Ana sayfa Eğitim ve Öğretim Üstadın talebeleri nasıl namaz kılardı?

Üstadın talebeleri nasıl namaz kılardı?

787
0
PAYLAŞ

Yorum | Cemil Tokpınar

Üstad Hazretlerinin nasıl namaz kıldığını, evrad ve dualarını geçen haftaki yazımızda özetlemiştik. Bu haftaki yazımızda da ondan ders alan Nur Talebelerinin namaz ve ubudiyetlerini işleyecek, bilhassa namaz için zaman, mekân ve engel tanımayan tavizsiz uygulamalarından örnekler vereceğiz. İnşallah bu uygulamalar bizlere de güzel bir misal olur.

Sıddık Dursun anlatıyor:

Mehmed Feyzi Ağabey ve Mustafa Acet Ağabey’den dinledim.

Afyon Mahkemesinde, duruşma esnasında Üstad Hazretleri:

‘Benim namaz kılmam gerekiyor, namaz vakti oldu!’ dedi. Başkan:

‘Said Efendi, burası mahkemedir. Mahkemede namaz kılınmaz!’ deyince, Üstad cübbesinin altından seccadesini çıkartarak yere serdi ve:

‘Bizim, namazın hukukunu müdafaa etmekten başka bir meselemiz yoktur’ dedi.

“Üstad bizlere döndü. ‘Bunlar da ihlaslı kimselerdir, bunların da namaz kılması gerekir’ dedi. Fakat biz maalesef odun gibi orada çakılmış, yerlerimizde oturuyorduk. Ve ‘Allahu ekber’ diyerek namaza durdu.” (İhsan Atasoy, Mehmed Feyzi, s. 320)

Ankara’dan Mersin’e nakledilirken kılınan kelepçeli namaz

1966’da Mersin davası Ankara’da görülmeye başlar. Her duruşma günü Anafartalar Caddesi trafiğe tıkanır. Bunun üzerine hâkimler, emniyet mülahazasıyla davanın Mersin’e nakline karar verirler.

Bir çavuş ve süngülü iki jandarma eri nezaretinde, Nur talebeleri ikişerli olarak kelepçelenirler. Kelepçeleme işlemi bitince çavuş, muzaffer bir kumandan edasıyla anahtarı cebine koyar, “Bu anahtar Mersin’de bu cepten çıkar!” der. Maznunlar baştan bunun ne anlama geldiğini anlamazlar. Ancak yolda tuvalet ve abdest alma ihtiyacı belirince ne demek istediği anlaşılır. Çünkü çavuş, tuvalet ve abdest için kelepçelerin çözülmesine izin vermez. Ne kadar rica etseler de kabul etmez.

Kendilerini götürecek otobüsün gelmesini beklemek üzere Ankara terminaline biraz erkenden götürülürler. Bir müddet sonra yolcular gelmeye başlar. Herkes yan gözlerle kendilerine bakar. Bir ara terminalin kapısından dekolte kıyafetli bir bayan içeri girer. O sırada akşam namazı vakti girmiştir. Said Özdemir’in abdest alması için çavuştan izin istenir. Çavuş oralı bile olmaz. Tekrar hatırlattıklarında “Olmaz!” der.

Tartışma başlar.

“Bu hâlde tuvalete nasıl gireceğiz?”

“Nasıl girerseniz girin, beni ilgilendirmez!”

Ne söyleseler çavuş kelepçeleri açmaz. Mecburen tuvalete ikişer olarak girmek zorunda kalırlar. Birisi sol kolunu ileri uzatır, diğeri sağ kolunu geriye iter, böylece aralarında biraz mesafe oluşur. Tuvalet ihtiyacı güçlükle görülür. Kelepçeli iken abdest almak da kolay değildir. Eller kaldırılıp indirilirken kelepçe bileklerini incitir, ama kimse ses çıkarmaz.

Terminalin köşesinde seccadelerini yere serip akşam namazına dururlar. Said Özdemir’in kelepçeli iken imam olması da oldukça zor olur. Nihayet tekbir alıp namaza durunca terminaldeki uğultu kesilir. Herkes huşû içinde onlara kulak verir. Bu esnada onların bu halini görüp heyecana gelen ve terminali birbirine katan bir kadın çığlığı duyulur:

“Alçaklar, zalimler, Müslümana bu kadar zulüm olur mu? Siz insan değil misiniz, sizde vicdan yok mu? Burası Komünist Rusya mı?”

Sonradan tepki gösteren kadının az önce terminale giren açık giyimli bayan olduğu öğrenilir. O kadar insan arasından sadece onun tepki göstermesi, insanların şekline bakarak hüküm vermenin doğru olmayacağını onlara bir kere daha ispat eder. (İhsan Atasoy, Mustafa Sungur, 223-224)

Ali Çakmak Ağabey Anlatıyor:

1971 Muhtırasından sonra Bursa’da bir cumartesi gecesi kimimizi evinden, kimimizi camiden, kimimizi dükkânından toplayarak nezarete aldılar. Pazar günü mahkemeye sevk ettiler.

Bursa Ceza Evine konulduk. Savcı, “Siz siyasî suçlusunuz, sizi ayrı ayrı koğuşlara koyacağız.” dedi. Bizim de canımıza minnet. Böylece her birimiz ayrı kişilere iman ve Kur’an hakikatlerini öğretme imkânına kavuşacaktık. O zaman, bir koğuş tamamen komünistlerle doluydu. Kitap başına 50 lira alıp, ideolojik kitapları okutuyorlardı. Biz de onlara karşı kitapları bedava okutmaya başladık! Tüm koğuşlarda hummalı bir hizmetle pek çok kimse Kur’an okuyup namaza başladı. Komünistler, “Bunlar, 20 kişi girdi, 200 kişi oldular!” diye bizi şikâyet ettiler.

Yine o günlerde Bakırköy’de bir gasp hadisesi olmuştu. Gaspçıları da bizim koğuşa vermişlerdi. Onlarla da alâkadar olduk. Kur’an öğrenip namaza başladılar. Yirmi beş kişilik koğuşta 22 kişi namaz kılıyordu. Hiç mahkeme olmadan, burada da anne karnında bekleme süremiz olan dokuz ayı tamamladık.

Şimdi de nur talebelerinden numune olarak bazı ağabeylerin namazlarını ele alacağız ve onların namaz kılışlarını gören kimselerin beyanlarını arz edeceğiz.

HÜSREV ALTINBAŞAK

  1. Fethullah Gülen Hocaefendi Anlatıyor:

“Asr-ı Saadet’te yani ‘İlk Diriliş’te nasıl Resûlullah’ın etrafında hâlelenen gençler varsa, ahir zamanda ‘İkinci Diriliş’te de Hz. Pir’in etrafında hâlelenen gençler var: Zübeyir, Sungur, Bayram, Ceylan ve Tahiri gibi önemli isimler.

“Bizim daire içinde çok dikkatli namaz kılan arkadaşlarımız var. Benim büyüklerden gördüğüm Tahirî Ağabey, Sungur Ağabey, rahmetli Cahid Erdoğan… Size deseler iki tane namaz kılan gösterin? Dersiniz, eskiden Hüsrev Efendi varmış, şimdi de Sungur Ağabey var. Millet kendini namaz kılıyor zanneder. (Mustafa Sungur, İhsan Atasoy, s. 214)

Mustafa Sungur Ağabey Anlatıyor:

Hüsrev Ağabeyin namaz kılması muhteşemdi. Kılarken iki büklüm oluyor, Fatiha’yı ve diğer sureleri tane tane ve yürekten okuyordu. Bir keresinde namaz kılarken dışarıdan gelen gürültüler huşuunu engellemişti. Birkaç kez namaza durdu, tekrar bozdu. En sonunda gaz ocağını yaktı ve onun çıkardığı ses, dışarıdan gelen gürültüyü bastırdığı için huzurla namazını kıldı.

Ali Tunç Ağabey Anlatıyor:

Üstadın vefatından sonra dedemle beraber Hüsrev Ağabeyin ziyaretine gitmiştik. Öğle, ikindi ve akşam namazlarını arkasında kıldım. O güne kadar pek çok âlimler, veliler görmüş, arkasında namaz kılmıştım. Hatta pek çok nur talebesi ağabeyin arkasında da namaz kıldım. Fakat Hüsrev Ağabeyin arkasında kıldığım namazda okuduğu Fatiha, zamm-ı sure ve o namazdan aldığım heybet ve lezzeti hiçbirinden almadım.

TAHİRÎ MUTLU

Abdullah Yeğin Ağabey anlatıyor:

Tahiri Ağabey’in en çok dikkatimi çeken yönü, Risale-i Nur’dan başka hiçbir şeye fazla kıymet vermemesiydi. Ya yazardı, ya okurdu, ya da namaz kılardı. Ağır başlı, acele etmez, çok tadil-i erkânla namaz kılardı. Herkesi imamete geçirmezdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 153-154)

Mehmed Emin Birinci Ağabey anlatıyor:

“Tahiri Ağabey” denince ilk akla gelen şey, takvadır, namazdır, dua ve ezkârdır. Mesela sarıksız cübbesiz hiç namaz kıldığı vaki değil. Üstad’dan kalan seccadesi üzerinde namazdan beş dakika önce hazır olur ve ezanı beklerdi. Yine Üstad’dan kalan maşlah (cübbe) ile namaza durur, tadil-i erkânla kılardı. Hayatında en öncelikli şey, namazdı. Yatsıyı kılar, vitri kılmaz, yatardı. Çünkü vitir, gece namazıdır. Kalktığında önce vitirle başlar, teheccüt kılar, sonra da evrad ve ezkârla sabahlardı.

Üstad onun için, “Gerçi velidir” der. Katiyen öyledir. Ama hiç kendini belli etmezdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 158)

Mustafa Türkmenoğlu anlatıyor:

Rahmetli Tahiri Ağabey, namazı vaktin evvelinde kılardı, vakti hiç geçirmezdi ve tadil-i erkâna çok riayet ederdi. Hatta Ramazan’da bir kere rastlamıştık. Bir teravih iki saat sürmüştü… Bir gün ben pencereden dışarıya bakıyorum. Dairemiz yerle birdi. Birileri geçiyordu. Bana bir kızdı, “Bakma!” dedi. Takvası kuvvetliydi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 161)

Rüştü Tafral anlatıyor:

Teheccüt namazını ve evradını bir düstur hâlinde ifa ettiğine yakından şahidiz. Bir kere teheccüt vakti bir hususu sormak için odasına girdim. Minderinde kıbleye doğru oturmuş, elindeki Hizbü’l-Hakaik’ı tarif edemeyeceğim bir hazin ve latif sesle okuyor, gözlerinden damlalar akıyordu. Ve simasında bir nuraniyet vardı. Bana baktı, tebessüm etti.

Ben, “Peki, sonra konuşuruz” manasında el işaretiyle rahatsız etmeden dışarı çıktım. Sonra bana bu zikirlerin manevi halavetinden bahsetti.

Tahiri Ağabey bu teheccüt ve evradından sonra sabah namazını kıldırır, tesbihattan sonra da sabah dersini başlatırdı. Sırayla herkes okur, böylece kuşluk zamanına girilirdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 184)

Mustafa Ekmekçi Anlatıyor:

Üstad’ın vefatından sonra bir müddet Atabey’de hizmetine devam etti. Hatta bir defa kendisi anlatmıştı. Yoğun çalıştığı bir Ramazan günü iftarı yapmış, üzerine bir yorgunluk çökmüş, teravihi çok zor kılabilmiş. Bundan sonra kendi kendine “İftarı teravihten sonra yapacağım” diye söz vermiş.

Bu kararından 40 sene sonra, hâlâ iftarı teravihten sonra yapardı. Yalnız iftarda bir fincan kahve yaptırır, tortusu oturunca suyunu içer, iftarını onunla açardı. Ta yaz aylarında saat dokuza kadar iftarın uzadığı zamanlarda bile bu âdetini terk etmedi. Evinde sabah namazına dinç uyanabilmek için de tahta üzerinde yattığını biliyorum. (age., s. 190)

Tahiri Ağabey İstanbul’a geldiğinde Vefa’daki yerde Risale-i Nurları birlikte teksir yaptık. Bazen istişare toplantıları için Süleymaniye’de Zübeyir Ağabey’in yanına gidip gelirdi. Gece diyelim 11.30-12.00’de gelir, yatar, “Beni 1.30’da kaldırın” derdi. Çünkü sabaha kadar namaz kılıp, Büyük Cevşen’in hepsini bitirirdi. Arkasından tıpkı Üstad gibi uzun bir dua listesi vardı, baştan sona oradaki isimleri zikrederdi. Her gece bu böyle. Onun için, bize kendini kaldırmamız için saat verirdi.

Yine bir gece Halil Yürür ve Tahiri Ağabey’le birlikteydik. Tahiri Ağabey akşama kadar çalışmış, yatsıyı kılıp yatmıştı. Yine kendisini kaldırmamızı tembihlemişti. Fakat çok yorgundu. Vakit gelince başucuna vardık, bir-iki seslendik. Uyanmayınca Halil, “Bırakalım uyusun, çok yorgundur, bir buçuk saat uyku mu olur” dedi.

Tahiri Ağabey, sabah ezan okunurken kalktı. Teheccüt vakti bitmiş, imsak geçmiş, hâliyle o gece okuyacaklarını okuyamamıştı. O boğuk ve gür sesiyle:

“Haliiiiiil!” diye bir bağırdı ki, ödümüz koptu. Halil telaşla:

“Hayrola, ne var ağabey?” diye koştu.

“Hani beni uyandıracaktın?” dedi. Halil de:

“Ağabey, kıyamadık, çok yorgundun” deyince, hâlâ kulaklarımda çınlayan sözü şu olmuştu:

“Halil Ağa, Halil Ağa! Unutma ki bu gece gitti, bir daha geri gelmeyecek.”

Bazen istişare için, Zübeyir Ağabey’in daveti üzerine Süleymaniye’ye giderdi. O zaman onu götürecek bir tane araba bile yoktu. Yürüyerek gider, gelirdi. (a.g.e., s. 191-192)

Kemal Görür (şoförlüğünü yapmış)

Onun ayrı hususiyetleri vardı. Bana göre en mühim hususiyeti, yolda giderken namaz vakti girer girmez, nerede olursak olalım, hemen arabayı durdurup namaz kılmasıydı. Kış yaz bu böyleydi. Âdeta o, namaz için yaşardı. (age, s. 285)

Her biri birer namaz kahramanı olan Üstad Hazretlerinin yakın talebelerinin namazdaki hallerini anlatmaya gelecek hafta devam edeceğiz inşallah.

Sıddık Dursun anlatıyor:

Mehmed Feyzi Ağabey ve Mustafa Acet Ağabey’den dinledim.

Afyon Mahkemesinde, duruşma esnasında Üstad Hazretleri:

‘Benim namaz kılmam gerekiyor, namaz vakti oldu!’ dedi. Başkan:

‘Said Efendi, burası mahkemedir. Mahkemede namaz kılınmaz!’ deyince, Üstad cübbesinin altından seccadesini çıkartarak yere serdi ve:

‘Bizim, namazın hukukunu müdafaa etmekten başka bir meselemiz yoktur’ dedi.

“Üstad bizlere döndü. ‘Bunlar da ihlaslı kimselerdir, bunların da namaz kılması gerekir’ dedi. Fakat biz maalesef odun gibi orada çakılmış, yerlerimizde oturuyorduk. Ve ‘Allahu ekber’ diyerek namaza durdu.” (İhsan Atasoy, Mehmed Feyzi, s. 320)

Ankara’dan Mersin’e nakledilirken kılınan kelepçeli namaz

1966’da Mersin davası Ankara’da görülmeye başlar. Her duruşma günü Anafartalar Caddesi trafiğe tıkanır. Bunun üzerine hâkimler, emniyet mülahazasıyla davanın Mersin’e nakline karar verirler.

Bir çavuş ve süngülü iki jandarma eri nezaretinde, Nur talebeleri ikişerli olarak kelepçelenirler. Kelepçeleme işlemi bitince çavuş, muzaffer bir kumandan edasıyla anahtarı cebine koyar, “Bu anahtar Mersin’de bu cepten çıkar!” der. Maznunlar baştan bunun ne anlama geldiğini anlamazlar. Ancak yolda tuvalet ve abdest alma ihtiyacı belirince ne demek istediği anlaşılır. Çünkü çavuş, tuvalet ve abdest için kelepçelerin çözülmesine izin vermez. Ne kadar rica etseler de kabul etmez.

Kendilerini götürecek otobüsün gelmesini beklemek üzere Ankara terminaline biraz erkenden götürülürler. Bir müddet sonra yolcular gelmeye başlar. Herkes yan gözlerle kendilerine bakar. Bir ara terminalin kapısından dekolte kıyafetli bir bayan içeri girer. O sırada akşam namazı vakti girmiştir. Said Özdemir’in abdest alması için çavuştan izin istenir. Çavuş oralı bile olmaz. Tekrar hatırlattıklarında “Olmaz!” der.

Tartışma başlar.

“Bu hâlde tuvalete nasıl gireceğiz?”

“Nasıl girerseniz girin, beni ilgilendirmez!”

Ne söyleseler çavuş kelepçeleri açmaz. Mecburen tuvalete ikişer olarak girmek zorunda kalırlar. Birisi sol kolunu ileri uzatır, diğeri sağ kolunu geriye iter, böylece aralarında biraz mesafe oluşur. Tuvalet ihtiyacı güçlükle görülür. Kelepçeli iken abdest almak da kolay değildir. Eller kaldırılıp indirilirken kelepçe bileklerini incitir, ama kimse ses çıkarmaz.

Terminalin köşesinde seccadelerini yere serip akşam namazına dururlar. Said Özdemir’in kelepçeli iken imam olması da oldukça zor olur. Nihayet tekbir alıp namaza durunca terminaldeki uğultu kesilir. Herkes huşû içinde onlara kulak verir. Bu esnada onların bu halini görüp heyecana gelen ve terminali birbirine katan bir kadın çığlığı duyulur:

“Alçaklar, zalimler, Müslümana bu kadar zulüm olur mu? Siz insan değil misiniz, sizde vicdan yok mu? Burası Komünist Rusya mı?”

Sonradan tepki gösteren kadının az önce terminale giren açık giyimli bayan olduğu öğrenilir. O kadar insan arasından sadece onun tepki göstermesi, insanların şekline bakarak hüküm vermenin doğru olmayacağını onlara bir kere daha ispat eder. (İhsan Atasoy, Mustafa Sungur, 223-224)

Ali Çakmak Ağabey Anlatıyor:

1971 Muhtırasından sonra Bursa’da bir cumartesi gecesi kimimizi evinden, kimimizi camiden, kimimizi dükkânından toplayarak nezarete aldılar. Pazar günü mahkemeye sevk ettiler.

Bursa Ceza Evine konulduk. Savcı, “Siz siyasî suçlusunuz, sizi ayrı ayrı koğuşlara koyacağız.” dedi. Bizim de canımıza minnet. Böylece her birimiz ayrı kişilere iman ve Kur’an hakikatlerini öğretme imkânına kavuşacaktık. O zaman, bir koğuş tamamen komünistlerle doluydu. Kitap başına 50 lira alıp, ideolojik kitapları okutuyorlardı. Biz de onlara karşı kitapları bedava okutmaya başladık! Tüm koğuşlarda hummalı bir hizmetle pek çok kimse Kur’an okuyup namaza başladı. Komünistler, “Bunlar, 20 kişi girdi, 200 kişi oldular!” diye bizi şikâyet ettiler.

Yine o günlerde Bakırköy’de bir gasp hadisesi olmuştu. Gaspçıları da bizim koğuşa vermişlerdi. Onlarla da alâkadar olduk. Kur’an öğrenip namaza başladılar. Yirmi beş kişilik koğuşta 22 kişi namaz kılıyordu. Hiç mahkeme olmadan, burada da anne karnında bekleme süremiz olan dokuz ayı tamamladık.

Şimdi de nur talebelerinden numune olarak bazı ağabeylerin namazlarını ele alacağız ve onların namaz kılışlarını gören kimselerin beyanlarını arz edeceğiz.

HÜSREV ALTINBAŞAK

  1. Fethullah Gülen Hocaefendi Anlatıyor:

“Asr-ı Saadet’te yani ‘İlk Diriliş’te nasıl Resûlullah’ın etrafında hâlelenen gençler varsa, ahir zamanda ‘İkinci Diriliş’te de Hz. Pir’in etrafında hâlelenen gençler var: Zübeyir, Sungur, Bayram, Ceylan ve Tahiri gibi önemli isimler.

“Bizim daire içinde çok dikkatli namaz kılan arkadaşlarımız var. Benim büyüklerden gördüğüm Tahirî Ağabey, Sungur Ağabey, rahmetli Cahid Erdoğan… Size deseler iki tane namaz kılan gösterin? Dersiniz, eskiden Hüsrev Efendi varmış, şimdi de Sungur Ağabey var. Millet kendini namaz kılıyor zanneder. (Mustafa Sungur, İhsan Atasoy, s. 214)

Mustafa Sungur Ağabey Anlatıyor:

Hüsrev Ağabeyin namaz kılması muhteşemdi. Kılarken iki büklüm oluyor, Fatiha’yı ve diğer sureleri tane tane ve yürekten okuyordu. Bir keresinde namaz kılarken dışarıdan gelen gürültüler huşuunu engellemişti. Birkaç kez namaza durdu, tekrar bozdu. En sonunda gaz ocağını yaktı ve onun çıkardığı ses, dışarıdan gelen gürültüyü bastırdığı için huzurla namazını kıldı.

Ali Tunç Ağabey Anlatıyor:

Üstadın vefatından sonra dedemle beraber Hüsrev Ağabeyin ziyaretine gitmiştik. Öğle, ikindi ve akşam namazlarını arkasında kıldım. O güne kadar pek çok âlimler, veliler görmüş, arkasında namaz kılmıştım. Hatta pek çok nur talebesi ağabeyin arkasında da namaz kıldım. Fakat Hüsrev Ağabeyin arkasında kıldığım namazda okuduğu Fatiha, zamm-ı sure ve o namazdan aldığım heybet ve lezzeti hiçbirinden almadım.

TAHİRÎ MUTLU

Abdullah Yeğin Ağabey anlatıyor:

Tahiri Ağabey’in en çok dikkatimi çeken yönü, Risale-i Nur’dan başka hiçbir şeye fazla kıymet vermemesiydi. Ya yazardı, ya okurdu, ya da namaz kılardı. Ağır başlı, acele etmez, çok tadil-i erkânla namaz kılardı. Herkesi imamete geçirmezdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 153-154)

Mehmed Emin Birinci Ağabey anlatıyor:

“Tahiri Ağabey” denince ilk akla gelen şey, takvadır, namazdır, dua ve ezkârdır. Mesela sarıksız cübbesiz hiç namaz kıldığı vaki değil. Üstad’dan kalan seccadesi üzerinde namazdan beş dakika önce hazır olur ve ezanı beklerdi. Yine Üstad’dan kalan maşlah (cübbe) ile namaza durur, tadil-i erkânla kılardı. Hayatında en öncelikli şey, namazdı. Yatsıyı kılar, vitri kılmaz, yatardı. Çünkü vitir, gece namazıdır. Kalktığında önce vitirle başlar, teheccüt kılar, sonra da evrad ve ezkârla sabahlardı.

Üstad onun için, “Gerçi velidir” der. Katiyen öyledir. Ama hiç kendini belli etmezdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 158)

Mustafa Türkmenoğlu anlatıyor:

Rahmetli Tahiri Ağabey, namazı vaktin evvelinde kılardı, vakti hiç geçirmezdi ve tadil-i erkâna çok riayet ederdi. Hatta Ramazan’da bir kere rastlamıştık. Bir teravih iki saat sürmüştü… Bir gün ben pencereden dışarıya bakıyorum. Dairemiz yerle birdi. Birileri geçiyordu. Bana bir kızdı, “Bakma!” dedi. Takvası kuvvetliydi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 161)

Rüştü Tafral anlatıyor:

Teheccüt namazını ve evradını bir düstur hâlinde ifa ettiğine yakından şahidiz. Bir kere teheccüt vakti bir hususu sormak için odasına girdim. Minderinde kıbleye doğru oturmuş, elindeki Hizbü’l-Hakaik’ı tarif edemeyeceğim bir hazin ve latif sesle okuyor, gözlerinden damlalar akıyordu. Ve simasında bir nuraniyet vardı. Bana baktı, tebessüm etti.

Ben, “Peki, sonra konuşuruz” manasında el işaretiyle rahatsız etmeden dışarı çıktım. Sonra bana bu zikirlerin manevi halavetinden bahsetti.

Tahiri Ağabey bu teheccüt ve evradından sonra sabah namazını kıldırır, tesbihattan sonra da sabah dersini başlatırdı. Sırayla herkes okur, böylece kuşluk zamanına girilirdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 184)

Mustafa Ekmekçi Anlatıyor:

Üstad’ın vefatından sonra bir müddet Atabey’de hizmetine devam etti. Hatta bir defa kendisi anlatmıştı. Yoğun çalıştığı bir Ramazan günü iftarı yapmış, üzerine bir yorgunluk çökmüş, teravihi çok zor kılabilmiş. Bundan sonra kendi kendine “İftarı teravihten sonra yapacağım” diye söz vermiş.

Bu kararından 40 sene sonra, hâlâ iftarı teravihten sonra yapardı. Yalnız iftarda bir fincan kahve yaptırır, tortusu oturunca suyunu içer, iftarını onunla açardı. Ta yaz aylarında saat dokuza kadar iftarın uzadığı zamanlarda bile bu âdetini terk etmedi. Evinde sabah namazına dinç uyanabilmek için de tahta üzerinde yattığını biliyorum. (age., s. 190)

Tahiri Ağabey İstanbul’a geldiğinde Vefa’daki yerde Risale-i Nurları birlikte teksir yaptık. Bazen istişare toplantıları için Süleymaniye’de Zübeyir Ağabey’in yanına gidip gelirdi. Gece diyelim 11.30-12.00’de gelir, yatar, “Beni 1.30’da kaldırın” derdi. Çünkü sabaha kadar namaz kılıp, Büyük Cevşen’in hepsini bitirirdi. Arkasından tıpkı Üstad gibi uzun bir dua listesi vardı, baştan sona oradaki isimleri zikrederdi. Her gece bu böyle. Onun için, bize kendini kaldırmamız için saat verirdi.

Yine bir gece Halil Yürür ve Tahiri Ağabey’le birlikteydik. Tahiri Ağabey akşama kadar çalışmış, yatsıyı kılıp yatmıştı. Yine kendisini kaldırmamızı tembihlemişti. Fakat çok yorgundu. Vakit gelince başucuna vardık, bir-iki seslendik. Uyanmayınca Halil, “Bırakalım uyusun, çok yorgundur, bir buçuk saat uyku mu olur” dedi.

Tahiri Ağabey, sabah ezan okunurken kalktı. Teheccüt vakti bitmiş, imsak geçmiş, hâliyle o gece okuyacaklarını okuyamamıştı. O boğuk ve gür sesiyle:

“Haliiiiiil!” diye bir bağırdı ki, ödümüz koptu. Halil telaşla:

“Hayrola, ne var ağabey?” diye koştu.

“Hani beni uyandıracaktın?” dedi. Halil de:

“Ağabey, kıyamadık, çok yorgundun” deyince, hâlâ kulaklarımda çınlayan sözü şu olmuştu:

“Halil Ağa, Halil Ağa! Unutma ki bu gece gitti, bir daha geri gelmeyecek.”

Bazen istişare için, Zübeyir Ağabey’in daveti üzerine Süleymaniye’ye giderdi. O zaman onu götürecek bir tane araba bile yoktu. Yürüyerek gider, gelirdi. (a.g.e., s. 191-192)

Kemal Görür (şoförlüğünü yapmış)

Onun ayrı hususiyetleri vardı. Bana göre en mühim hususiyeti, yolda giderken namaz vakti girer girmez, nerede olursak olalım, hemen arabayı durdurup namaz kılmasıydı. Kış yaz bu böyleydi. Âdeta o, namaz için yaşardı. (age, s. 285)

Her biri birer namaz kahramanı olan Üstad Hazretlerinin yakın talebelerinin namazdaki hallerini anlatmaya gelecek hafta devam edeceğiz inşallah.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here