluna yeni projelerle devam edecek.

Yeri gelmişken, mülakatlar serisine iştirak eden aydınlarımıza, sonra da gerek alkışlayarak gerek eleştirerek katkı sağlayan her bir okurumuza teşekkürü bir borç biliriz.

Şimdiye kadar genel itibariyle, ya akademisyen ya da gazetecilerle konuştuk. Dr. Bülent Keneş, bu iki vasfı da haiz. İran Siyasetinin İçyüzü ve İran ve Terör adlı iki kitabı var.

Hizmet Medyası’nda önemli görevler üstlenmiş, Today’s Zaman’ın Genel Yayın Yönetmenliğini yapmış bir isim.

Cemaat içinde AKP tehlikesini ilk sezenlerden, dile getirenlerden olan bu celalli ve cedelci gazeteci, yurtdışında muhtelif platformlarda, ve illa ki Twitter’da  kavgasını sürdürüyor. Düşüncelerini okurla paylaşıyor, elini taşın altına sokmaktan imtina etmiyor…

Mülakat esnasında pek çok konuda sayın Keneş’le hemfikir olduğumuzu gördüm. Dünden bugüne yaşadığı Hizmet deneyiminin kendisinin zihni ve kültürel kimliği ve dahi aidiyeti için taşıdığı özel öneme dikkat çekiyor. Diğer yandan, Savaş Genç gibi, Hizmet Medyasında çalışma alanı bulmasına rağmen, açıkyüreklilikle bu medyayı tenkit terazisine de vurabiliyor.

Bülent Bey’e içten yanıtları ve mülakat esnasındaki mütevazi tutumu için hasseten teşekkür ediyorum.

 Kendinizi bize tanıtır mısınız?

Altı çocuklu çiftçi bir ailenin dördüncü çocuğu olarak Malatya’nın, o dönem merkeze bağlı, Orduzu beldesinde dünyaya gelmişim. Sokak oyunlarıyla dolu dolu yaşadığım çocukluk dönemimi, beldedeki ilk ve orta okullardaki öğrenimimin yanısıra, tarlada bahçede çalışarak geçirdim. Ortaokula 15 Eylül 1980 günü kayıt yaptırmıştım. Büyük ölçüde 12 Eylül 1980 sürgünlerinden oluşan ortaokuldaki nitelikli öğretmenlerimin, üzerimde büyük etkisi olduğunu düşünürüm. Hakikaten beldedeki ortaokulun o dönemine denk gelen benim gibi pek çok köylü çocuğu iyi üniversiteler okumayı, Mehmet Efe gibi bazıları çok güçlü kalemler olmayı başardı.

Şehirli bir-iki okumuş tanıdığının babama tavsiyesiyle, tıpkı ağabeyim gibi, “tez elden elim ekmek tutsun” diye ben de meslek lisesine gönderildim. Çok da gönüllü girmediğim sınavda torna-tesviye bölümünü kazandım. Edindiğim arkadaşlıklar dışında pek hoşlanmadığım okul ve o bölümde geçirdiğim üç yılı hayatımın kayıp yılları olarak görürüm. Buna rağmen, kendisini bir yıl arayla takip ettiğim ağabeyimin çoğunlukla okul birincisi olduğu bu “sanat okulu”nda ben de ilk sıralardaydım. Yine ortaokul yıllarında olduğu gibi, o zamanlar Ankara’da bir ajansın okul yönetimleriyle temas neticesinde yaptığı seçmelerde, lise yıllarında da ulusal çapta “örnek öğrenci” albümlerine girmişliğim var:-)

Tüm zorluklarına karşın toprakla uğraşmaktan, tarlada bahçede çalışmaktan, kan-ter içinde kalıp yorgun düşmekten, çocukluğumdan beri hep romantik bir zevk almışımdır. Lise sonrası biraz ailemin o dönemki maddi durumunun elverişsizliği, biraz da çiftçilikten aldığım o tuhaf zevkten dolayı üniversiteye gitmeyi hiç düşünmedim. Ancak kış geldiğinde, köylük yerde yapacak fazlaca bir şeyin olmaması, ne kahvehaneye ne de camiye gitmiyor olmamdan dolayı olsa gerek, müthiş bir can sıkıntısı yaşardım. Bulabildiğim ne varsa okuduğum o kış günlerinde, “Tarla bahçe işlerinin haddinden fazla olduğu bahar, yaz güzel de; peki kışları ne yapacağım?” sorusu, beni üniversite okuma kararına itti. O yıl sınavlara başvuru tarihi aylar öncesinden geçtiği için mecburen bir sonraki yılı beklemek zorunda kaldım. Kendimi sadece okuma-yazma biliyor kabul edip yıl boyunca tarladan bahçeden geriye kalan zamanlarda disiplinli bir şekilde sınava hazırlandım. Liseyi bitirdikten 2 yıl sonra olsa da, derece sayılabilecek bir sonuçla Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandım. Boğaziçi yıllarının üzerimdeki etkisi ortaokul yıllarımdan bile fazla olmuş olabilir.

Hizmet’le irtibatınız?

Diyebilirim ki, 20 yaşımın eşiğinde yepyeni bir dünyaya açıldım. Sıfır yabancı dil bilgisiyle 1,5 yıl hazırlık okudum. Üniversitenin ilk yılları, hala hatırladıkça hayır ve özlemle yad ettiğim, Hizmet Hareketi’nden bazı arkadaşlarla ilk temaslarımın olduğu yıllara da denk gelir. Bölüme geçtikten sonraki ilk yılımdan itibaren sevgili Ali Halit Aslan’ın cesaretlendirmesiyle, bugün birçoğunu medyadan ve akademi dünyasından yakından tanıdığınız arkadaşlarla birlikte amatör bir gazetecilik/araştırmacılık grubunun parçası oldum. Amatörce yaptığımız haberler, araştırma dosyaları Zaman’da yayımlanmaya başlamıştı. Bu sayede ara sıra gazeteye de uğrar olmuştuk.

Akademik hayatınız nasıl başladı?

 Mezun olunca da, akademisyenlikle gazetecilik arasında kısa süreli bir kararsızlık sonrasında, gazeteciliğe karar verdim. En kısa sürede kendimi daha iyi yetiştirme amacım bakımından gazeteciliğin imkanları, o günkü akademyanın imkanlarından daha cazip gibi gelmişti bana. Ama, gazeteciliğin derinleşmeye pek müsait olmadığını kavramam ve bir ayağımın mutlaka hep bir üniversitede olması gerektiğine karar vermem fazla zaman almadı. Kazandığım birkaç yüksek lisans programı arasından, bilinçli olarak, Marmara Üniversitesi’nde, o zamanki adıyla Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü’nü (Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü) tercih etmiştim.

Özellikle Nur Vergin gibi kıymetli hocalarla tanışma ve çalışma imkanı bulabildiğim için enstitüdeki süreci hayatımın en verimli dönemlerinden biri olarak görürüm. Daha sonra tabii, hocalar arasına Ahmet Davutoğlu da katılmıştı. Yüksek lisans sonrası doktoraya da aynı enstitüde devam ettim. Ancak takvimler artık 28 Şubat’ı gösteriyordu ve maalesef öğrencisi olduğum enstitüyle de ciddi şekilde uğraşıyorlardı. Gerek o meşum süreç, gerekse o süreçle de alakası olan gazete yönetimindeki tuhaflıklara bağlı olarak meslek hayatımdaki dalgalanmalardan dolayı, Davutoğlu’nun danışmanlığında İran dış politikası üzerine başladığım tez yazımını epey ilerletmiş olduğum halde, doktoramı sürdüremez hale gelmiştim.

Hep, bir gözüm üniversitelerde olduğu halde, aşağı yukarı 2007 yılına kadar, yaptığım binlerce sayfa akademik metin çevirileri dışında, akademi dünyası ve üniversitelerle bağım tamamen kopmuştu. Ancak, 2007 yılında bir işletme mastırı (MBA) yapmak nasip oldu. MBA’in tam bittiği tarihe denk gelen bir afla da doktorama geri döndüm. Mesleki açıdan inanılmaz yoğun bir dönemime denk gelmesine rağmen, 2,5 yıllık bir çalışmayla 2011 yazında doktoramı bitirebildim.

O arada geçen sürede oldukça dalgalı bir meslek hayatım oldu. Farklı görevlerde kısa süreli  çalışmaların ardından, 26 yaşındayken Zaman’ın Dış Haberler Müdürü olmuştum. Orada çok verimli, kabiliyetli bir ekip kurmak nasip oldu. Erhan Başyurt, Mehmet Yılmaz, Cumali Önal, Yakup Şalvarcı, Selçuk Gültaşlı, Celil Sağır ve diğer arkadaşlarımla mesleki açıdan iyi işler yaptık. 28 Şubat’ın sarsıntıları, gazetenin ihtiyaçları doğrultusunda doktora konuma da denk düşecek şekilde, 1998 yılında Tahran’a yerleşme planlarımı da vurmuştu. Ne öğrenmeye başladığım Farsça’yı ilerletmeye, ne de gazeteye devam etmeye iştiham kalmamıştı. Ayrıldım. Bir süreliğine bir şirketler grubunun CEO’luğunu üstlendim. Ticari işlerin bana göre olmadığını anlamam fazla vaktimi almadı. Birkaç ay sonra arkadaşların da ricasıyla Zaman’a Haber Müdürü olarak geri döndüm.

Çalkantılı bir dönemdi ve dönemin Genel Müdürü ve Genel Yayın Yönetmeni(GYY) Hüseyin Gülerce’nin gazetecilik anlayışı ve iş yapış tarzıyla çok ciddi sorunlarım vardı. Yaşanan sürtüşmeler neticesinde bir grup editör arkadaşı kızak denecek görevlere çekti, gazeteye dönmemin üzerinden henüz birkaç ay geçmemişti ki, beni de işten attı. Neyse ki, gazete üst yönetimi duruma müdahale etti de, Gülerce uzaklaştırıldı; işten atılan ben ve kızağa çekilenler görevlerimize iade edildik. Yeni gelen GYY ile de, kendisine hala çok muhabbetim olmasına rağmen, idealimdeki gazeteciliği yapmanın mümkün olamayacağını anlayınca gazeteden yeniden ayrılmaya karar verdim.

Today’s Zaman maceranız?

Birkaç aylık işsizlik sürecinden sonra, o dönemin tek İngilizce gazetesi olan Turkish Daily News’ten gelen teklifi kabul edip Ankara’ya taşındım ve gazetenin Yayın Koordinatörlüğü görevini üstlendim. Gazete, baskıya oldukça erken gönderildiği için kalan zamanımı akademik çevirilerde kullandım. Hiç aklımda olmadığı halde, 2003 yılı sonunda Anadolu Ajansı New York Büro Şefliği teklifi geldiğinde fazla düşünmeden kabul ettim. 2004 başında ABD’ye taşındım. Doğrusu New York’ta uzun yıllar kalmayı planlıyordum. Ancak, 2 yıl nasipmiş.

Medyaya yeni girmiş olan Akın İpek’in teklifini değerlendirip 2006 başında Türkiye’ye döndüm. Bugün gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliği’ni üstlendim. Hayatımın en zor geçen 8 ayını burada yaşadım diyebilirim. Çok iyi bir insan olduğunu bildiğim Akın Bey’le iş yapış tarzlarımız pek uyuşmadı. Ayrıldım. Bir arkadaşımla başka bir proje üzerinde kafa yorarken, Ekrem Dumanlı’nın teklifiyle ve 7 yıllık aradan sonra, İngilizce bir gazete kurmak üzere Zaman ailesine 3. kez döndüm. Paralelinde bir MBA yapmanın ve doktora tezi bitirmenin nasip olacağı, 9 yıl sürecek Today’s Zaman serüvenim de böylece başlamış oldu.

Her biriyle çalışmaktan ayrı zevk aldığım, dahası tek tek her biriyle gurur duyduğum, üstüne, kendilerinden çok şey öğrendiğim ekip arkadaşlarımla birlikte, imkanların elverdiği ölçüde ve tamamen mesleki ideallerimiz çerçevesinde 9 yıl boyunca iyi bir gazetecilik yapmaya gayret ettik. Dönüp baktığımda işin doğası gereği bazı hatalar yapmış olabiliriz ama sanki hiç de fena bir iş ortaya koymadık gibi. Şahsi açıdan ise, Today’s Zaman yıllarımı hep gururla hatırlayacağım bir 9 yıl olarak değerlendiriyorum.

Şu anda neredesiniz? Nelerle meşgulsünüz? Maişetiniz vs?

 Maalesef, her iyi hikayenin bir sonu olduğu gibi TZ serüvenimizin de bir sonu oldu. Hem de  herkesin bildiği üzere oldukça trajik bir son. İlk belirtileri çok öncelere dayansa da, bana göre 2011 yazından itibaren alenilik kazanan kesif bir otoriterleşme süreci sonunda 2016 Mart ayında gazetelerimiz gasp edildi. Erdoğan dikta rejiminin, özellikle 2011 yazından itibaren yoldan çıkan politikalarına sert eleştiriler getiren Today’s Zaman’la ve şahsen benimle uğraşması, daha eskilere dayanıyordu. Öyle ki, 2015 yılı boyunca hakkımda açılan davalar, yapılan gözaltılar, tutuklamalar, adli kontrol önlemleri ve haftanın birkaç gününe ya karakolda, ya savcılıkta, ya da mahkeme salonunda başlamak mecburiyetinde kalmam neticesinde fiilen iş yapamaz hale getirilmiştim. Zamanla uyduruk mahkemelerde, uyduruk suçlamalardan mahkumiyetler de gelmeye başlamıştı. Özellikle 2 yıl 7 ay 15 günlük bir hapis cezasından sonra, iyi birer TZ okuru olan bazı kesimlerden yurtdışına çıkmam konusunda teklifler geldi. İlk önce sıcak bakmadım bu tekliflere ancak daha sonra bir şekilde Türkiye’den çıkıp, üniversite yıllarımdan beri sosyal-siyasal düzenine, temel insan hak ve özgürlükleri bakımından eriştiği seviyeye, demokrasisine ve insani gelişmişliğine büyük ilgi duyduğum İsveç’e yerleşme kararı verdim.

İsveç’e nasıl geldiniz?

 Uzunca bir zamandır yurtdışı yasağım olduğu ve artık geçerli bir pasaportum olmadığı halde bu yönde bir süreç başlattım.

Ne yazık ki, bu süreç tamamlanmadan 15 Temmuz 2016 kumpası yaşandı. Darbe girişiminin henüz ilk dakikalarından itibaren gözlemlediğim tuhaflıklardan, bu işin nereye varacağını aşağı yukarı tahmin etmiştim. Oldum olası hep hızlı karar alan biri olarak, ne benim ne de ailemin artık Türkiye’de yaşama şansının kalmadığına karar verdim. Bazı arkadaşlarımın yardımı ile ailemin birkaç gün içerisinde normal yollardan Türkiye’yi terketmesini sağladım. Böylece şahsi meselemin  yüzde 95’i hallolmuştu. Ben de farklı adreslerde birkaç hafta gizlendim. Hatta bir süreliğine Erdoğan’ın Kısıklı’daki evinin karşısındaki bir dairede kaldım. Yaşadıklarımız yetmiyormuş gibi bir de gece gündüz “Dombıra” zulmüne maruz kaldım. Sağolsun bazı arkadaşların çabası neticesinde bir yolunu bulup ben de İsveç’e ulaşmayı başardım.

İsveç’e vardığımda, benden önce birkaç gazeteci arkadaşımın daha bu ülkeye geldiğini gördüm. Birkaç meslektaşım da benden sonra geldi. Böyle bir dönemde boş duracak halimiz yoktu. Today’s Zaman’a el konulduktan sonra Today’s Zaman ekibinden birkaç arkadaşımla birlikte, mutlaka kurulması gerektiği konusunda ilgili arkadaşların yıllardır başlarının etini yiyip durduğum bir işe girişmiştik. Madem, olması gerektiği gibi, bir insan hakları derneği kurmak konusunda Hizmet Hareketi’nden kimse elini taşın altına sokmuyordu, ‘Öyleyse, neden bunu yapan biz olmayalım?’ deyip, kendi başımıza işe koyulmuştuk. Ama 15 Temmuz maalesef o girişimimizi de boşa çıkarmıştı.

İsveç’e gelince ciddi fikri hazırlığımız olan bu işi “Neden burada, yeni şartların gerekleri ve yeni ortamın imkanları çerçevesinde gerçekleştirmeyelim?” deyip, benim gibi İsveç’e gelmek zorunda kalan meslektaşımla birlikte Stockholm Center for Freedom’ı (SCF) kurmak üzere kollarımızı sıvadık. Mevcut konumumuz gereği yasal süreçler belki olması gerektiğinden oldukça fazla zaman aldı ama nihayet 2017 Ocak ayında derneğin resmen kurulmasını başardık. Kuruluş sürecinde hazırlamaya koyulduğumuz raporları ve içerikleri birbiri peşi sıra yayımlamaya başladık. Yaptığımız görev dağılımında ise benim payıma, derneğimizin ilgi alanına giren her gelişmeyi izleyip haberleştirerek, günlük raporlayacağımız, bir haber sitesi gibi konumlandırdığımız SCF sitesinin yayın yönetimi düştü. Yayın yönetimi derken yanlış anlaşılma olmasın, yönetme alanım büyük ölçüde kendi mesaimin tanziminden ibaret:-)

Haber içeriğine de zaman zaman katkı veren diğer ekip arkadaşlarımızın rapor yoğunluklu mesailerine halel gelmemesi için 1 yılı aşkın bir süredir ben, bütün enerjimi SCF sitesine hasretmiş durumdayım. İsveçce öğrenmek için ayırdığım haftada 9-10 saatlik zaman dışında, dönemin dayanılmaz zulümlerine karşı ve yaşanan mağduriyetlere bir nebze ses olabilmek amacıyla, mağdurlar arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin, mesleğimin gereklerini, gücüm ölçüsünde SCF sitesinde yapmaya çabalıyorum. Bu çabamızın tam olarak neye karşılık geldiğini çok kestiremesem de, milyonlarca insanın korkunç mağduriyetler yaşadığı utanç verici bir zulüm döneminde, tabii ki mevcut şartların elverdiği ölçüde, elimizden gelenin maksimumunu yapmaya çalışıyor olmanın vicdanımızı bir nebze rahatlatmaya faydası olduğunu söyleyebilirim. Bu uğraşın yanısıra, 2016 Ağustos ayından beri TR724 için haftada iki kez kaleme aldığım yazılar için de ciddi bir zihni mesai harcadığımı söyleyebilirim.

Bu kadar yoğun bir mesai içinde, okumaya zaman ayırabiliyor musunuz?

 Evet, okumalara gelince… Burada yaygın ve bir o kadar da gelişmiş bir kütüphane ağı var. Her dilden kitap bulmak mümkün olduğu gibi, Türkçe kitaplar bulmak da mümkün. İlk aylarımda, özellikle onlarca Türkçe ve İngilizce kitap alıp (aynı anda 50 kitaba kadar alma hakkınız var), fırsat buldukça okuyordum. Epeyce bir süredir ise, sitenin ve gündemi takibin gerektirdikleri dışında Türkçe ve İngilizce okumamaya çalışıyor, edebi ya da diğer her türden okumalarımı İsveçce yapmaya gayret ediyorum. Basitleştirilmiş kitaplarla başladığım bu süreç neticesinde, epey bir süredir kendimi kitapları orijinal halleriyle okumaya zorluyorum. Okuduğum kitaplar şimdiden ciddi bir yekün tuttu diyebilirim.

Özellikle Hjalmar Söderberg gibi klasikleşmiş veya Selma Lagerlöf gibi Nobel ödüllü İsveçli yazarların kitaplarını kendi dillerinden okumaya çabalıyorum. Bir de zamanında bizim gibi İsveç’e gelmek zorunda kalmış İranlı, Afgan, Mehmet Uzun gibi Kürt, Theodor Kallifatides gibi Yunan yazarların İsveççe yazdıkları kitapları okumaya çalışıyorum. Nadir de olsa İsveçce’ye çevrilmiş Türk yazarların eserlerini de buldukça okuyorum. Yakınlarda Yaşar Kemal’in 1970’lerde çevrilmiş İnce Memed’ini bir kere de İsveçce okudum. Şu an ise, kendisi de bir süre İsveç’te yaşamış olan Aslı Erdoğan’ın Rio’yu anlattığı “Kırmızı Pelerinli Kent – Staden I Den Röda Kappan” isimli kitabı elimde. Durumumu şu şekilde özetlesem sanırım yanlış olmayacaktır: Makalelerimi TR724 için Türkçe, haberleri SCF için İngilizce yazıyor; kafama göre takıldığım okumalarımı ise, artık anlayabildiğim kadarıyla, İşveçce yapmaya çalışıyorum.

Tavsiye edebileceğiniz kitaplar var mı?

 Belki okurlarınız yadırgayacaktır ama kitap tavsiyesi yapmanın, özellikle de muhtemel muhatabınızın kim olduğunu bilmeden uluorta yapılan tavsiyelerin, affınıza sığınarak, çok sakil bir şey olduğunu söyleyeceğim. Kendimi tavsiye makamında görmemekle birlikte insanlara, neleri okumaktan hoşlanıyor ya da hangi alana ilgi duyuyorlarsa o konuda okumaktan, hangi gerekçeyle olursa olsun, asla geri durmamalarını tavsiye edeceğim. Okumanın hayati bir ihtiyaç olduğunu bilenler, neleri okumaları gerektiğini de fazlasıyla bilirler. Ötesini söylemek ukalalık olur. En iyisi mi, okuma serüveninde geçici yanlış tercihlerde bulunup, o yanlışlardan ders çıkarmaların da o serüvene dahil olduğunu söylemekle yetineyim.

Yöneticilik de yaptığınız ‘Hizmet Medyası’ bu süreçte, zaman zaman da çok sert eleştirilere hedef oluyor. Sizin Hizmet medyası hakkında, özellikle 17/25 öncesi ve sonrası dönemlere ilişkin görüşleriniz nedir? Bu medyayı içerden biri olarak artı ve eksileriyle değerlendirebilir misiniz?

 Bakın, tartışmaların göbeğinde, daha doğrusu doğrudan hedefte olduğum bir dönemde, hakkımda uydurulan yüzlerce yalan ve iftiraya cevaben, “Bari oturup bir çeşit otobiyografimi yazayım da; insanlar, hakkımda yalan söyleyip iftira atacaksa, bari bunu benim kim olduğumu bilerek yapsınlar” düşüncesiyle bir şeyler yazmaya koyulmuştum. 50-60 sayfa kadar da yazmıştım. Ancak sergüzeştim, gazeteye adımımı atttığım döneme geldiğinde yazmaya devam etmekten vazgeçtim.

Doğrusu, “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” deyip, kolları sıvayan bir Hasan Cemal kadar cesur olamadım. Çünkü, yazmaya devam edecek olsam, karakterim gereği, herşeyi kendi perspektifimden görebildiğim şekliyle olduğu gibi yazmaktan başka bir şansım olamazdı.

Neden?

 Şundan emindim ki, özellikle 1994’ten itibaren yaşadıklarımın, çalıştığım kurumlarla ilgili olan kısımlarını olduğu gibi yazsam, epey gürültü koparacaktı. Tam ortasında bulunduğumuz, kulak tırmalayan bunca gürültü arasında yeni bir gürültüye ne kadar ihtiyaç vardı? Çıkacak bu muhtemel gürültülere, şahsen kendimin de ne kadar dayanabileceğinden doğrusu emin olamadım. İkincisi, şimdi birazdan söyleyeceklerim gibi, yazacaklarım neticede olay ve olguların benim perspektifimden görünür halinden ibaret olacaktı. Kendi şahitliklerim, gözlemlerim ve algılarım zaviyesinden yazacaklarımın, küçük bir ihtimal dahi olsa, yaptığım ya da saklı tuttuğum tüm eleştirilerime rağmen, her birine ayrı ayrı büyük değer verdiğim bazı insanlara karşı bilmeden, istemeden haksızlık yapma ihtimali de, beni o çalışmayı yapmaktan alıkoydu.

Sorunuza gelince; hayat, tercihlerden ibarettir. Yaptığımız her bir tercih, beylik ifadeyle, aynı zamanda pek çok şeyden vazgeçiş anlamına gelir. Yani aslında her tercihimizle elde ettiklerimiz, potansiyel olarak kaybettiklerimizin yanında marjinal kalır. Bu anlamda yaptığımız her somut tercihin sınırlı getirileri yanında, kaçınılmaz olarak sebep olduğu, farazi fırsat maliyetinin ucu bucağı, herhangi bir sınırı yoktur. Olaylar yaşandıktan sonra dönüp, alternatif maliyetleri göze sokmanın da, bizim oraların ifadesiyle, “mala davara” bir faydası yoktur. O günkü mevcut koşullarda yapılmış bazı tercihlerin sorgulanmasının, entelektüel verimleri dışında, bugüne sağlayacağı fazlaca bir faydası olmadığı gibi, olmuş olan olayların sebep olduğu gidişatı değiştirecek bir sonuç üretme ihtimali de yoktur.

Bu yüzden ben, dönüp o gün nelerin yanlış yapılmış olabileceği üzerinden bugün fikir yürütenlerden, kanaat oluşturanlardan değilim. Tam tersine, sadece bugün de yanlış bulduğum tercih, tavır ve eylemleri, henüz bunlar oluyorken, yani gidişatı, cirmim her neyse o ölçekte etkileme imkanım olduğu dönemlerdeki, maalesef arzu ettiğim ölçüde bir etki uyandırdığını söyleyemeyecek olsam da; duruş, söylem ve tavrımı tekrarlamakla yetineceğim.

Nedir o duruş ve söylem?

 Benim durduğum yerden, dün de bugün de görebildiklerim kadarıyla, Hizmet Hareketi yakın geçmişte birkaç noktada yanlış yapmıştır: Gelişmeler karşısında topyekün kendisini, medya ve sivil toplum imkanlarını önemli ölçüde yanlış konumlandırmıştır. Tüm belirtileri alenileşmiş korkunç bir gidişata alenen karşı çıkmakta ise, en az 2,5-3 yıl kadar geç kalmıştır. Benim yanlış olarak değerlendirdiğim konumlandırmalar ve gecikmeler, elbette ki mutlak anlamda öyle olmayabilir. Ya da her biri için makul ve meşru gerekçeler de olabilir. Ancak, benim durduğum yerden gördüklerimle, elimdeki verilerle değerlendirebildiğim tablo, daha da önemlisi, vicdani kanaatim budur.

Tekrar edeyim; tüm bunların olmasında birincil derecede rolü olan aktörlerin durduğu yerden gördükleri ve o günkü şartlarda ellerinde bulunan veriler çerçevesinde sözünü ettiğimiz tercihlerde, konumlandırmalarda ve tavırlarda bulunmalarının, benim söylediklerimden çok daha makul sebeplerinin olma ihtimali teorik olarak vardır. Ancak, o “makuliyeti” savunmak bana değil, sahiplerine ve mümessillerine düşer.

Biraz daha somutlaştırsanız?

 Elbette. İçinde bulunduğum için, vereceğim somut örnekler tabii ki medyadan olacak: 2006 yılı sonlarına doğru Zaman ailesine geri döndüğümde, özellikle Today’s Zaman’ın hazırlık safhasını oluşturan birkaç aylık dönemde bir miktar da boş vaktim vardı. O dönemi, gazetenin kadro ve konsept hazırlığı için olduğu kadar, 7 yıla yakın ayrı kaldığım Zaman’i, derli toplu bir şekilde gözlemlemekte de kullanmıştım. Çıkardığım sonuç pek hayra alamet değildi. Evet, o gün için ortada görünür hiçbir somut sorun yoktu. “Sorun” ne kelime; her şey güllük gülistanlıktı ve gazete hem etkisini hem de imkanlarını hızla büyütüyordu. Daha ne olsundu?

Peki benim gözlemlerle varlığını tespit etmekle kalmayıp, henüz 2006 yılı sonlarında, bazı dostlarımla durumu iştişare ederken, kelimenin anlamını bilerek “pataloji” diye tanımlamaktan çekinmediğim sorun neydi? “Pataloji” diye tanımladığım bir durumdan hayır beklemek ne kadar mümkündü? Bahsini ettiğim o sorun gazetenin, daha doğrusu toptan Hizmet’le ilintili medyanın, siyasi iktidarla olan ilişkilerinin yanlış konumlandırılmasıydı. O günün şartlarında, bizzat Hocaefendi’nin de ilkesel olarak tercih ettiğini düşündüğüm bir şekilde, Hizmet ile ilintili önemli ve belirleyici medya şahsiyetlerinin, muktedir siyasetle olan ilişkileri bana göre yanlış konumlandırılmıştı. Ve bu yüzden, Hizmet’le ilintilendirilen medya, iktidarla olması gereken eleştirel mesafesini, belki tamamen olmasa bile, çok büyük ölçüde koruyamamıştı.

 O gün gördüğünüz şeyleri yetkililerle de paylaşmış mıydınız?

Evet. Kimsenin hoşuna gitmeyeceğini bildiğim halde, o günkü değerlendirmelerimin ışığında tespitlerimi paylaşıyor ve sorunun muhataplarına, “buradan hayır çıkma ihtimali olmadığını” açıktan söylüyordum. Çözüm tekliflerimi de beraberinde ifade ediyordum. Maalesef, pek işe yaradığını söyleyemeyeceğim. Endişelerimi doğrudan muhataplarına söyledikten sonra, söylediklerimi etki alanım içerisindeki TZ’da gerçekleştirmeye gayret etmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu maalesef. Belki dilinin İngilizce olmasının sağladığı imkanlardan dolayı TZ’da bunu büyük ölçüde başardığımı da düşünüyorum.

Bulunduğum konumdan görebildiğim kadarıyla, yapabildiğim tespit ve çözüm önerilerimin muhataplarında fazlaca bir karşılık bulmamasına da artık kızmıyorum. Çünkü; bilemiyorum, tercihler konusunda yaptığım giriş muvacehesinde ve dönemin pratik ihtiyaçları çerçevesinde belki onların tavrı doğruydu. Önemli olan benim vicdani sorumluluğumdu. Bugün olduğu gibi o gün de, doğru bildiğim, düşündüğüm, inandığım şeyleri doğrudan muhataplarına söylemeyi üzerime bir borç biliyordum. Yine de, o gün “pataloji” olarak tanımladığım konumlandırmanın kaçınılmaz olarak yol açtığı sıkıntıların, sadece medya mahallesiyle sınırlı kalmadığını, uzunca bir zamandır yaşanan gelişmeler ışığında, artık çıplak gözle bile görmek mümkün.

İlişki sistematiğindeki, bana göre, o “patalojik” arızanın doğası gereği yol açtığı birçok sorundan biri ve belki de en önemlisi, bahsini ettiğim alenileşmiş kötüye gidiş karşısında alenen tavır almakta yaşanan kafa karışıklığı, tereddüt ve ölümcül gecikmeydi. Bu yanlış konumlandırmanın bir başka doğal sonucu olan “yakın körlüğü”nden dolayı ne medyamız, ne de diğer Hizmet unsurları 2011 yazından itibaren yaşananların farkına zamanında ve derli toplu bir şekilde varamadı. Varıp de güçleri yettiğince ses çıkaranlara da, doğrusu pek iyi bir gözle bakmadı. Bu hayati yanlıştan dönme konusunda 2013 Haziran’ında, Gezi Parkı protestoları’nın oluşturduğu son manevra yapma imkanı da aynı sebepten dolayı maalesef ıskalandı.

14 Kasım 2013’te, Zaman’ın manşetiyle dershaneler üzerinden alenileşen kapışma başladığında ise, geride miras olarak, o gün alınan keskin tavrı açıklamakta, “menfaat ve güç kapışması” dışında hiçbir görüşe alan bırakmayan bir algı piyasası bırakılmıştı. “En az 2,5-3 yıllık gecikme” diye ifade ettiğim sürenin, aynı zamanda, Erdoğan’ın kirli ittifaklarla konumunu konsolide ederek, alt edilemez hale gelmekte kullandığı hayati bir zaman dilimi olduğu düşünülecek olursa, söz konusu bu gecikmenin neden ölümcül olduğu daha iyi anlaşılır. Ayrıca bu gecikmede, başta medya olmak üzere Hizmet unsurlarının, iktidarla ilişkilerinde yanlış konumlandırılmasının oynadığı rol daha da netleşmiş olur. “O gün de bugün de, benim durduğum yerden görebildiğim kadarıyla, hatalı olarak değerlendirdiğim bu stratejik tercih ve konumlandırmanın, herbiri bir diğerinden feci taktik/pratik sonuçlarının sayısız örneklerini burada uzun uzadıya sıralayabiliriz ama lüzum yok” deyip, konuyu daha fazla uzatmadan burada bırakayım.

Ama bu fasıla nokta koymadan önce, farklı medya organlarında çalışmış bir gazeteci olarak, hem yaşadığım tecrübeler hem de bu konudaki okumalarım ışığında, Türkiye’de gelmiş geçmiş medya organları içerisinde Hizmet’e yakın medya organlarının ve buralarda çalışan meslektaşlarımın, sektörün hep en temizi, en ahlaklısı, en ilkelisi olduğunu da samimiyetle ve açık yüreklilikle ifade etmeliyim. Burada yaptığımız tespit ve eleştirilerin oldum olası, kokuşmuş medya düzenini baz alarak değil, kendi değer ölçeklerimize göre olduğunu hatırlatmayı ve bu eleştirilerin, ahlaksız iktidarın elinde karaktersiz maymunlara dönüşmüş, utanç kaynağı, sürüsüne bereket meslektaşlarımızın istismarına açık olmadığını ifade etmeyi de bir görev biliyorum.

İsterseniz o zaman Hizmet Hareketi üzerinde konuşalım biraz. Öncelikle, sizce Hizmet nedir?

 Daha önce de bazı vesilelerle ifade ettiğim gibi; ben, kendimi ,“cemaat” ve bu kavramın çağrışımları ile tanımlayacak ya da başkaları tarafından öyle tanımlanacak bir konumda hiçbir zaman görmedim. Şimdi de görmüyorum. Benim kendime bulabildiğim yer Hizmet Hareketi’nin tanımladığı daha çoğulcu, daha renkli, bireysel inkişaflara alan açan, bir bakıma sınırları belli belirsiz olan alandır. Bu yönüyle de, arzu ettiğim ölçüde olmasa bile, bir nevi seküler bir alandır. Ancak böyle bir tanımlama çerçevesinde, kendimi bir parçası olarak tanıtmaktan onur duyduğum Hizmet Hareketi, bana göre, insanı, toplumu ve dünyayı iyileştirmeyi, güzelleştirmeyi amaçlayan bir iyilik hareketidir. Bunu da, özünde doğru bir yöntemle, yani eğitimle yapmaya çalışmaktadır. İşin dört başı mamur, ilkesel ve ideal özü bu iken, pratikte yapılan bazı yanlışların zamanla düzeltilebilecek sekmeler olduğunu söyleyebilirim.

Fethullah Gülen hakkındaki düşüceleriniz nedir?

 Fethullah Gülen’i , “Hocaefendi” olarak görüyorum. Ancak, belki size bir çelişki gibi gelecek ama, Hocaefendi’nin, “Hocaefendi” ifadesinin konvansiyonel olarak tanımladığı alana sığıştırılamayacağını da düşünüyorum. Elbette ki kendisi, tarihte önemli bir rolü olan, dini bir kişilik. Ama Allah aşkına, Hocaefendi bundan mı ibaret?

Bana göre, hayır… Hatta, Hocaefendi’nin kapladığı alanın benim ilgime ve hayranlığıma karşılık gelen kısmının, dini kişiliğinden öte, bundan çok daha geniş bir alanı kapsayan kısmı olduğunu söyleyebilirim. Bana göre Hocaefendi, fikri ile zikri, söylemleri ile eylemleri, teorisi ile pratiği birbiriyle tutarlı olan çok yüksek kalibreli bir düşünür, farklı background’lardan gelmiş kitlelere rehberlik edebilen bir fikir önderi ve bir aksiyon adamıdır. Haddim olmayarak Hocaefendi’yi, tarihte de bazı örneklerine rastlandığı haliyle, eksiğini gediğini tespit edip, azimle onarmaya çalıştığı topluma yeni bir yön vermekle kalmayıp; uzun ve çileli bir süreçte, yeni bir insan tipolojisi üretmek suretiyle, daha iyi bir toplum inşasına (toplum mühendisliğine değil) girişen, etkisi çağları aşacak, devrimci bir kişilik olarak görüyorum.

Dünyaya ender-i nadirattan gelen böyle bir kişiliğe ve ideallerine yapılacak en büyük kötülüğün ise, gerek şahsının gerekse fikirlerinin, iyi veya art niyetle tabulaştırılması olduğunu düşünüyorum. Sanki çok zayıflarmış ve korunmaya muhtaçlarmış gibi Hocaefendi’nin şahsının, fikirlerinin ve eylemlerinin çevresinde bir zırh, bir koruma kalkanı oluşturma çabasını lüzumsuz görüyorum. Kendisine ait her şeyi tabulaştırıcı bu marazi yaklaşımın oluşturduğu koruma kalkanının, zamanla tersinden bir işlev görerek, bizzat Hocaefendi’yi ve fikirlerini içine kapayacak bir hapishaneye dönüşme riskinden ise ciddi endişe ediyorum.

Hocaefendi’yi, doğal olarak, “eleştirilmez” görmediğim gibi, son dönemde bazı yol kazaları yapılsa da, Hizmet Hareketi ile ilgili başlatılan içten eleştiri içeren tartışmaları da bir sıhhat emaresi olarak değerlendiriyorum. Yine doğal olarak, bunun son derece faydalı olduğunu düşünüyorum. Henüz başladığı dönemlerde, bu tartışmalarla ilgili Hizmet Hareketi’nin neleri yapıp neleri yapamayacağını dile getirmiş ve çeşitli vesilelerle tekrarlamıştım. Burada bir daha tekrarlamakta bir mahsur yok sanırım: Başta sorumluluk makamlarında olanlar olmak üzere Hizmet Hareketi, bu tartışmaları yok sayamaz, yok edemez, ama ve lakin kapasitesi ölçüsünde yönetebilir. Geldiğimiz noktada, yönetme işinin arzu edilen ölçüde başarılabildiğini keşke söyleyebilseydim. Yine de, her bakımdan olduğu gibi bu bakımdan da, bardağın yarısı dolu.

Yukarıda kısaca değindiniz gerçi ama, bir şeyi biraz daha açmanızı istirham edeceğim: Hizmet Hareketi nerelerde hata yaptı sizce?

 Yukarıda, teknik pratik açıdan bazı tespitlerime yer vermiştim. Burada ise daha köklü bir eleştirimi dile getirmekle yetineyim. Bana göre Hizmet Hareketi, mensuplarının birer birey olarak şahsiyet inşa etmesinden ziyade, bir kolektif şahsiyet oluşturmayı tercih etmiştir (bkz. tercihler konusundaki değerlendirmeme). Her tercih gibi bunun da, bana göre, bireysel inkişaflara ket vurmak ve bireysel kimlik inşaasını köreltmek gibi, çok ciddi ve çok köklü sorunlara yol açan bir maliyeti olmuştur.

Bu yaptığım yeni bir tespit değildir. Denk gelenler hatırlayacaktır; üniversitede verdiğim derslerin ilk saatlerinde ve gençlerle bir araya gelmemizi sağlayan her ortamda hep, herkesin bireysel bir “-izm”i olmasını salık vermişimdir. Bu “-izm”, Marxizm, sosyalizm, liberalizm vs tarzı bir “-izm” değildir. O kişinin ismi her neyse; Ahmetizm, Alizm, Elifizm, Ayşeizm gibi, onunla anılacak bir “izm”dir.

 Yani?

Şu: Olaylar ve olgular karşısında kendi özgün tavrını almasına imkan verecek bir donanıma sahip olmayı öngörür. Yapmak, söylemek kadar kolay değildir ama her birey tarafından mutlaka hedeflenmelidir.

Bana göre, birey olmanın kolektif iyiliğe karşıtmış gibi sunulması, tam bir safsatadır. Bugün, mecburen aralarında yaşamak zorunda kaldığımız bir kısım Batılı ülkelerin, özel alanda bireyselliklerinin zirvesinde, kamusal alanda ise olabilecek en kolektif tavırlar içerisinde olabildiklerini görüyoruz. Hizmet’in de “kolektif” şuur yerine, “birey” olabilme şuuruna yönelik, ciddi bir paradigma değişikliğine gitme vakti geldi de, çoktan geçiyor bile. Bu konuda bir genelleme yaptığımın farkındayım. Bu yönde bazı mevzi(???) gayretlerin hiç olmadığını elbette ki söyleyemem.

Türkiye gündemini yakından izlemektesiniz. Bulunduğunuz yerden bugünkü Türkiye nasıl görünüyor? Buna bağlı olarak, AKP sonrası nasıl bir Türkiye görüyorsunuz?

 Çok kötü… Felaket… Bir yeryüzü Cehennemi gibi…

Bir gün gelip de adı, “AKP sonrası bir Türkiye” olacak olsa bile, Türkiye’nin yörüngesinin yeniden medeni bir ülke olmaya doğru yönlendirilmesinin çok kolay olacağı kanaatinde değilim.  Türkiye’nin bugün yaşadığı şey, bir sarsıntı değil. Tam bir herc-ü merc, tam bir altüst oluş… İşin kötüsü, bu altüst oluş henüz bitmiş de değil ve şu an bunun tam göbeğinde bulunuyoruz. Bu herc-ü mercin bir de tabii artçı sarsıntıları olacaktır ki, bu sarsıntıların bazılarının şu ankinden bile güç ve zorlu olma ihtimali teorik olarak vardır.

Erdoğan, kendisini ve Türkiye’yi maalesef tek yönlü bir yola sokmuştur. Bu tek yönlü yola ilk girdiğinde, yani yıllar önce, yaptığım saptamayı bu vesileyle bir kez daha tekrarlayayım: “Erdoğan ve ekürisi, bu süreçte çamurlaştıkça çamurlaşacak,” demiş ve “Spatulayla kazınır gibi kazınmadan kendilerinden kurtulunulamayacak,” diye ilave etmiştim. Bu bir kehanet değil, tarih ve sosyal bilimlerin bize yapma imkanı verdiği bir tespit.

Hakkımda 3 müebbet istenmesine yol açan 8 Temmuz 2016 tarihli yazımdaki kanaatlerimi, durumun daha da kötüye gittiği ve o gün ehven-i şer olarak zikrettiğim seçeneklerin daha da azaldığını not etmek kaydıyla, aynen koruyorum. Belki karamsarlık olarak göreceksiniz ama, maalesef, sebepler dairesinde Türkiye’nin önünde iyi bir çıkış ihtimali hala gözükmüyor. Gidişat ise, hala daha kötüye doğru… Bir mucize olur, o başka… 🙂

Geçmişle ilgili kırgınlıklarınız?

 Hangi birini söyleyeyim? Kırgınlıklarımın 80 milyon versiyonu var. Yani 80 milyonluk bir hayal kırıklığı benimkisi…

Gelecekle ilgili hayalleriniz?

 En büyük hayalim, uyanıkken gördüğümüz bu uzatmalı kabusdan bir an önce uyanmak… Daha dar anlamdaki hayalim ise, 50 yıllık emeklerimizi, hayatımızı çalan ahlaksız dinbaz haramilere inat, dimdik ayakta durmayı sürdürmek… Ve Allah ömür ve sağlık lütfederse, dar bir ülke vatandaşı olarak kalmaktansa, hakkını veren bir dünya vatandaşı olabilmek… Ve tabii, çocuklarımın da kendilerini aynı perspektifle donatmalarına maddi-manevi zemin hazırlayabilmek… Her şey bitip de elimizi eteğimizi bu dünyadan çektiğimizde, şu gök kubbede bir hoş sada bırakabilmek.

Sizce Hizmet Hareketi’ni nasıl bir gelecek bekliyor?

 Kıyısından köşesinden 1988 yılından beri tanımaya çalıştığım Hizmet Hareketi’ni ben hep, ufak tefek sürüncemeler yaşasa da, hızla öğrenen, zihin konforunu zorladığı için başta dirense de, zamanla doğruluğunu anladığı yaklaşımlara sinesini sonuna kadar açan, yeni şartlara kendisini adapte etmekte, “örnekleri kendinden olan” kendince yöntemler bulan bir hareket olarak gördüm. Zor bir dönemde, zor yüzleşmeler yapması gerekse de, bu dönemden de dersler çıkararak, belki bildiğimiz şekliyle olmasa da, nasıl olabileceğini belki bugünden tam anlamıyla kestiremeyeceğimiz, yeni ya da farklı farklı formatlarla yoluna devam edeceğini düşünüyorum. Neticede Hizmet Hareketi, üç beş ahlaksız çapulcunun bir gece yarısı ele geçireceği bir ceset değil, eli avuca sığmayan bir ruhtur. Ruhlarsa ölümsüzdür.

Memleket özlemi? 

İnsanın memleketine değişik seviyelerde özlem duyması insani bir hal. Benim de özlem duymadığım söylenemez. Ama, memlekete dair hislerim, özlemden daha ziyade hayal kırıklığı, küskünlük, kahır ve öfke…

Son olarak eklemek, söylemek istediğiniz herhangi bir şey?

İçimi bir miktar dökmeme fırsat verdiğiniz için teşekkür eder, okuyacak olanlara sabırlar dilerim.

Biz de teşekkür ederiz.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here