Ana sayfa Eğitim ve Öğretim Altına İmza Attığımız Dava Neydi? 20 maddede Hizmet içinde gerçek sorunlarımızı irdeleyen...

Altına İmza Attığımız Dava Neydi? 20 maddede Hizmet içinde gerçek sorunlarımızı irdeleyen doğru tesbitler! Biz bu esaslar üzerinde tesanüdümüzü temin ettik. Başka yolu da yok! Ama ne zaman? Ha Sebe Ha Süfyan! “Velayet sahibi Hz. Osman veya Hz. Ali bu fitneleri neden önceden göremedi?” denmez.

271
0
PAYLAŞ

Oturup yazılı bir metnin altına imzamızı atmadık, elbette… Ama bu yola girerken, bilip kabul ettiğimiz temel esaslarımız vardı. Gönüllerimizin kabul edip manen altına imza attığı esaslar… Biz bu esaslar üzerinde tesanüdümüzü temin ettik.

Tesanüdünü kaybeden bir cemiyetin canlılığını devam ettirmesi mümkün değildir. “Cemaatin maye-i hayatı, tesanüddür.” “Tesânüd bozulsa, cemaatin tadı kaçar.”

Onun için gelin bunları konuşalım bir kez daha…

Belki bazılarımız insafa gelir, bazılarımız da sürekli başkasının amel defterini tutmaktan kurtulur, belki….

Birkaç temel tespitle başlayalım.

Gencin en kuvvetli duygusu, şehvettir. Şehvet, akıl ve iman bağı ile kontrol altına alınıp bağlanmazsa insanı yoldan çıkarır, uçurumdan aşağı atar.

Yaşlının da en tehlikeli duygusu şehvet midir?

Yaşlı için ondan daha belalı bir duygu vardır.

Yaşlının en tehlikeli duygusu, hükmetme, hakim olma duygusu, makam sevgisidir. Yaşlıda, hükmetme arzusu şehvet gibidir. Ne bu arzusundan vazgeçer ne yakasını onun elinden kurtarabilir.

Bir diğer mesele…. İltibas yapmamak bazı şeyleri bazı şeylerle karıştırmamak gerektir.

Çünkü, bir yerde doğru olan bir başka yerde yanlış olabilir. Bir yerde güzel duran bir başka yerde çirkin durabilir.

Mesela, toplumu, tasavvufun kuralları ile yönetemezsiniz.

Tarikatta, “seninki senin, benimki de senin”dir.

Ama hukukta evvela hak sahibine hakkını vereceksiniz, adalet ve güzellik buradadır. Sonra o dilerse, yapması doğruysa ve lazımsa, kendi iradesiyle, “benimki de senin” diyebilir.

Yanınızda çalıştırdığınız işçiye tasavvufa göre muamele edip, “hani kardeştik, seninki de benimdi” deyip, maaşını vermemezlik yapamazsınız.

Durumun doğrusunu bilmeyen doğruyu bilmiyordur.

Bir topluluğu yönetirken, haklar üzerinde tasarruf yapılamaz. İnsanların hayatları, “feda olsun” mantıksızlığı ile korunamaz. Bir başkasının hakkı için “feda olsun” demek samimiyet ve fedakarlık değildir.

Başlarken yapacağımız üçüncü tesbit…

Biz peygamberimizin geldiği dönemdeki cahiliye Arab’ının karakterini taşımıyoruz. O günün Arab’ı cahildi, tarifsiz ölçüde vahşiydi, ama riyakâr, zilleti kabul etmiş, başkasına özenen, menfaati için her şeyinden vazgeçebilen bir toplum değildi. İzzetlerine halel getirecek en küçük bir söz bile meydan yerine çıkmalarına, savaşmalarına yetiyordu.

Günümüz İslam dünyası olarak biz, İsrail oğullarının karakterini taşıyoruz. O günün İsrail oğulları, Firavunun asırlar süren baskısı altında zilleti kabul etmiş, miskin, “bizden bir şey olmaz” diyen bir toplumdu. Eli kitaplı bir topluluk olmalarına rağmen, Firavunun batıl adetlerine özeniyor, Kıptileri taklit etmekte paye arıyorlardı. Riyakâr, ikiyüzlü, güvenilmez, bencil ve menfaatperest idiler.

Hizmet işte böyle bir toplum içinden çıkmış bir harekettir. Ve bu hareketin mensupları da ayaklarındaki kum torbalarından, kendilerini bağlayan bağlardan bütün bütün azade olabilmiş değildir.

Böyle bir toplumdan bu cemaatin çıkması Üstadımıza ve Hocamıza bahşedilen hususi bir ihsan ve muvaffakiyettir.

Bizden ancak bu kadar oluyor.

Hizmetimiz bu günlerde bir savrulma yaşıyor. Ve dayanılmaz acılar yaşayan insanlar insanlık tarihinde emsali görülmemiş bu tepe üstü ve tepeden çakılma hakkında konuşuyor.

Kimileri, konuşulmamasından, kimileri konuşanlardan rahatsız.

Ben sadece yola çıkarken ahitleştiğimiz konuları hatırlatmakla yetineceğim.

Zira hala tesanüdün öneminden bahsedip, tahşidat yapmanın böyle bir zamanda hiçbir geçerliliği ve kıymeti olmaz. Bu, insanlara güdülen varlık muamelesi yapmak olur.

Tesanüd, dayanışmadır, senetleşme kökünden gelen bir dayanışma…

Siz birisi ile belli konularda anlaşarak bir yardımlaşma, bir dayanışma içine girdiyseniz, dayanışmanızın, tesanüdünüzün devamı anlaşmanın esaslarına riayetle mümkündür.

Anlaşma maddelerine riayet etmeyenin tesanüdden bahsetmesi aldatmadır. Muhatabı hafife almak ve hatta onunla alay etmektir.

Evet, oturup yazılı bir metnin altına imzamızı atmadık. Ama bu yola girerken gönüllerimizin kabul edip altına imza attığı maddeler vardı.

Sayalım mı? Sayalım…

Evvela yaptığımız her şeyi rızayı İlahi için yapacak, Allah’ın rızasını şer-i şerif dairesinde arayacaktık. Fıkhın, ilmihalin hükümleri bizim sınırlarımızı belirleyecekti. Feraizi diniye ve takva yaşantımız olacaktı.

Dine ait hiçbir emri hafife almayacak, marufa ait hiçbir şeyi küçük görmeyecektik.

İkincisi, meselemiz, muhabbetimiz, sohbetimiz marifetullah olacaktı. Marifetullaha ait bir bahsi kainattaki her meseleden mühim tutacak, nefeslerimizi bu yolda kullanacaktık. Gündelik işler ve ehl-i dünya bizim kalp aynamızda yer işgal etmeyecekti. Ve asla bir marifetullah hakikatine, gündelik bir meseleyi, siyasi bir sohbeti tercih etmeyecektik. Kim neyden hoşlanırsa hoşlansın, biz bize ait şeylerden manevi lezzetimizi alacaktık.

Üçüncüsü, bu örf haneye fedakârlık yapmak, ortaya bir şeylerimizi koymak için gelmiştik. Sahiplenmeyecek, sahip çıkacaktık.

Kimimiz hayatını, kimimiz ilmini, kimimiz servetini ortaya koyarak sahip çıkacaktı. Sahiplenmediğimiz, sahip çıktığımız, bize sorulmadan bir şey yapılamaz demememizden, bize emanet edilen işi çok rahatlıkla bırakabilmemizden, perçinlenmiş duvar gibi olmaya, konulduğumuz yerde durmaya razı olmamızdan belli olacaktı.

Dördüncüsü, bizde ref-i imtiyaz vardı. Makam sahibi olmak, imtiyaz sahibi olmak manasına gelmeyecek, yükün çilenin büyümesi manasına gelecekti.

Kimse herhangi bir imtiyazından ötürü bir diğerine haşerata bakar gibi bakamayacak, “ezerim” der gibi konuşamayacaktı.

“İşte sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref-i imtiyaz lâzım.

Tâ ki, biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın.” Divan-ı Harb-i Örf-i

Beşincisi, bizde kimse hakkını aramaya ihtiyaç hissetmeyecekti. Çünkü en baştan fazilet üzere anlaşmıştık. Yetkili olanın kendi nefsine bizi tercih edeceğini, ondan bize zarar gelmeyeceğini düşünüyorduk.

Kardeşler makamı da maddi menfaati de diğer kardeşine bırakacaktı.

“Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.”

Altıncısı, beşeriyetin neticesi yaşanan bir sıkıntıda, en zayıfımız, en güçlümüz karşısında hakkını aramaktan zerre kadar tereddüt etmeyecekti. Zira “Zayıfların güçlüler karşısında başına bir şey gelir endişesi duymadan hakkını arayamadığı toplumda hayır yoktur.” hadis-i şerifini hepimiz biliyor, ona göre davranmakta tereddüt edileceğini düşünmüyorduk.

Yedincisi, hizmette de dünyevi işlerde de makam sahibine veya zengine yakın olmaya çalışmayı, haksız kazanç beklentisi veya münafıklık alameti olarak görüyorduk. Biz bir insana makamından ötürü rağbet etmezdik. Rağbetimiz şefkatimizden, yani ona bir şey anlatmak için değilse, ancak fazilete ve ilme olurdu.

Onun için kimin hizmette hangi makama geldiği bizi hiç etkilemeyecekti, durumumuzu, adama karşı duruşumuzu belirlemeyecekti. Rağbet ettikse, ta baştan rağbet etmiştik, etmedikse, bir yere oturdu diye etmezdik.

Sekizincisi, ilmi fikri bir hareket olarak dünyaya söyleyecek sözümüz vardı. Bizi ilmi olmayan bahisler ilgilendirmiyor, “mesail-i imaniyeden bir bahsi kainattaki her meseleden daha büyük görüyorduk.” Bizi gündelik konuşmaların içine çekemez, gündelik bahisleri, siyaseti konuşan insanları, adı gazeteci de olsa, unvanı prof. da olsa dinletemezdiniz. Çünkü biz Allah’ın kıymet verdiği şeylere kıymet vermek için bu yola girmiştik.

Dokuzuncusu, Fert için iman, toplum adalet lazımdı.

En mühim meselenin bir insanın gönlünde imanın taht kurması ve ebedi hayatının kurtulması olduğuna inanıyorduk, şahsımızın, meşrebimizin veya başka birisinin taht kurması değil…

Onuncusu, biz adaleti, İslam’ın dört büyük davasından birisi olarak görüyorduk.

Hatta bize bunun da ötesi gösteriliyor, gündemimiz sürekli fazilet oluyordu. Adalet hak sahibine hakkını vermek, fazilet kendi hakkını da başkasına feda etmekti.

Adalet diye bir meselemiz pek olmadı. Güya bunu zaten kabul ediyor ve yaşıyorduk, onun için bize hep ondan sonraki merhale ve geçit işaret edildi.

Fakat, adalet köprüsünden geçmeden fazilet köprüsüne gelenler, bir yerde faziletli davranıp çok büyük fedakarlıklarda bulunurken, aynı anda bir başka yerde çok büyük adaletsizliklere, haksızlıklara düşebilir. Düştü mü, bunları çok konuşmayacağım…

Dini bildiğini iddia eden insanlar size ait bir şeyde size hiçbir hak tanımadan “gayr-i kabil-i rücu” anlaşmalara kıyamete kadar geçerli imzalar atmanızı istedi, “Bu İslami ve insani değil” dediğinizde hakkınızda dehşetli bir şayia çıkardı, o yalana herkesi inandırdı ve o günden sonra size öyle davranıldı ise ötesini siz düşünün.

On birincisi, ulvi bir gayeye hizmet için yaşayan kardeşlerimizi herkesten aziz bilecek, yolun çilesini çekmişlerle, uzaktan iki cümle alkışlayanları bir tutmayacaktık.

On ikincisi, bizde insan kaybetmek yoktu. Bu daire içine gireni bırakmaz, kimseye sana ihtiyacımız yok der gibi davranamazdık.

Birkaç kişi varken, bir kişinin kıymeti birse, binler milyonlar olduğunda, bir kişinin kıymeti binler kadar milyonlar kadar kıymetli olacaktı.

Kapıyı göstemeyi değil, kapının eşiğine başımızı koyup “gitme” demeyi dinlemiştik yıllarca…

On üçüncüsü, insanlığın kardeşliğine, herkesi kendi konumunda kabul etmeye inanmış bir hareket olarak, meyvelerin birbirine benzememesini, farklılığını en başta biz güzel bulup kabullenecek, kardeşlerimizi tek tip olmaya mahkûm etmeyecek, Üstadımızın ifadesiyle “yolu daraltmayacak”, aslanları koyun haline getirmeyi meziyet saymayacaktık.

Herkesi kendi konumunda kabul ederken de, bir yolu ve daveti olan insanlar olarak, “haram helal önemli değil, hepsi kabulümüz, tabakta zehir de olsa bizim için fark etmez” der gibi değil, helal dairesinde, meyve gibi temiz ve güzel olanlar kabulümüz olacaktı.

On dördüncüsü, yatırımımızı kitle ruh haletine veya kalabalıkların alkışına yapmayacak, kuru kalabalıkların nefsi birlikteliktekilerine önem atfetmeyecektik.

On beşincisi, Üstadımız, “İstikbale hakikat-i İslamiyet hükmedecek” dediği için, biz önce hakikatimizin galibiyetini izhar edecek, yaptığımız programlarda hakikatimizin kaynağına böylece bakışları çevirmeyi hedefleyecektik. Dünyanın karşısına bir fikir olarak çıkacaktık.

İnsanlık yaptığımız programlarda bizi bir gün “özgürlük”, diğer gün “adalet”, bir başka gün “kâinat” hakikatini konuşurken görecek, sloganik tavırlar ve pastel renkler içinde bulamayacaktı.

On altıncısı, yoluna basiret üzere davet eden bir Peygamberin (s.a.s.) talebeleri olarak, insanlara körü körüne “itaat et, rahat et” deme basitliğine düşmeyecek, itaatin güzelliğini ikna ve ispat güzelliğinden sonra arayacaktık.

On yedincisi, muvaffakiyetinden ötürü alkışladığımız insanları putlaştırmayacak, gündelik hayatımızda Rabbimizin emirlerine itaati onların bilinip sevilmesinden üstün tutacak, bunu her halimizle gösterecektik.

On sekizincisi, vazife vermeyi bizde hissiyat belirlemeyecekti. Vazife verme ilme, fazilete, birikime, gayrete, kapasiteye göre olacaktı.

Öyle olsaydı, bir köyde birkaç tavuğu emanet ederken düşünüp endişe edeceğiniz, karar iradesinden ve ilimden mahrum şahıslar, en önemli hizmetlerin başına getirilmez, orada yıllarca oturtulmaz, kırk elli yıllık hizmetler zayi ettirilmezdi.

İnsanlara görev verenler, onların kendilerine tazimini esas alma hissiliğine düşüyorlarsa, bilerek veya bilmeyerek hizmetlerine en büyük zararı veriyorlar demektir.

Yetki vermeyi hissiyat belirleyince binlerce masumun heba edilmesinin önü açılmış oldu.

Büyüklerimiz birisini bir yere gönderip işi ve insanları ona emanet ederken, “Kalpleri akılları uyarsın, uyandırsın, sarssın, varsın bize “Ne güzel buyurdunuz kralım diyen köleler gibi davranmasın.” diyecekti. Böyle biliyor, öyle zannediyorduk.

On dokuzuncusu, bizde idarecinin yanında, gerektiğinde yol gösterebilen, gerektiğinde idareci gaza bastığında frene basıp ona “dur” diyebilen, ilmiye sınıfına ait bir yetkili olacaktı. “Saltanat ve hilafet gayr-ı münfek ve müttehid-i bizzattır.” İlmiye sınıfı, yetkisiz süs eşyası konumuna düşürülmeyecekti.

Yirmincisi, muvaffakiyet evvela rahmet-i İlahiyeye ve umuma, başarısızlık ve mağlubiyet öndekilere verilecek, bizde yetki birkaç şahısta saltanat gibi ölene kadar devam etmeyecek, aramızda dünya yansa yıkılsa aynı havasını koruyan hükmetme sevdalıları olmayacaktı. “Hata benim, günah benim” diyen ve geri çekilmeyi bilen insanlar görecektik. Hala bir adet olsun göremedik.

Yirmi birincisi, bir yol, bir tek şahısla ancak bir patika olabilirdi. Yolun bir cadde-i kübra olması için, dünya çapında söz söyleyebilen bir çok insana ihtiyaç vardı. Kimse kabiliyet kıyımı yapmayacak, kendi konumunu korumanın adını “hizmeti korumak” koyan kapasitesiz zorbalar olmayacak, Hoca Efendiye alternatif çıkar deli saçmasıyla değişik bastırma teknikleri uygulanmayacaktı. Biz olamayacağına inanarak bu yola girmiştik.

Yirmi ikincisi ve belki de en önemlisi, gayr adına fedakârlık ihanettir. İnsanlığın bütün cinayetlerinin sebebi budur. Hizmetimizde hiç kimse hiçbir kardeşinin en küçük bir hakkını onun adına ve izni olmadan feda etmek cinnetine düşmeyecek, izzetimize, malımıza, hayatımıza zarar verme hakkını ve yetkisini kimse hizmet için bahanesiyle kendinde görmeyecekti.

Bu mesele gördüğünüz gibi çok hamur götüren bir mesele… Bir yirmi daha rahatlıkla yazılabilir. Kimseyi ismen veya açık işaretle suçlamadan, hepinizin kaynaklarımızdan bildiğiniz temel düsturlarımızı saymaya çalıştım.

Kim ne kadar riayet etti, ne kadar riayet etmedi, Onu Allah bilir.

Gelin ilk günkü gibi yeniden marifetullah bahislerine dönelim…

Rabbimizden, yeni bir yeşermenin arifesinde olduğumuz, dünyaya savrulduğumuz şu günlerde hiçbir kardeşimizin çürüyüp kaybolmamasını dileyelim.

O GÜN NE OLDU

Şer şebekesi kendi arasında görüştü. Müslümanlığı nasıl imha edeceklerine dair kararlar aldı, stratejiler planladı.
Ve bunu yıllarca, adım adım sabırla uyguladı.
Abdullah ibn-i Sebe, Müslüman olmuş görünecek, namaz kılacak Kur’an okuyacak, durup dinlenmeksizin güya İslam’ı anlatacaktı.
O gün Medine cazibe merkezi haline gelmiş, farklı kavimlerin akınına uğramıştı. Maddi manevi imkân ve itibara kavuşmanın yolu Medine’ydi.
Gelenler “Müslüman olduk” deseler de mazideki kimliklerini ve adetlerini yeni hayatlarına taşımıştı. Cahil kalabalıklar İslam’ı bilmiyor, her birerleri Ashab Efendilerimizle tanışıp, görüşme imkânı bulamıyor, Sebe gibi insanları gerçek Müslüman zannedip onlardan ders alıyordu.
Sebe bu kalabalıkların önünde yıllarca namaz kıldı, Kur’an okudu, nutuk attı. Etrafındaki adamları Sebe’nin reklamını yaptı, onu sonradan gelen kalabalıkların gözünde büyüttükçe büyüttü. Cahiller, Müslüman olmayan birisini Sahabe seviyesinde adam sandı.
Şer şebekesi, bir yandan da halkın arasında Hz. Osman’ın kendi akrabalarını kayırdığı, kendi sülalesinden olmayanları hiçbir makama getirmediği şayiasını yaydı. Kalabalıkların kalbine fitne ve şüphe tohumları atıldı.
Hz. Osman Efendimiz, Emevilerdendi. Ebu Süfyan ile aynı sülaledendi. Toplumun kıvamını kaybettiği öyle bir dönemde akrabalarından bazılarına valilik vermesi, hem onların liyakatinden hem onları şahsen tanıyıp itimat etmesindendi.
Şer şebekesi, yönlendirilmeye müsait kalabalıklar için önce bu durumu kullandı.
Maksadına ulaşınca, yani Hz. Osman, ne yaptığını bilmeyen heyecanlı kalabalık tarafından şehit edilince, bu defa da Hz. Ali’nin, Hz Osman’ı korumak için hiçbir şey yapmadığı, hatta hilafet arzusundan ötürü bu kalabalıkları desteklediği fitnesini ortaya attı.
Böylece insanların arasına yeni bir ateş topu bıraktılar.
Sebe, propagandasına, güya dini çalışmalarına devam ediyor, kendi soydaşlarından ve Medine’ye sonradan gelen kalabalıklardan oluşan çevresi her geçen gün genişliyordu.
Bu meşhur adam, bir gün yandaşlarından oluşan bir toplulukla Hz. Ali Efendimizin kapısına gitti. Ali Efendimiz halifeydi. Evinden dışarı çıktığında karşısında secde eden bir topluluk gördü. Ne yaptıklarını sordu.
O gün, yaklaşık yirmi yıl önce alınan kararın son adımı uygulandı. Yıllar önce, “Hıristiyanlığı Pavlos’a, “Hz. İsa tanrının oğludur, ilahtır” dedirerek bitirdiğimiz gibi Müslümanlığı da harikulade kabiliyetleri olan “Ali’ye “İlahsın, yaratıcı sana hulül etti.” diyerek, dedirterek bitireceğiz!” demişlerdi.
Ali Efendimiz, bu çirkin sapıklıktan fevkalade rahatsız oldu. Bu güruhun öldürülmesine ve yakılmasına hükmetti. Asırların şeytani cerbeze zekası bunu da kullandı ve “Sen ilahsın ki yakılmamıza hükmettin, yaratıcının verdiği cezayı veriyorsun” dediler.
Bir yandan Ali’ ye “ilah” diyen bu şer şebekesi, diğer yandan “Ali hilafet hatırına Hz. Oman’ın katillerini engellemedi, hatta destekledi. Bakın katillerini bile bulup cezalandırmıyor.” yalanı ile fitne tohumları saçmaya devam ediyordu.
Halkın gözünde Sebe, fedakar, bilgili, güzel konuşan, gayretli samimi bir Müslümandı. O öldürülünce, “Ali bir rakibini daha ortadan kaldırdı” diyecek, cahil taraftarlarını kullanarak anarşi çıkaracaklardı.
Ali Efendimiz, buna fırsat vermemek için Sebe’yi sürgün etti.
Sebe, Peygamberimiz döneminde Medine’den çıkarılan soydaşlarının önemli bir kısmının göç edip yerleştiği İran taraflarına gitti ve faaliyetlerine orada devam etti.
İran Ömer Efendimiz döneminde kılıçla fethedilmişti. Kalplerinde Ömer Efendimize karşı bir soğukluk olan bu topluluk Sebe’nin mikropları için çok müsait bir vasattı.
Önce “Ali ilah” dedi. Kimi kabullendi kimi reddetti. Sonra “Peygamberlik Ali’nin hakkıydı, Cebrail vahyi yanlışlıkla Hz. Muhammed’e götürdü.” dedi. Bunu da bazıları kabul etti. Bu kabuller önce kendi soydaşları içinde başlıyor, destekçisini buldukça yayılıyordu.
Nihayetinde “Hilafet al-i beytin, Ali’nin hakkıydı, Ebubekir, Ömer hilafeti ondan alarak ona zulmetti, diğer sahabeler de bu zulme ses çıkarmayarak iştirak etti” dedi. Ömer düşmanlığına bahane olan bu hezeyan, hissiyatı bulanık o toplum içinde daha geniş bir kabul buldu. Dert Ali muhabbeti değil, Ömer husumetiydi.
Sahabe bu derece suçlanınca, onlar eliyle gelen hemen her türlü nakil reddedildi. Ali’nin üstünlüğünü anlatan hadisler uyduruldu.
Ve o topraklarda din, bir itikat ve muamelat meselesi olmaktan çıkarıldı, yetki kavgası haline dönüştürüldü. Onlara göre dinin baş meselesi buydu.
Şer şebekesi, emeline Hıristiyanlıkta olduğu kadar muvaffak olamadı. İslam aleminin genelinde de muvaffak olamadı, ama o topraklarda muvaffak oldu, belki de kıyamete kadar devam edecek bir ateş topunu kucaklarına bıraktı.

Bu hadiseleri günümüz açısından nasıl okumalıyız.

Evvela, “Velayet sahibi Hz. Osman veya Hz. Ali bu fitneleri neden önceden göremedi?” denmez.

Onlar görüp söyleyince de, şer şebekesi aklını çeldiği kalabalık için bunu bir fitne unsuru olarak kullanıyor, mesele birkaç şahsın veya hadisenin ifşası ile bitmiyordu. Günümüzde de ifşa edildi değişen bir şey olmadı, görüyorsunuz.

İkincisi, nasıl ki Medine cazibe merkezi haline gelince oraya doluşan kalabalıklar, sahabe kimliğinde, onların kabul ettiklerini kabul edip yaşayan insanlar değildi.

Hizmet cazibe merkezi olunca gelen milyonlar da, hizmete gelmiş, marifetullah ve ubudiyet için gelmiş insanlar değildi. Evet, Türkü dinlemeye veya bir şey kapmaya gelen kalabalıklar hizmete gelmiş değillerdi.

Bu kadarı şimdilik yeter… Kim senelerce hangi oyunu, nasıl oynadı, neler yapıldı, onları siz değerlendirin.

Mehmet Akar

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here